"Bir iç dünya okulu açıp kapısına şunu yazacağım: Sanat Okulu." Max Jacob
25 Mayıs 2018 Cuma
3 Mayıs 2018 Perşembe
18 Nisan 2018 Çarşamba
Emmanuel Bove | Dinah'nın Ölümü | ilk sayfalar
LA MORTE DE
DINAH
Emmanuel BOVE
Les
Annales Politiques et Littéraires,
1
Ağustos
1928.
DİNAH’NIN
ÖLÜMÜ
H a y r a n l
ı ğ ı m ı n b i r i f a d e s i
o l a r a k;
J e a n G i r a d a u x’ y a.
E.B
Güzel bir Ağustos ikindisi sonunda, Champerret istasyonunda tramvaydan inen Jean
Michelez, Neuilly’deki uzun Bineau bulvarında geze geze, bulvarın sonunda boy
gösteren “La Vie là” adlı villaya doğru yürümekteydi. Jean Michelez, hanımı ve
iki çocuğu ile birlikte burada yaşıyordu. O gün yılın son güzel günlerinden
biriydi. Güneş batmış olmasına rağmen ılık bir rüzgâr yolun tozunu hafifçe
kaldırıyordu. Her şey yazın izlerini muhafaza etmişti. Ağaçların, fırtınalara
rağmen tozları üzerlerinde kalmış yaprakları henüz hiç dökülmemişti. Bahçelerde
yazlık oturma takımlarının üzerinde tenteler hâlâ geriliydi. Çağırmalar,
sesler, konuşmalar her birinde ayrı bir tını vardı. Zaman zaman açık bir
pencereden mavi gökyüzüne bir gramofon
ya da T.S.F cihazından bir şarkı yükseliyordu.
Bay
Michelez saatine baktı. Yedi olmuştu. Hava çoktan kararmaya başlamıştı. Adımlarını
hızlandırdı, bunun sebebi hanımını bekletme endişesi değildi, az önce tez elden
evde olmak, konuşmak, ilgi görmek için dayanılmaz bir istek duymuştu. Otuz
dakikadır tek kelime etmemişti. Saat altı buçukta yanında çalışanlar,
kavuşacakları özgürlüğe zıt uysallıkta bir ses tonuyla ona veda etmişlerdi.
Bürosu Michodière caddesindeydi, çalışanlardan az sonra Michelez de kapının iyi
kapandığından emin olup çıktı. İlk başta ona hoş gelen bu kısa süreli yalnızlık
ona şimdi ağır gelmeye başlamıştı. Yürürken, gençliğinde kim bilir kaç kez
yalnız geçen bir akşamüstünün kendisini ne kadar derin bir yılgınlığa
sürüklediğini hatırladı, gençliği sanki bitmeyecek gibi geçmişti zira bugün
kırk yedi yaşındaysa da evleneli henüz üç sene olmuştu.
Jean
Michelez, hayata ilk atıldığı zamanlar mimarlıkla uğraşmıştı. Mazur
görülebilecek bir heves onu kendi işini kurmaya, müşterisini tutmaya, iş
yaşamında ciddi, namuslu ve dürüst olmaya itti. “Müşteri aramayacağım,
kendileri bana gelecek. Olmayacak vaatlerde bulunmayacağım, onlar da yaptığım
işten memnun kalacak. Beni arkadaşlarına tavsiye edecekler. Böylece çekirdek
yavaş yavaş büyüyecek. Kimseye bağımlı olmayacağım, kendi kendimin efendisi
olacağım.” Bu sebâtkar bekleyiş altı yıl sürdü. Savaş başladı. Çürüğe
ayrıldıktan hemen sonra, askerlik arkadaşı Gaston Bonelli’nin ısrarları
üzerine, çok daha kârlı bir girişim için mesleği bıraktı.
17 Nisan 2018 Salı
Emmanuel Bove | Önsezi | ilk sayfalar
Emmanuel BOVE
Le Pressentiment
Les Œuvres libres n°172
Les Œuvres libres n°172
ÖNSEZİ
I
13 Ağustos
1931, ikindi sonunda, elli yaşlarında bir adam Maine bulvarını çıkıyordu. Koyu
renk bir takım elbise giymişti, başında ise açık gri, rengi atmış bir fötr
vardı. Akşam yemeği için kestane rengi bir kâğıtla özenle sarılıp, paket
ipliğiyle bağlanmış öteberi taşımaktaydı. Basit görünümü nedeniyle kimse onu
fark etmiyordu. Siyah bıyığı, kelebek gözlüğü, çizgileri geniş gömleği, yüzeyi antika
bir vazo gibi çatlak çatlak oğlak derisinden ayakkabıları, doğrusu kimsenin
dikkatini çekmiyordu.
Bir sokak köşesinde, merakı milletin başına üşüşmesine sebep olur
mu diye kendine sormadan, oynayan çocukları izlemek için dakikalarca durdu.
Yüzünde oğlu ölüm tarafından elinden alınmış kederli bir babanın ifadesi vardı.
Daha ileride, bir tütüncü dükkanına girmek için bulvarın karşısına geçmesi
gerekti. Ama bunu bin bir ihtiyatla, bir kolu havada, bir çocuk arabasının öne
çıkmasından faydalanarak ancak gerçekleştirebildi. Ağır bir hava vardı. Gökyüzü
kapalıydı, bununla birlikte ışık kör ediciydi. Montparnasse garına yakın bu mahallede
çokça rastlanan kamyoncular cekettiz geziyorlardı. Direksiyonları başında,
nefes almak kadar doğal bir biçimde birbirlerine sataşıyorlardı, her birine
genel bir aldırmazlık hakimdi. Charles Benesteau – adamın adı böyleydi – mezarlığın
yukarısında sağa döndü ve Vanves caddesine girdi. İki yüz metre ilerde, ön
cephesi kömür kalemiyle karaya boyanmışa benzeyen bir evin önünde durdu. Girişin
kenarında bir tabela yayalara boğaz hastalıkları uzmanı, doktor Schawarz adında
birinin varlığını bildiriyordu. Benesteau kapıcı kabininin kapısını çalmadan,
“Benim” diyerek açtı, kendisi için küçük bir masanın üzerine bırakılmış
gazeteyi aldı ve merdivenleri çıkmaya koyuldu.
Charles Benesteau karısı ve çocuklarını terk edeli, Adliye’de görülmeyeli,
ailesinden, hanımının ailesinden, dostlarından kopalı, Clichy bulvarındaki
apartman dairesinden ayrılalı bir yılı biraz aşmıştı. Peki ne olmuştu? Hısım
akrabasının şefkatiyle, meslektaşlarının saygısı ile sarılmışken bir insanın
hayatını büsbütün değiştirmesi ilk bakışta elbette anlaşılmazdır. Bu sebeple
okur, Charles’ın kişiliği ve geçmişinden bahsetmekte geciktiğimiz için bizi affetsin.
***
Charles’ın hal ve hareketleri Benesteau ailesini özellikle de
babasını ilk kez 1927’de şaşırtmaya başladı. Charles karamsar, alıngan ve
sinirli bir hale gelmişti. İlk başta savaşın sonradan ortaya çıkan bir sonucu
olduğunu sonra da bir hastalık ihtimalini düşündüler. 1928’de hanımıyla
birlikte Güney Fransa’ya gitmeye karar verdi. Fakat dönüşünde, değişen bir şey
olmadı. Hatta durumu daha da kötüleşmişti. Yine de düzenli bir biçimde işinin
gereklerini yapmaya, çevresiyle alâkalı her şeye karşı ilgili olmaya devam
ediyordu, ama bunu sırrı olan biriymiş gibi dalgın, aklı başka yerde, üzgün bir
havayla yapıyordu, onu az önce, durmuş, oynayan çocukları izlerken gördüğümüze
tuhaf bir biçimde benzer bir havayla. Ona bir şey sorulduğunda cevap
vermiyordu, yahut omuz silkiyordu. Paskalya tatilinden sonra Adliye’ye bir daha
dönmedi. Bu farkedilmekte gecikmedi ve bir aile meclisinin toplanmasına neden oldu.
Ona sorular sordular, Öyle ikna edici oldular ki sonunda cevap vermeye razı
oldu. Ona göre dünya kötü idi. İyilik için hareket etmek de kimsenin harcı
değildi. Etrafında sonsuza dek yaşamak zorundalarmış gibi hareket eden haksız,
bön, kendilerine hizmet edebilecekleri pohpohlayan, başkalarından bihaber insanlardan
başka kimseyi görmüyordu. Bu şartlarda kendisine hakikaten kendisine hayatın
yaşamaya değer olup olmadığını soruyordu, etrafındakileri aldatmak için
başvurduğu sefil çabalara bakılınca asıl mutluluk yalnızlıkta olamaz mıydı? Bu sözleri
ailesi üzerinde oldukça kötü bir etki bıraktı. Herkes şaşkınlık ve endişeyle
birbirine bakındı. Charles’ın dudaklarından dökülen bu fikirler sanki bir
çocuğun ağzından çıkıyordu. Şimdiği yaptığı gibi konuşmaya hakkı olmadığına,
böyle sözlerin biçarelere layık olduğuna dikkatini çektiler.
13 Nisan 2018 Cuma
René Pujol | Tuhaf Dedektif
RENÉ PUJOL
Le Dédectıve Bizarre
Editions
FAYARD (Collection Aventure)
1929,
Paris.
TUHAF
DEDEKTİF
Birinci Bölüm
SÜRPRİZ
PAULETTE yatağında doğruldu ve kulak kabarttı, zira evde tuhaf bir şeyler oluyordu. Koridorda
koşuşturmalar, düzensiz aralıklarla kapılardan birine inen yumruklar ve
durmadan şunları tekrar eden boğuk bir ses:
—
Açın bayım!... Açın!...
Bir
kaç saniye geçmesi Paulette’in tam anlamıyla uyanmasına yetti. Yere atladı ve
teki yatağın altına gitmiş terliklerine bakındı.
Dışarda,
bağıran başka bir ses:
—
Gidin de bir çilingir bulun!...
Paulette
pijamasını düzeltti, kısa saçlarına hızlı bir fırça darbesi indirdi. Sarışın,
güzel bir genç kızdı, en fazla yirmisindeydi. Kalemle çizilmiş gibi kaşların
kemeri altında koca gri gözleri yüzünü aydınlatıyordu. Hafif kalkık küçük burnu
ve obur dudaklarıyla çocuksu ama aynı zamanda oldukça kadınsı bir havası vardı.
Odasından
çıkmadan önce otomatikman saate baktı. Saat on. Normalde çok daha erken
kalkardı, ancak önceki gün Opera’da bir
Lohengrin temsilinden sonra, teyzesi, amcası ve arkadaşlarıyla birlikte
Montmarte’a gece yemeğine gitmişti.
Holün
sonunda, banyonun önünde dört hizmetli toplanmıştı. Aşçıbaşı Pierre, iki oda
hizmetçisi Leontine ve Maria, ve şoför Gaston. Bıkıp usanmadan kapıya vuran işte
bu sonuncusuydu, şöyle sesleniyordu:
—
Açın bayım!... Açın!...
Pulette’i
fark eden aşçıbaşı ona bir adım yaklaştı, genç kızın soracağı soruyu tahmin
edip hemen açıkladı:
— Çok
endişeliyiz küçük hanım... Beyfendi bir saatten fazladır banyodan çıkmadı...
Arayan oldu, kendisini çağırmaya gelmiştim... Kapıyı çaldım, fakat yanıt
vermedi... Bunun üzerine daha güçlü ve ısrarla çalmaya devam ettim, ama yine
yanıt alamadım...
Genç
kız kapıyı bir de kendi açmayı denedi;
—
Amcamın gerçekten banyoda olduğundan emin misiniz? diye sordu.
— Evet
küçük hanım... Kapı anahtarlı, içerden kilitlenmiş...
— Bir
saatten fazladır içerde mi diyorsunuz?
—
Evet küçük hanım, hemen hemen.
— Onu
banyoya girerken gören biri oldu mu?...
— Ben
gördüm, dedi hizmetçi.
—
Acaba rahatsızlandı mı?...
— Ben
de aynı şeyi düşündüm... Jean’ı çilingire gönderdim...
—
Hanfendiye haber verdiniz mi?...
Dalgın
aşçıbaşı şakaklarını ovdu:
— Ne
yazık ki küçük hanım, o tarafta da... garip bir şeyler söz konusu.
— Ne
oldu?... Çabuk söyleyin! dedi genç kız sabırsızlıkla.
Aşçıbaşı
düşünmeden ağzından kaçırdı:
—
Küçük hanım... Hanımefendi, kayboldu.
Bu
beklenmedik açıklamayla irkilen Paulette:
— Ne
demek kayboldu?...
— Bu
doğru küçük hanım. Her yere baktık, hanımefendi evde yok.
— Ne
zamandan beri?...
— Ne
yazık ki küçük hanım, biz de bilmiyoruz...
—
Bahçede de mi değil?...
— Bahçeye
de baktık, orada da yok.
— O
halde dışarı çıkmıştır!...
— Acaba
nasıl çıktığını düşünüyorsunuz ?
—
Kapıdan elbette.
— Öyle
olmamış, küçük hanım... Kapıcılar bu konuda kesin konuştu. Kabinlerinden
ayrılmazlar, kapıyı sadece onlar açar. Ne madam ne de başka biri dışarı çıkan
kimse olmamış.
— Ama
bu söyledikleriniz gerçeğe hiç de yakın görünmüyor, Pierre!...
—
Küçük hanıma bildirmeden önce söylediğim detayların hepsinden emin oldum...
Paulette
ebeveynlerinin odasına koştu. Yatak toplu değildi, eşyaların üzerine giysiler
atılmıştı ve kimseler yoktu. İçeriye normal denecek kadar, kısmi bir dağınıklık
hakimdi; kavga ya da boğuşma olmamıştı.
—
Fakat teyzem giyinmemiş!... diye bağırdı genç kız sandalye üzerine bırakılmış
bir elbiseyi kaldırarak.
Aşçıbaşı,
pek emin değilmiş gibi:
— Hanımefendi
galiba, bornozuylaydı...
— O
halde fazla uzakta değildir... diye sonuca bağladı genç kız, mantıklı düşünmeye
çabalayarak. Onu aramaya hemen başlayabiliriz ancak ilkin amcamla ilgilenmek
zorundayız... Acilen banyoya girmemiz gerek... Penceresi açık değil mi?...
—
Kapalı, küçük hanım. Açık olsaydı da yine bir işe yaramazdı çünkü hayli sağlam
demir çubukları var... Geçmesi imkansız.
—
Geçmemiz şart değil, ama en azından içeriyi, amcama ne olduğunu görebilirdik.
—
Camlar buzlu, hiçbir şey görülmez.
— O
halde biz de kırarız! ... diye sesini yükseltti Paulette.
—
Bunu ben de düşündüm, diye yanıtladı Pierre, naifçe; fakat sorumluluğu almaya
cesaret edemedim... Bu camların her bir karosu en az elli frank.
—
Paranın sırası mı şimdi!...
—
Pekâlâ küçük hanım, camı kırıyoruz...
Dauteriveler,
Monceau parkına bakan lüks otellerden birinde yaşıyorlardı. İki katlı bu otel
Louis-Philippe devrinden beri aileye aitti ve miras hilelerine rağmen asla
başkalarının eline geçmemişti.
—
Bahçeye bakarken, dikkatinizi çeken bir şey oldu mu?
— Hiç
ama hiç bir şey dikkatimizi çekmedi, küçük hanım...
—
Belki de izler vardı?...
—
Herhangi bir iz olmadığından eminiz, küçük hanım... Bahçıvan gezinti yollarını
daha dün akşam tırmıkla temizledi. Aramayı başlattığımızda kumun üzerinde
hiçbir iz yoktu.
Son
derece iyi bakılan koca bir bahçe binayı Monceau parkından ayırıyordu. Şüphe
yok ki, hırsızları caydırmak için, giriş kattaki her pencereye az önce Pierre’in
sağlamlıklarından dem vurduğu demir çubuklar takılmıştı; bu çubukların araları
öyle dardı ki küçük bir çocuk bile geçemezdi.
Uşak
efendisini seviyordu, ama onun için yaralanmayacak kadar. Yumruğuna bir havlu
sardı ve yarı saydam camı kırdı.
Banyodan
içeri endişeli bir bakış attı.
—
Amaan!... Küçük hanım... diye kekelerken rengi solgunlaştı.
Bay
Dauterive, çırılçıplak, yüzü yere yapışık, fayansların üzerinde boyluboyunca
yatıyordu. Su dolu küvet baygınlığın onu tam da banyoya girecekken yakaladığına
işaret ediyordu.
—
Amca!... diye haykırdı, Paulette. Amcacığım, cevap ver!... Yalvarırım!...
Fakat
bay Dauterive’in bedeni hâlâ hareketsizdi.
—
Neyse ki çilingir geldi! dedi aniden Pierre. Beyfendiyi kurtarabileceğiz.
—
Çabuk!.. Kapıyı açsın hemen!... Çabuk
olun!...
Jean’ın
getirdiği çilingir kendisine verilen biraz
da aşırı önemin bilincindeydi. Pek de acele etmiyordu, ağır adımlarla
yaklaşırken elinde geniş bir maymuncuk takımını şıngırdatıyordu.
—
Yapmayın be! Bunun için mi çağırdınız beni, dedi ve kilide küçümseyerek baktı.
—
Acele edin bayım!... dedi Paulette.
—
Elbette küçük hanım, fakat öncelikle... Burası sizin kendi eviniz öyle değil
mi? Kapıyı açtırmaya hakkınız var mı?...
—
Evet evet, çabuk olun lütfen! Açın şu kapıyı artık!...
— Ne
gerekiyorsa yapılacak!... diye temin etti sanatkâr.
Gereksiz
yere kapıyı itip çekti, kilidi daha yakından inceledi ve büyük bir ciddiyetle
herkesin peşinen bildiği şeyi tekrarladı:
—
Anahtar üzerinde, içerden kilitlenmiş!... Öncelikle ondan kurtulmak lazım.
İpince,
kolları düz bir cımbızı kilide soktu, çevirdi ve itti. Anahtarın diğer tarafta
yere düştüğünü duydular.
Çilingir
göz kırptı:
—
İşte bu kadar, diye mırıldandı. Gerisi çocuk oyuncağı!... Bakalım ne kadar
dayanabilecek!...
Gerçekten
de zekice seçilen ilk maymuncukta kilidin dili hemen boşa çıktı. Buna rağmen
kapı hiç açılmadı.
— Yapacak
bir şey yok!... diye bitirdi çilingir. Kilidin üstünde bir de sürgü var.
— O
halde kapıyı kırın, diye yalvardı Paulette, ellerini ısırarak. Bir adım
uzağımızdayken amcamı kurtaramamak ne korkunç!
—
Haklısınız!... diye onayladı aşçıbaşı. Uzun zamandır ben de böyle yapmamız
gerektiğini düşünüyordum; kapıyı kırmak gerek!...
Güçlü
kuvvetli biri olan şoför Gaston kapıya şiddetli bir omuz darbesi indirdi. Fakat
kapı yerinden bile kıpırdamadı.
— Hiç
çabalamayın!... dedi çilingir. Böyle bir kapıyı bu şekilde açamazsınız.
Basbayağı koçbaşı lazım, ama oyuncak gibi bir şey olmayacak. Menteşeler öyle
çok daha çabuk sökülür...
—
Madem öyle hadi başlayın!... diye bağırdı Paulette, adamın gevezeliği onun için
dayanılmaz bir hal almıştı.
Ancak
çilingirin hayal kırıklığıyla of çekmesi uzun sürmedi.
— Hay
aksi!... Menteşeler içerde...
Üzüntü
ve şaşkınlıktan iyice çılgına dönmüş Paulette:
—
Peki ne yapmak gerek?
Çilingir
alnını kaşıdı:
—
Yapabileceğimiz tek şey murçla kapıyı parçalamak. Allahtan yanımda var...
—
Yalvarırım, acele edin!...
Çilingir,
evin sesi iyi yansıtan duvarlarında yankılanan ilk çekiç darbelerini
indirirken, Pierre telefonla eski aile hekimi doktor Lecourbe’a haber verdi. Şans
eseri yaşlı adam evindeydi, derhal geleceğine söz verdi.
Paulette
şimdi teyzesini düşünüyordu. Bayan Dauterive acaba nerede olabilirdi?...
Yokluğu kesinlikle açıklanamazdı.
—
Otelin her odasına dikkatle baktınız mı?... diye sordu genç kız.
—
Mahzene bile gittik!... diye yanıtladı, heyecandan titreyen Maria.
Soğukkanlılığını
henüz yitirmemiş aşçıbaşı onu payladı:
— Bir
yatak hazırlasanız!... Örtüleri ısıtsanız... Sıcak su torbalarını
doldursanız... Doktor geldiğinde her şeyi hazır bulmalı...
İki
hizmetçi kadın ne yapacaklarını pek de bilemeden, kafaları meşgul uzaklaştı.
En
sonunda çilingir kapıdan bir levha ayırmayı başardı. Açılan boşluktan kolunu
geçirdi ve sürgüyü çekti.
— Pek
hoş bir iş değil!... dedi alnını silerken. Pekâlâ, artık içeri girebilirsiniz!...
Bundan sonrası beni ilgilendirmiyor.
Paulette
ve Pierre içeri atıldı. Aşçıbaşı bedeni çevirdi ve aceleyle üzerine bir havlu
örttü.
— O
nasıl, Pierre?...
Hizmetli
kafasını salladı:
—
Zannederim, küçük hanım...
Sözlerinin
anlaşılması için uzatmasına gerek yoktu.
—
Aman Tanrım!... diye kekeledi Paulette, içini zapteden dehşeti bastıramayarak.
Daha
önce hiç ceset görmemişti, fakat yarı aralık dudakların ve donuk gözlerin ne
anlama geldiğini biliyordu.
O an
koridorda aceleyle yaklaşan adımların sesi duyuldu:
—
Yoksa teyzem mi?... diye sordu Paulette.
—
Hayır küçük hanım... gelen doktor...
Nefes
nefese kalmış Doktor Lecourbe baskın yapar gibi içeri daldı:
—
Neler oluyor?... O nerede?... Korkma Pauletteçiğim... Galiba...
Bitiremedi.
Bir profesyonel olduğu üzere ölümün resmini gayet iyi biliyordu. Bay
Dauterive’in gövdesi önünde diz çökmüş nabız yokluyor, kalbi dinlemek için
eğiliyor, kanın çekildiği dudaklara ayna tutuyordu.
Ayağa
kalktığında Paulette’in bakışlarından kaçınmak için yönünü değiştirdi.
— Onu
yatağına götürün, dedi kısaca.
Aşçıbaşı
çabalamaya devam ediyordu:
— Tuz
getirelim ister misiniz, doktor?... Ya kan çekici?... Jean, ecza çantasını
getirin!...
Fakat
doktor Lecourbe kafa salladı:
—
Gereği yok!... Üzerine bir şeyler giydirirseniz iyi olur...
—
Galiba ölmüş, diye teşhiste bulundu çilingir, kasketini çıkararak.
Paulette
tasa içinde, eski dostunun avcuna dokundu:
— O
ölmedi, değil mi?... Bana onun ölmediğini söyleyin!...
Lecourbe
babacan bir edayla onu kollarına bastırdı:
—
Cesur olun, küçük kızım... Maalesef... Zavallı Dauterive artık hayatta değil.
Paulette gençliğin verdiği canlılıkla,
şiddetle karşı çıktı:
—
Yanılıyorsunuz!... Bu mümkün olamaz!... Daha dün gece ne kadar neşeliydi,
sağlığına diyecek yoktu!...
—
Ömür kısa, bizler de kelebekler kadar naziğiz, diye iç çekti doktor.
—
Fakat ölmesinin sebebi ne?...
— Kan
akını, yahut atardamar tıkanması... kim bilir... Bayan Dauterive nerede?...
—
Kayboldu...
Doktor
şaşkınlıktan kelebek gözlüğünü öne düşürdü.
—
Kayıp mı oldu?... Bu da ne demek?...
— Ona
ne olduğunu bilmiyoruz...
—
İnanılır gibi değil!...
—
Evet öyle fakat doğru, diye yanıtladı aşçıbaşı.
Pierre
ve şoförün taşıdıkları bedeni takip ederek, kuyruk halinde çamaşır odasından
geçtiler.
—
Bayan Dauterive’in yokluğundan ne zaman haberdar oldunuz?...
— Bu
sabah, doktor...
—
Yürüyüş yapmaya ya da giysi provasına gitmiştir, kim bilir ...
—
Kapıcı kesin konuştu: madam kapıdan çıkmamış.
— Pencereden
gitmiş olabilir demeyeceksiniz, umarım...
Ansızın
odanın bir duvarını kaplayan gardroplardan birinin kapağı açıldı. İnce, kıza
boylu, ürkek yüzlü bir kadın dolabın içinden çıktı ve kendisi kadar hayretler
içindeki ziyaretçilere sordu:
— Bu
şaka da ne oluyor böyle?!...
Bu
bayan Dauterive’di.
Max Jacob | Şiir Sanatı | ilk sayfalar
MAX
JACOB
ART POETIQUE
-Şiir Sanatı –
Emile-Paul
Freres,
1922.
Büyük sözleri
Büyük adamlar yaşar.
Daha küçükleri yazar.
Güzel bir edebi eser, bir fikrin yazar yoluyla bütünüyle
anlaşılmasıdır. Bir eserse ancak herhangi bir şeyin anlaşılmasıdır.
.
Herkes yakın ilişkilerinde iki çeşit insan bulur: verdikleri ve ona verenler, insan
böylece kimleri seçtiğinden yola çıkarak kendi hakkında fikre varabilir.
.
Sahip olmadığımız bir şeye pek de hayranlık beslemeyiz. XIX. yüzyıl sonlarının
yazarları, etkileyici olmanın hakkını veriyorlardı. Ancak hakkını verdikleri bu
etkileme gücü, zevkleri arttırıyor, yani zayıflığı.
.
Zengin olmak zordur. İncelikle vermek de zordur. Kim diyor bunu? Çok kalburüstü
ve bunu çok daha keskin bir biçimde söylemiş olabilecek dilenci bir şair.
.
Aldırmazlık, katılık, hükümlerde hızlılık konuşmaların genel bir kuralıdır. En
iyi konuşmalar yüzeysel bir acımayı ya da meşguliyeti kural olarak benimser. Sempatik
bir eleştirinin olmayışı halkın beğenisinin gelişmesinde bir duraklamaya neden
olur.
.
Alıcı ve aktif olmak üzere iki çeşit zihin vardır. Esine inanmak istiyorsak,
alıcılar dehalardır. Dehaların gözle görülür budalalıkları mesihliklerini beklemelerinden
ileri gelmektedir. Ziyaret ne kadar sıklaşırsa, budala görünüm de o kadar
sıklaşır. Bu budala görünümü pek almayan dehalar dünyada daha çok ses
getirir.
.
Paul Verlaine romantiklerden biridir. Romantiklerden en geniş rengi almıştır, gün
batımlarına, gecelere, eski tablolara boya vurur. Fakat ifadelerinin netliğinde
öncüllerini ve takipçilerini geride bırakmıştır.
.
İtibarlarını pekiştirmek için anlaşılması güç havalar takınan yazarlar evet istediklerini
elde ederler ama başka bir şey elde edemezler.
.
Gerçek güzeli bir kez anlayan gelecekteki sanatsal sevinçlerinin hepsini
tatmıştır.
.
Mutlu olan seviliyor mu bilmez, der Latin bir şair. Rousseau da şöyle der: Mutlu olan sevmeyi
bilmez. Sanat aşktır.
.
Yöntemler zihni tembelliğe götürür. Eski yollarsa yöntemlere. Gökteki ruhların
İsa Mesih’in, onun ilahi Saltanatınınsa Tanrı’nın hizmetinde olduğu
doğruysa, esin kaynağı olan dehaların yeni
yollar aratması doğal değil midir?
. Sanat
yalandır, ama iyi bir sanatçı yalancı değildir.
....
....
11 Nisan 2018 Çarşamba
Charles Cros | Yeşil Gün | birinci kısım
La journée Verte
Charles Cros
"Saynètes et Monologues" başlıklı derlemeden
Éd. Tresse, 1881.
Yeşil Gün
Monolog
Charles Cros
Kişi
Yeşil Adam ……………. M. Galipaux
__________________
Elinde küçük bir aynalı tarak
sahneye girer. - Kendine bakar.
Yooo, akşam görülmez. (Seyirciye). Akşam görülmez, öyle değil mi?
Anlamadım? Ne mi görülmez? Tabii ya! Başıma ne geldiğini söylemedim ki size.
Öncelikle, ben bir, memurum. Nerede memurum…
Bilmeseniz daha iyi, çünkü idareye dedikodumu yaparsınız. Her neyse, ben bir
memurum, başka işim yok, oldum olası otururum, tatilim de olmaz. Geçen
pazartesi de yine böyleydi, Oscar (benimle aynı dairede) bana şöyle dedi:
"Bir daha fırsatımız olmaz, istersen yarın kıra gezmeye gidelim. Kırdan
güzeli mi var!" Oscar bunları söylerken heyecandan burun delikleri
şişiyordu, oldukça büyük burun delikleri vardır. "Pekâlâ, yarın sabah
görüşürüz, saat sekizde garda… Gecikme yok!" Hangi gar olduğunu
söylemeyim, çünkü idareye dedikodumu yaparsınız. Ertesi gün, saat yedide,
yatağımdan sıçradım. Hava güzeldi (soğuktu). Daha ne olsun! Her şey yolunda,
hava, yeşillik, koşmak, sıçramak, dans etmek, şakımak, tri li çekmek, hafif
giysiler, panamam, düştüm yola!
Gara yaklaşırken Oscar ve hanımını fark ettim.
Gülünç görünüyorlardı! Oscar, ingiliz-işi, yeşil bir peçe takmıştı, hanımı da
yeşil bir şal, (ama nasıl desem öyle güzel bir yeşil değil). Onlara katıldım;
Oscar üzerime atladı, panamama bir tül taktı, (hem güneş de hem de tozda iyi
olur). Oscar beni çok sever.
"Yeşil bezelye! Yeşil bezelye!" Bu ses de
ne? Bayan Oscar'n vücudundan geliyora benziyordu. Havaya sıçradım; bir esinti
hanımın yeşil şalını havalandırdı; keyifsiz bir gaga gördüm, - papağan gagası.
….
9 Nisan 2018 Pazartesi
14 Mart 2018 Çarşamba
Pierre Mac Orlan | Açlık | I. kısım
PIERRE MAC ORLAN
....
LA FAIM
BIFUR, II. Sayı, 1919
AÇLIK
Açlığı sosyal bir güç olarak görmemeliyiz. Açlık, beslenmenin klasik prosedürü sayesinde yatıştırıldığı anda bile sadece anımsama ile
harekete geçebilir. Açlığın bir isyan
esincisi olduğuna inanmak doğruluğu kanıtlanmış popüler bir hatadır.
Gerektiğinde, açlık son derece şiddetli bir isyan hissi esinleyebilir ancak
gecikmeyle. Bir kaç ay aç kaldığımız için bir kaç yıl sonra isyan ederiz. Kötü
günlerin hatırası yüzümüze kan yürütür iyi ya da kötü takdiri biri ötekinin
yerine geçebilecek eylemleri provoke edebilir.
Ama bununla
birlikte, açlık, şöyle bir ölçüp biçilmesi gereken tüm insan hareketlerinin
çoğunu domine eder. İyi ya da kötü, insanlığı yükselten her şey, zamanın
lütfuyla, açlıkların, alkolle zenginleşmiş eski bir hatırasıdır.
İnsanın
hayatında en az bir aylık bir fasılada aç olması gerekir. Açlık yoksulluktan
kaynaklandığında bize acı vermez, ancak aşçı kahvaltı ya da yemek için geç
kaldığında korkunç canımızı yakar.
İki çeşit açlık
vardır.
Zengin açlık,
çoğunlukla çocuksu bir nedenle aniden tırmanan bir iştah nöbetinden başka bir
şey değildir. Bu iğrenç bir açlıktır. Sakin bir adamı boğadan daha kızgın hale
getirebilir.
Yoksul açlığı
daha yumuşak ve sinsidir. Fiziksel acıyı yatıştırır: daha kesin bir dille
fiziksel acıyı kolay ufalanır parçalara ayırır. Bu nedenle, ona sahip olanı
küçültme eğilimi vardır. Yine de tesirleri geçici olan bu küçülmelerin önemini
abartmamak gerekir.
İyi organize
edilmiş her hayat gemi bölmelerine benzeyen kısımlardan oluşur.
Kendi
hayatının, her bir bölmeyi temsil eden farklı etaplarına bağlı olmak şart
değildir. Yirmi yaşındaki adamın on yaşındaki çocukla artık ortak hiçbir yanı yoktur,
ve imrenilecek bir araba sürmekte olan kırklık da, başkasına kapı açan ya da ıslak
yollarda bambaşka şekillerde sürten on sekizlikle.
Makul bir hayat
süren biri, bu da yetmiş yaşlarına tekabül ediyor, örneğin, ardı ardına ölerek
bir başkasına doğum veren çok sayıda bireyin bir sonucudur. Bu bireylerin her
biri hatıralardan bir mirası halefine devrederler. Bu da yedi ya da sekiz
baklalık bir zincir meydana getirir. Bu zincir bir aile adı taşır, bir soyadı
ve kimi zamanlar da yeniyetmelik çağı arkadaşların gözlem ruhuna tanıklık eden
bir lâkabı olur. Bu lakaplar çoğu kez, açlığa ithaf edilen dönemlerde doğar.
Lâkaplar daima, insanlığın barındırabileceği aşağılık hıncın en alçakgönüllü
ifadesi olmuşlardır.
Aç olmuş hemen
her insan, olayların keyfi aracılığı ile, bir lâkapla taçlanmıştır. Dünyaya
kalsa silinip gider, ancak akademisyen, adalet bakanı yahut milyoner ressam
olmadan önce, tüm İspirtocular koleksiyonu içinde kaybolmuş bir İspirtocu, bir
Toto, Dipsoman, Tanaka, Muhallebici v.s. olmuş birinin loş hafızasında
silinmez, bu v.s nin zenginliğinin sınırsız olduğuna inanmanızı rica edeceğim.
Açlık, bir
kişinin mevkiisini, derecesini düşüren bu dekoratif açlık, zengin bile olsa o bilmeden,
usul usul serpilen bir hastalık çeşitidir.
10 Mart 2018 Cumartesi
Yayınladığım son kayıtlarla ilgili kısa bir not
Geçtiğimiz haftalarda eski bilgisayarlarımdan birini açmayı başardım, 'sandık' sayfasına eklediğim son kayıtlar buradan çıkma. (k.e.)
Mars Mahkumu | éditions Albert Méricant, coll. Le Roman d'aventures n° 4
![]() |
| kapak resmi ve ilüstrasyonlar : Henri Thiriet (1908) kaynak: www.noosfere.org |
Gustave Le Rouge | Mars Mahkumu | ilk sayfa
GUSTAVE LE ROUGE
Le prisonnier de la planète Mars
Albert Mericant
Paris,
1909.
MARS MAHKUMU
BİRİNCİ
BÖLÜM
Gizemli
Bir Mesaj
— Beni
sormaya gelen kimse olmadı mı, miss Hobson?
— Kimse gelmedi.
— Peki ya bir mektup, mektup da
mı yok?
— Yok.
Tabelesında İskoç Silahları yazan tavernanın
sahibesi miss Hobson, doğası gereği pek de konuşkan değildi. Muhatabının konuyu
açma arzusuna rağmen, katı ve kararlı küçük bir hareketle gereksiz laflarla
vakit kaybetmeye hiç de can atmadığını belli ederdi. Tezgâhının ardında, kalaylanmış
bira maşrapaları, kanlı koca rozbif
dilimleri, turşu şişeleri etrafını sarmış bir halde çay saatine hazırlık
yaparken, sabah yaptığı işi hesap ederken, nakit çekmecesindeki paraları bir
şilin ve altı sentlik eşit kümelere ayırırken işi başından aşkınmış gibi görünüyordu.
Günün o saati tamamen
boş olan salonun diğer ucunda, kılık kıyafeti şık genç bir adam sırılsıklam
olmuş giysilerinden kalın bir buhar tabakasının yükselmesine sebep olan kömür
sobasının yanında oturmaktaydı.
Zaman zaman ayağa
kalkıyor, pencereye gidiyor yağmurla kaplı camın ardından duman rengi
gökyüzünün altına sıralanmış yüzlerce yolcu gemisinin karaltılarının sarımtrak
sisin içinde kederli figürler çizdiği Tamise rıhtımları açıklarını süzüyordu.
Genç adam az sonra ambarları
dolduracak göz alabildiğine uzanan kömür yığınlarını, sonsuz sayıda vagonun birbiri
ardına bağlandığı tıknefes lokomotiflerin gelip gidişini iyice seyrettikten
sonra melankolik bir edayla geri yerine geçiyor, buharlı gemilerin
homurtularından başı şişmiş, içerinin nemli sıcaklığından uyuşmuş bir halde
gözlerini yarı yarıya kapatıyordu.
....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




