Mavi Sevgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mavi Sevgili etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Eylül 2019 Cuma

David Goodis | Mavi Sevgili | [XI[

....


Artık elinde hiçbir şey kalmamıştı, safirin düşüncesi zayıf ama tek tesellisiydi: Hagen’in taşı asla ele geçiremeyeceğini bilmek biraz olsun gücünü toparlamasına yetiyordu.
Bir kapının açıldığını, sonra da bir sesin geldiğini duydu. Bu Kroner’in sesiydi. Clayton birkaç kez gözlerini kırpıştırdı, gaipten sesler duyduğunu düşündü, galiba çıldırıyordu. Kafasını kaldırdı, kocaman açılmış gözleri Hollandalı’yı gördü.
Kroner’in tombul ellerindeki karton kutuyu süzdü. Kroner’in masaya yaklaştığını, Hagen’e gülümseyerek kutuyu masaya bıraktığını gördü:
“Açın da bakın. Daha önce hiç bu kadar büyüğünü görmemişsinizdir.”
Hagen kapağı kaldırdığında, yüzü heyecandan boncuk boncuk terledi. Parmakları yırtıcı, aç bir hayvanın sivri dişleri gibi kutudan içeri daldı ve donuk mavi koca bir külçe taşla geri çıktılar. Hagen elinde olmadan bir hayret çığlığı kopardı, bir müddet taşa bakakaldı, yüzünde onu sanki ağzına çaktırmak, kendinden bir parça olmasını sağlamak istiyormuş gibi bir hal vardı.
“Şuna bakın,” diye bir çığlık attı Hagen. “Sadece bakın.” Taşı kaldırıp ışığa tuttu. Onunla konuştu, “Seni tatlı şey… Seni koca, mavi sevgili.”
“Hoşuna gitti mi?” diye mırıldandı Kroner.
“Harika. Tam bir bebek,” diye yanıtladı Hagen, sevinçten etekleri zil çalarak.
“Güzel,” dedi Kroner. “O halde artık iş konuşabiliriz.”
Clayton, Hollandalı’ya kötü bir bakış attı. “Sanki taş seninmiş gibi konuşuyorsun.”
“Benim elbette.” Kroner pis pis sırıtıyordu. “Vasiyetinde bana bırakmadın mı? Buradan canlı çıkamayacağını biliyordum.”
Clayton’un gözleri öfkeden çakmak çakmak parladı: “Satıcı alçak!”
“Ama lütfen,” dedi Kroner yumuşak bir sesle, “yalvarırım, beni yanlış anlıyorsun…”
Clayton, onun yüzünü inceledi. Ve aniden ne kadar doğru bir ifade takındığını anladı, şüphe götürmez bir gerçek vardı, Hollandalı safî dürüst, onurlu bir amaç için hareket ediyordu. Başarı ihtimali zayıf bir manevrayla Clayton’u kurtarmak için oraya gelmişti. Kroner, Hagen’in büyük taşa beslediği delicesine arzunun üzerine oynamıştı, bir alışveriş söz konusu olursa işlerin yoluna gireceğini, cinayeti önleyebileceğini ummuştu.
Hagen’i süzdü, “Yap teklifini,” dedi.
Hagen duymamış gibi görünüyordu. Tamamen taşla meşguldü, bakışları doyasıya onu izliyordu. Diğer elindeki silahı unutmuş gibiydi. Ayrıca, hâlâ dizinde oturan, kolunu omzuna atmış, parmaklarıyla yanağını okşayan Alma’ya  hiç dikkat etmiyordu. Avcunun içinde parıldayan büyük mavi taştan başka hiçbir şey bilmiyor, hissetmiyor, görmüyor gibiydi.
“Kusursuz,” dedi Hagen huşu içinde. “Doğrulamak için göz merceğine ihtiyacım yok. Kusursuz ve de kesinlikle paha biçilmez. Dünyada eşi yok.” Gözlerinde ateş, sesinde cinnetle şöyle bağırdı: “En iyisi ve en büyüğü artık bende!”
“Henüz sana ait değil,” dedi Kroner, kısık bir sesle. “Hâlâ teklifini bekliyorum.”
“Teklif mi?” Hagen birkaç kez göz kırpıştırdı. Mavi bir sisin içinden, safirden süzülen bir buhardan gerçek dünyaya dönüyor gibiydi. Gözleri kısıldı, dudakları koca bir gülümsemeyle büzüldü: “Sen delirmişsin Kroner. Taşı elimde görmüyor musun? Malı teslim ettin, artık benimdir.”
Kroner’in yüzü sert bir ifade aldı. “Ücretimi ödemeyeceğini mi ima ediyorsun?”
Hagen kısa bir kahkaha attı. “Paran ödenecek,” dedi. “Hatta sana bir alındı makbuzu imzalaman için kalem de vereceğim. Özel bir kalem. Suyun altında yazıyor.”


...

3 Ağustos 2019 Cumartesi

David Goodis | Mavi Sevgili | [X]


….

Clayton, içeri gözü dönmüş bir boğa gibi dalmıştı. İki yumruğunu birden Hagen’in suratına indirdi. Hagen düştü düşecek, doğrulmaya çalışırken geri çekildi. Sonra sağ elini küçük bir balta gibi indirip, Hagen’in sol gözü üzerinde ıslaklığıyla hemen parlayan, cırtlak kırmızı, geniş bir çizgi açtı.
Hagen inledi, yeni bir doğrulma girişiminde bulundu, Clayton bir adım geri çekildi, aynı göze bir mızrak daha indirdi, sonra da çenede patlayan bir aparkat çıkardı. Cüsseli adam tik ağacından masanın altına yuvarlandı, masayı, yüksek bir dalganın gemiyi kaldırması gibi kaldırıp geri devirdi. Clayton sağını solunu tuttu sonra da bu işe bir son vermek için ileri hamle yaptı.
Ancak Hagen’in hâlâ canı vardı. Bir sıçrayışta doğrulup, Clayton tam da üzerine atlamışken onu yakaladı, kollarını kapıp kaldırdığı gibi midesine bir kafa indirdi. Clayton yere düşer düşmez kaburgalarına bir tekme indirdi. Clayton ayağa kalkmaya çalışırken bir tekme daha çıkardı. Ancak Clayton onun bileğini yakalamak için bir hamle yaptı, yakaladı da, vargücüyle kendine çekip Hagen’i yere savurdu. Bir anda, yere serilen Hagen’in üzerine çullandı. Ve son darbeyi indirmek için kolunu iyice geri çekti. Ancak yumruğu hedefine yollayacak yeterli zamanı olmadı.
Kapı açıldı, dört adam içeri hücum etti. İyice yaklaşmışlardı ki Clayton cebindeki silahı hatırladı; ancak ateş etmek için hiç de uygun bir saat olmadığı aklına geldi. Adamlar, onu yüzüstü yere serdi, tek kolunu sırtının üstünde büktükleri gibi iyice yukarı, kürek kemiklerinin ortasına kadar kastırdılar. Ağır bir ayakkabı çenesinde patladı, Hagen kendini kızıl şeritlerin dalgalandığı bir sis kütlesinin içinde buldu, ve kendine alayla, bu gece Hagen’in gecesi dedi…
Sis uzun sürmedi. Clayton, bir kaç dakika içinde gözlerini odaklayabilecek hale geldi, yüzü zemine yaslıyken, odada neler olduğunu görebildiği berrak bir bakış açısı yakaladı. Masaya oturmuş Hagen’i gördü, kanayan kaşına bir mendil basıyordu. Dodsley onun ağzının köşesine yara bandı yapıştırmaktaydı. Diğer dört adam sigaralarını yakmış, ellerinde kadehler yeni emirleri bekliyorlardı. Alma ayaktaydı, sırtını duvara yaslamış, yüzünde sert bir ifadeyle tik ağacından masaya bakıyordu. Silah samanın üzerindeydi. Hagen’in eli tembelce uzanıp onu aldı, namluyu sallayarak işaret etti.
İşaret Hagen’e yerden kalkmasını ve masaya oturmasını söylüyordu. Clayton kalktığı anda silah da göğsüne nişanlandı.
“Belki de şimdi işini bitirmem lazım,” dedi Hagen.
“O halde yolculuk yapmaya hazırlan,” diye yanıtladı Clayton.
Hagen gülümsedi. “Sanmıyorum. Buralarda saygın bir adamım.  Polisin gözünde, her şeyiyle yasal bir teşebbüsüm sahibiyim. Ofisimi soymaya gelen bir hırsızı vurmaya her zaman hakkım var.”
Clayton cüsseli adamın gülüşünü kopyaladı. “Ne diye seni soymak isteyim ki? Ben de zengin biriyim, hem de kendi çabamla zengin oldum. Taşı herkes biliyor. Ne kadar büyük olduğunu ve ederini de.”
Hagen düşünceli, somurttu. “Doğru,” diye homurdandı. “Doğru sayılır.” Sonra aynı gülüş tekrar suratında belirdi. “Hadi şu taş hakkında konuşalım. Safir hakkında.”
“Anlaşma yok.”
“Anlaşma olmak zorunda,” dedi Hagen. “Fiyatını belirt.” Sonra Alma’ya bir bakış atıp şöyle dedi, “Karşılığında paradan başka bir şey de alabilirsin. Ayrıca senin için… pazarlık edilecek bir gün değil.”
Clayton, Alma’ya baktı, güzel bedeninin baştan aşağı kaskatı kesildiğini fark etti. “İstiyor musun?” diye sordu ona.
Alma yanıt vermedi. Yüzü ifadesizdi.
Clayton’un vücudundaki tüm lifler Alma’ya doğru gerildi; sert bir sesle: “Safire karşılık sen, kabul ediyor musun?”
Hagen hafifçe gülüyordu. “Zihnini toparlaması için hanıma süre tanıyalım. Nihayetinde kararı o verecek.”
Yanıt vermek isteyen Alma’nın dudakları aralandı. Clayton kalbinin küt küt attığını hissetti; onun sesini duymayı beklerken nefes almak aklına bile gelmiyordu. Genç kadının gözlerindeki parıltıyı görünce sevinçten neredeyse yerinden sıçrayacaktı; zira bu pırıltı onu artık kollarına alabileceği anlamına geliyordu, hayatta başka ne isteyebilirdi ki… Ancak Alma’nın bakışı aniden donuklaştı, Clayton’a bakmıyordu bile. Onu Hagen’in yanına yürürken gördüğünde Clayton damarlarındaki kanın donduğunu hissetti.
Alma, dudaklarında yarım bir gülümsemeyle Hagen’in yanında ayakta durdu, elini adamın geniş omzuna koydu. Parmakları takım elbisenin pahalı kumaşı üzerinde tıpırdadı. “Güzel takım,” diye mırıldandı. “İpek, öyle değil mi?” Gülümsemesini, Clayton’a çevirdi: “İpeği severim. Dokunması çok tatlı bir duygu verir. Ama ipekten aşağısı hiç de bana göre değil,”
“Akıllı kız,” dedi Hagen alayla. Alma’nın elini tutup parmaklarını öptü. Alma, onu okşadı, dizlerine oturmak için usulca yaklaştı.
Clayton başını öne eğdi, acı tüm ağırlığıyla kalbinin derinliklerine çöküyordu. Aklı bir karış havada, aptalın tekiydi, muhakeme gücü bunu anlamaya şimdi fazlasıyla yetiyordu. Kıymeti olmayan bir şeyin özlemini çekmişti. Bu özlem onu lime lime etmişti; yarasının tam ortasında duyduğu korkunç bir boşluk ve kayboluş hissiydi.
….

20 Temmuz 2019 Cumartesi

David Goodis | Mavi Sevgili | [IX]


….

Alma masaya döndü, ayakta durmaya devam etti, başı öne eğik, bakışları kadehteydi. Viskinin nerdeyse yarısı dökülmüştü, ancak içinde kalan, sıvı bir mıknatıs gibi elini kendine çekiyordu. İçinde tadı kötü bir ilaç varmışçasına kadehi kaldırdı, sonra tek ve uzun bir yudumda boşalttı.
“Bir daha ister misin?” diye sordu Hagen.
Alma hayır der gibi kafa salladı. Tik ağacından masanın cilalı yüzeyine dalıp gitmişti. Parlak ahşap sanki bir aynaydı, orada aksini görüyor, ve gördüğü şeyden nefret ediyordu.
Sırtı Hagen’e dönüktü. Hagen arkasından yaklaşıp elini omzuna koydu. Alma silkinip ondan uzaklaştı. Hagen’in yüzü yine kara bir renk aldı, mırıldandı: “Neyin var senin?”
“Yalnız kalmak istiyorum. Sana yorgun olduğumu söyledim.”
“Bana bak.” Hagen’in ses tonu, öfkeden kudurma ve ümitsiz bir yalvarış arasında gidip geliyordu.
Alma’nın sırtı hâlâ ona dönüktü.
“Yüzüme bile bakamıyorsun,” dedi Hagen, dişlerini sıkarak. Dudakları titredi. Sonra biraz da çabayla, kendine daha hakim, sakin bir tonda: “Seninle mantıklı biçimde konuşmaya çalışıyorum. Umarım tavrını değiştirir ve benimle konuşursun.”
“Pekâlâ,” dedi Alma, “dinliyorum.”
Ancak Hagen, onun arkasında olduğu için Clayton’un gördüklerini göremiyordu. Alma gözlerini kapatmıştı, boyun kasları iyice kasılmış, sakin kalmaya çalışıyordu.
Usulca yüzünü Hagen’e döndü, Hagen bir müddet sessiz kaldı, sonra: “İlişkimizin gidişatı hoşuma gitmiyor. Bir çıkmaza girmiş gibiyiz, ve gün geçtikçe derinleşiyor. Satranç oyuncularına benzedik. Ve artık bu oyundan sıkıldım.”
“Ne istiyorsun, Rudy?”
“Seni. Her şeyinle seni.”
“Anlaşmamızda bu yoktu.”
“Anlaşmanın canı cehenneme.” Daha sert bir tonda söyledi bunu, sonra ekledi: “Sana daha ilk gördüğüm anda âşık oldum.”
“Aşk hakkında ne biliyorsun?”
“Ben de etten kemikten bir varlığım,” diye bağırdı Hagen. “Küçük, sevimli bir oyuncaktan daha fazlasına ihtiyacım var. Hakiki bir sevgi istiyorum. Sıcaklık ve mutluluk.”
Alma uzak köşedeki çelik kasaya bakıyordu. “Senin mutluluğun işte orada.”
“Ne o, şikayet mi ediyorsun?” Hagen’in dili çatallanmıştı. “Beni eleştirmeye gelince üstüne yok. Faturalarını ödeyen birine en azından tatlılıkla konuşma şansı vermen gerek.”
Alma, kaskatı, cevap vermedi. Hagen’in sesi, keskin bir bıçak gibi, şimdi daha derine saplanıyordu.
“Belki de beni kör sanıyorsun… Clayton hakkında söylediklerinin tek kelimesine bile inanmadığımı biliyorsundur… Silahı elinden aldığını söyledin. Ben de şunu söyleyim, rezil bir yalancısın.”
Alma yüzünü çevirdi tam uzaklaşacaktı ki Hagen onu kollarından yakaladı, tüm gücüyle göğsünün üzerinde tuttu ve onu yüzüne bakmaya zorladı. Konuşmaya devam etti:
“Yalancı!... Taa en başından beri yalan söylüyorsun. Beni kandırıyordun, aptal yerine koydun. Seni ne zaman kollarıma alsam gözlerini kapattın, başka birini görüyordun. Clayton’u.”
Alma kurtulmaya çalıştı. Hagen pençelerini onun kollarına iyice geçirdi.
“Şimdi bana gerçeği söyleyeceksin. En başından beri aklın Clayton’daydı. İtiraf et! Edecek misin, yoksa gırtlağından kendim mi çıkartayım?!”
Hagen’in elleri Alma’nın boğazına gitti. Alma boğuk bir çığlık attı. Hagen, genç kadın dizlerinin üzerine çökünceye dek sıkmaya devam etti. Delice bir gülümseme dişlerini meydana çıkartmıştı, Alma’nın can vermek üzere olduğunu ya anlamıyor ya da umursamıyordu.
Ve ansızın pencere, alabildiğine açıldı. Clayton içeri atladı. Son sürat Hagen’in üzerine giderken, ne strateji ne taktik ne de cebindeki silahı hatırlamak aklına geliyordu. Yırtıcı bir hayvan gibi nağra attı, Hagen de onun gelişini duydu, kafasını kaldırdı… şaşakaldı; Alma’yı serbest bıraktı. Alma, olduğu yere yere yığıldı, güçlükle nefes almaya çalışıyordu. Hagen içgüdüyle, koca kollarını kaldırdı, yumruklarını sıktı, saldırıyı karşılayacak destekli bir duruş aldı.
….

1 Temmuz 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili | [VIII]

....

Sürme pencere alttan açıktı, ancak Clayton odadan gelen bir ses duymuyordu. Son derece gösterişli bir odaydı. Bir Kirman kilimi tüm zemini kaplıyordu, duvarlar serigrafi resimlerle bezeliydi. Odanın uzak köşesinde, dünyaya doğrultulmuş bir silah gibi, Hagen’in çelik kasası duruyordu, anahtar kolu ve gümüş şifre kadranı ile parlak siyah demirden bir blok. Clayton, kasanın midesini doldurmak için aldatılan, soyulan, kimi zaman da öldürülen sayısız adamı düşündü. Bakışları bir an öfkeden donuklaştı, pencereden içeri atlayıp silahı kullanmayı istedi.
Ancak öfkesini frenledi ve böyle yapınca, Hagen’in sesini duydu: “Neyin var, içkine hiç dokunmamışsın.”
“Bir şeyim yok, sadece canım istemiyor.”
“Hayret,” diye üzerine bastı Hagen. Kadehinden derin bir yudum aldı.
Sonra aralarında yine sessizlik başgösterdi, Clayton, Hagen’in nasıl gülümsediğini, Alma’nınsa nasıl onunla yüz yüze gelmemeye çabaladığını gördü. Biraz sonra Dodsley odaya girdi. İngiliz, masaya, Hagen’in önüne yeni bir kadeh viski bıraktı, bu sırada göz göze geldiler. Clayton bunu görmüştü, bakışlarını Alma’ya çevirdi. Genç kadın hafif gerilmişti. Dodsley odadan çıkarken, Hagen ona gülümsemeye devam etti. Alma derince bir nefes aldı, zira ciğerleri havasızlıktan yorulmuştu.
Hagen ayağa kalktı, tikağacından masa ve kasa arasında gidip gelmeye başladı. Yavaş yürüyordu, başı uzun uzun düşünmekten öne düşmüştü, söylev arifesi ezber yapan biri gibiydi. Sonunda masanın önünde durdu, kollarını kavuşturdu, bakışlarını Alma’ya dikti; artık gülümsemiyordu.
Genç kadının dokunmadığı kadehi gösterdi. “İç şunu,” dedi kısaca. “Biraz içince bana daha yakın oluyorsun.”
Alma ona bakmadı. Bakışları sürekli boşluğa sabitlenmişti. “Canımın istemediğini sana söyledim.”
“Viskiyi geri çevirmek, çok ayıp,” diye homurdandı Hagen. “Otuz yıllık Skotch. Ayrıca dolu bir kadehi tatmamak uğursuzluk getirir.” Dudakları çatıldı. “Bir yudum al. Sadece bir yudum.”
“Hayır.” Alma, Hagen’e baktı. “Dil dökmeyi bırak.”
“Dil dökmüyorum, tatlım, söylüyorum.” Hagen kadehi aldı ve Alma’nın dudaklarına götürdü. Alma kafasını geri çekti, kadehi geri ittiğinde, içindeki biraz masaya döküldü.
Pencerenin ardında Clayton izlemeye devam ediyordu. Elleri pencere kasasını alttan, içe bakan taraftan sıkıca kavramıştı.
Hagen’in suratına öfkeden kan yürümüştü. Alma, yerinden kalktı, şöyle dedi: “Çok geç oldu, uyumaya ihtiyacım var. Daireme dönüyorum.”
Alma, yanından geçecekti ki Hagen onu bileğinden yakaladı, bırakmadı. “Sana gitmeni söylemedim. Ben ne zaman dersem o zaman gidersin.”
“Bırak da gideyim, Rudy.” Alma kurtulmaya çalıştı.
Hagen sırıttı ve bileği daha güçlü sıktı.
“Bırak da gideyim.” Bu sefer daha sessiz söylemişti. “Bırak da gideyim lanet olası.”
“İşte böyle daha iyi,” dedi Hagen, bileği serbest bırakırken. “En azından öfkeliyken seninle konuşabiliyorum.”

….


17 Haziran 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili | [VII]

....
Colombo limanının karanlık, yağ tutmuş sularında belli belirsiz ışıklar yanıp sönüyordu. Rıhtımı aralıksız kucaklamaya gelen küçük dalgaları saymazsak kıyıya sessizlik hakimdi. Clayton iskelelere yaklaştı, kafası sanki prize takılmış gibi çalışıyordu, gözleri etrafında fır fır dönüyora benzeyen karanlığı taramaktaydı.
Parçalanmış bir iskele ve İngiliz pamuk deposunun kalın beton duvarları arasında dar bir geçide geldi. Geçitten çıkınca, onu Hagen’in özel ofisine götürmesi gereken bir dönüş  yaptı. Pencerede ışık  vardı, ve sanki ona bir çağrı işareti yapıyordu. Ardında sesler duyduğunda henüz birkaç adım atmıştı.
Kendi ekseninde döndü, gözlerini iyice açtı ve onları gördü. Doğrusu, onlardan ikisini. Hızla geliyorlardı, iyice yaklaştılar; yaşamlarını kasları ve kalın kafalarıyla kazanan rıhtım kabadayılarının pörsümüş burunlarını, kalın dudaklarını gördü. Birinde bıçak vardı diğerinde de güdük bir sopa. Clayton silahı cebinden çıkardı, emniyeti indirdi, nişan aldı, ama sonra kurşunsuz bir çözüm denemeye karar verdi. Kurşun, çok fazla gürültü patırtı anlamına geliyordu. Hagen ve adamlarının ofisten çıkmasına sebep olabilirdi, bu da her şeyi mahvederdi. Buraya kavga ya da cinayet için gelmediğini hatırladı, sadece bir şey öğrenmeye, kendine bir şeyi kanıtlamaya gelmişti.
Haydutlar hedeflerine öyle odaklanmışlardı ki silahı görmediler. Üzerine atıldıklarında, Clayton geri çekildi ve kabzayı yakınındakinin kafatasına indirdi. Adam heykel gibi devrildi. Diğeri küfretti ve Hagen’in öldürürken bıçak kullanmama emrini unutarak, parlak çeliği Clayton’un gırtlağına savurdu. Clayton geri çekilip, silahla bir hamle yaptı, öyle ki kabza doğrudan adamın bileğine çarptı. Paramparça olan kemiğin sesi duyuldu. Feryat etmek için ağzını açtı, Clayton da öne atılıp, silahı çekiç gibi çenesine indirdi. Hasmı artık diz çökmüştü, kan ve diş tükürüyordu, gelen kan çoğalıyor, boğulacak gibi oluyordu. Clayton şakağına hafifçe vurdu, bu da onun iki seksen devrilip, derin bir uykuya dalmasına yetti.
Işıklı pencerenin üzerinde Rudolph Hagen Co. Lmt. tabelası okunuyordu. Baskı kelimelerin altında  kavisli fil boynuzlarından bir çerçeve içinde kuyumcuların kullandığı tek-göz merceği sembolü resmedilmişti. Bu da Hagen’in mücevher, fildişi ve ele geçirebildiği her türde değerli şeyin ticaretini yaptığı anlamına geliyordu. Hagen’in gerçekten devasa elleri vardı ve Clayton şimdi onlara bakıyordu.
Duvarın kenarına sindi. Bakışları, pencereden içeri, Hagen’in tik ağacından masanın üzerindeki o koca ellerine sabitlenmişti. Kalın parmaklar gerilmişti, geniş bir kedi gözü ve bundan daha büyük opal birer yüzük hemen dikkat çekiyordu. Clayton elleri biraz daha inceledi, bakışları sonra usul usul yüze çevrildi.
Hagen’in kaba saba ama biçimli bir dış görünüşü vardı. Yüz hatları belirgin ve dengeliydi, gür, açık kumral saçları düzgünce taranmıştı. Kırkının başlarında güçlü kuvvetli, cüsseli bir adamdı, fazla içtiğini ele veren kızıla çalan ten rengi haricinde fiziksel bakımdan mükemmel durumdaydı. Şimdi de içiyordu. Uzunca kokteyl bardağından  yudumlar alıyor, Alma’ya gülümsüyordu. Alma tam karşısındaydı ancak gözleri ondan uzaklara bakıyor gibiydi. Önündeki içkiye henüz dokunulmamıştı.

….

9 Haziran 2019 Pazar

David Goodis | Mavi Sevgili | [VI]


....
Yıkanmış, tıraş olmuş, temiz çamaşır ve taze ütülenmiş bir takım elbise giymiş halde bara yaslandı, şişeyi yatıran Kroner’e baktı. Kroner bariz bir beceriksizlikle şişeyi b0şaltıyordu, yine de  cin bardağın ucuna kadar geldi ve orada kaldı. Clayton kadehi aldı, kaldırdı, kazara cinin birazını döktü ve kalanını gırtlağının derinliklerine yuvarladı. Boş kadehi uzatıp yarım ağızla: “Bir tane daha.”
“Fazla gelir.”
“Bir tane daha dedim.”
Kroner kadehi doldurdu. Sızıp boylu boyunca yere serilmiş, ölü bir çifti andıran iki yerli haricinde mekânda  başkası yoktu. Barın üstünde, kirli yüzlü bir saat, dördü yirmi geçeyi bildiriyordu. Arkadaki küçük pencere ise dışarısının hâlâ karanlık olduğunu göstermekteydi.
“Neredeyse sabah oldu,” diye laf açtı Kroner. Clayton’a baktı. “Yukarı çıkmana yardım edeyim ister misin?”
“Yukarıda işim yok.” Clayton kadehi yuvarladı. Hollandalıya baktı. “Ne kadar içtim?”
“Epey,” diye yanıtladı Kroner. “Bacaklarının seni hâlâ taşıyor olması mucize.”
“İzin ver de sana bir tane ısmarlayım.”
“Sevgili Clayton, içkiye dokunmam, bilirsin.”
“Demek ki içki sana dokunmuyor. Sana hiçbir şey dokunamaz.”
Kroner hafif alınmış gibiydi. “Dostluk bana dokunabilir. Benim için mücevherlerden daha değerli. Sadece senin iyiliğini istiyorum, umarım tavsiyemi dikkate alırsın. Odana çık ve orada kal. Yarına, eğer ayarlayabilirsem, gemide olacaksın.”
Clayton dinlemiyordu. Eli ceketinin geniş cebinde, revolverin hacmini hissetmekteydi. Parmakları kısa namluya, namludan mermi yatağına, mermi yatağından tetik köprüsüne, tetik köprüsünden kalın kabzaya geçti. Sonra silahı bıraktı. Elini cebinden çıkartıp, titriyor mu görebilmek için öne uzattı. Parmaklarının kıpırdamadığını tespit etti. “Gözler her zaman doğruyu söyler,” dedi, sakin, yumuşak bir sesle ekledi, “Biraz yürüyüşe çıkacağım. Görmem gereken bir şeyler var.”
Bardan uzaklaştı, caddeye açılan kapıya yöneldi. Kapıya vardığında Kroner önünü kesmek için çoktan orada yerini almıştı. Hollandalı sığır etinden koca bir duvar gibiydi, kolları iki yana açık, tombul yüzü terden parlıyordu.
“Dostum –” diye yalvardı Kroner.
Clayton bitkince gülümsedi. “Yolumu kapatıyorsun.”
“Sevgili dostum… Lütfen mantıklı olmaya çalış. Buradan çıkarsan, mutlaka Hagen’in eline düşersin. Adamları rıhtımın dört bir yanını tuttu, seni bekliyorlar –”
Clayton gülümsemeye devam etti, bakışları Hollandalı’yı aştı, kapının ardına odaklandı.
“Lütfen,” dedi Kroner, daha sert bir sesle. “Önemli olan hayatta kalmak.”
Sonra birbirlerine baktılar; Clayton: “Vasiyet yazacak vaktim yok. Ancak dönmezsem safir senindir. Yatağın başucunda, şiltenin içinde, karton bir kutuda.”
Kapıya doğru bir adım attı. Kroner kıpırdamadı. Kroner: “Çok üzgünüm, ancak gitmene izin veremem.”
Clayton omuz silkip derince iç çekti. Sonra sol koluyla biraz hafifçe Kroner’i göğsünden itti, bu sırada sağ yumruğu sert bir biçimde Hollandalı’nın çenesine iniyordu. Kroner sendeledi, yüzükoyun yere yığıldı ve öylece hareketsiz kaldı.
Clayton kapıyı açıp dışarı yürüdü. Hint Okyanusu’ndan gelen oldukça sıcak, mayıştırıcı bir hava dalgası ile karşılanmaktaydı.
….

20 Mayıs 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili | [V]

....

Dönüp Alma’ya baktı.
Genç kadının sesi alçaldı. “Çok daha kolay olabilirdi,” dedi. “Silah taşı bana vermeni sağlayabilirdi. Ama Hagen planı daha da ileri götürdü. Seni öldürmemi istedi, sonra da pencereye gidip taşı Dodsley’e atmamı. Polis geldiğinde burada bekliyor olacaktım. Yırtık elbisemi gördüklerinde sadece kendimi korumaya çalıştığımı söyleyecektim. Elbette safirden falan haberim olmayacaktı.”
Clayton bir müddet sessiz kaldı. Sonra şöyle dedi, “Eski bir numara, ama iyidir. Eminim işe yarardı. Peki neden yapmadın?”
Alma’nın gözleri Clayton’un nüfuz edilmez suratına bakıyordu. “Anlamadın mı?”
“Anlayacak şey bir tane değil. Kurnaz bir tilkisin, benimle kafa buluyorsun.”
“Doğru, bazen kurnaz bir tilkiyimdir,” diye kabul etti Alma. “Ama çoğu zaman bir kadınım.”
Alma üzerine yürüdü. Clayton’un beyni ise onu istiyorum, onu istiyorum diye yerinden oynuyordu. Sonra buz soğukluğunda bir düşünce her şeyin önüne geçti, ona güvenmiyorum. Ve en sonunda kinin sebep olduğu bir karar tüm bu düşüncelere son verdi: Canı cehenneme, ucuz oynuyor, ben daha ucuzunu oynarım.
Platin rengi saç iyice yaklaştı. Clayton ayakta öylece bekliyor, onun aralanmış dudaklarını, bunları ıslatan dilini izliyordu. Nefesinin ılık dokunuşunu yüzünde hissetti; ve birden onu kollarında buldu, dudakları dudaklarına yapıştı. Elleri sırtının hafif yayı boyunca usul usul aşağı indi, saçlarının kokusunu derince içine çekti, ona bu kadar yakın olmanın sarhoşluğunu yaşıyordu. Ne şimdi diyen saati ne de burası diyen yatağı duydu. Sadece Alma’nın kapalı gözlerinin, göğsüne yapışmış göğüslerinin, vücudunun sıcaklığının farkındaydı. Gerçekliğin sınırlarını geriye püskürtmüş ve nihayet aşmıştı - öte yandan bunun bir rüya olmadığını biliyordu. Onca zamandır beklediği ve açlığını hissettiği şeydi bu, ve şimdi gerçekleşiyordu.

Sıcaklık onu çok erken terk etti. Dudaklarında o sert sırıtışın yeniden oluştuğunu hissediyordu. Alma’yı elbisesini düzeltip, kalça kenarlarından çekiştirirken  izledi, ayağa kalkarken de bacaklarının uzun parıltısını.
“Aşağı inmeden önce dudaklarına baksan iyi edersin. Rujunu tazelemen gerek.”
Cevap kelimelerle değil doğrudan yüze atılan bir bakışla geldi. Genç kadın şaşkınlık içinde gözlerini Clayton’a dikti. “Hepsi bu mu… Söyleceyeceklerin bu kadar mı? Bana… bana… güvenebileceğini kanıtlamadım mı?” Sustu, devam etmeye nefesi yetmiyordu.
“Evet, pis bir tuzak olduğunu kanıtladın. Şimdi defol.”
“Clayton –” Hıçkırarak söyledi bunu.
Clayton çoktan sırtını dönmüştü. “Hadi ikile, cehenneme kadar yolun var.”

Duvara bakıyordu. Alma’nın kapıya yöneldiğini duydu, sonra da kapının açılıp kapandığını. Dakikalar geçti, yüzü, çıplak duvara dönüktü; bakışları hâlâ bomboştu. Bir duş alma düşüncesi yavaş yavaş zihninde belirdi. Kirli hissediyordu, kendine iyi bir banyoya ihtiyacı olduğunu söyledi. 

13 Mayıs 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili | [IV]

....

“Hayır.” Sonra onun yüzüne baktı. “Dodsley’e göstermedim sana da göstermeyeceğim. Ayrıca Hagen’e temsilci göndermeyi bırakmasını söyle. Neye benzediğini öğrenmek istiyorsa buna izin veririm. Fakat öncelikle benden randevu alması gerek.”
Genç kadın bir müddet sessiz kaldı. Konuşmaya başladığında sesi sakin ve seviyeliydi. “Hagen’i bu işin dışında tutalım. Temsil ettiğim tek alıcı kendimim.”
“Sen mi?” Clayton bu cevaba hazırlıksız yakalanmıştı. Gözleri öfkeyle kısıldı, hiç beklemeden: “Paran nerede?”
Alma’nın kolunda oğlak derisi küçük bir çanta vardı. Parmaklarıyla çantanın ön yüzünü tıpırdattı. “Burada,” diye mırıldandı. “Ön ödeme için yeterlidir sanırım.”
Sonra çantayı açıp bir tomar banknot çıkardı. Bunlar bin dolarlık banknotlardı, saymaya koyuldu, yirmide durdu.
Clayton’un gözleri hâlâ kısık vaziyetteydi: “Tam fiyat üç yüz bin dolar.”
Alma belli belirsiz gülümsedi. “Hayli pahalıymış.” Sonra gülümsemesi kayboldu: “Kalanı yarın buraya getiririm.”
Para tomarı öne uzatılmış, alınmayı bekliyordu, ancak Clayton’un kılı kıpırdamadı. Gözlerini Alma’nın gözlerine dikmişti. Sonunda olumsuz anlamda kafa salladı: “Satış yok.”
“Nedenmiş o?”
Clayton alayla güldü.”Beni ne sanıyorsun, aptal mı? Bana yirmiyi verirsin, sana taşı veririm, sen de Hagen’e teslim edersin. Eninde sonunda böyle olacağından eminim.” Gülüşü gittikçe huysuz, diş gösteren bir hal aldı: “Hagen’e başka dolap çevirmesini söyle.”
“Dolap falan yok, Hagen de bunun hakkında hiçbir şey bilmiyor.” Sonra derin bir nefes aldı. “Hile mi arıyorsun, sana göstereyim. Benden bu yönteme başvurmamı istedi.”
Eli çantaya gitti. Küçük otomatik bir revolver çıkarttı.
Clayton’un vücudu gerildi.
Ancak silahın namlusu ona bakmıyordu. Alma onu gevşekçe tutmuştu, sadece göstermek için, sonra geri çantanın içine bıraktı. Silahı para tomarı takip etti.
Genç kadın çantayı kapattığı gibi yatağın üzerine fırlattı. Ve edasını hiç bozmadan pencereyi işaret etti: Clayton dışarı göz atmakla iyi ederdi.

Clayton çarçabuk odanın öbür ucuna gitti, storların aralığından etrafı kolaçan etti. Aşağıda sokakta tek başına bir adam bekliyordu. Dodsley’nin kaypak yüzünü, baştan savma giysisini ilk anda tanıdı.

....

15 Nisan 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili [III]

….
Kapıya vuruluyor, her vuruş uykusunda, karanlığın içinde zıp zıp zıplayan mavi kürelerden bir geçide dönüşüyordu. Gözlerini açtı, küreler kayboldu ancak karanlık olduğu gibi kaldı. Sonra bir yumruk kapıyı yeniden tıklattı.
Silah yatağın altındaydı, hemen uzanıp aldı, emniyeti indirdi, çabukça kendini yataktan dışarı attı.
Dışarıdan bir ses: “Benim, Kroner.”
Işığı açtı, ardından da kapıyı. Kroner, Clayton’un elindeki silahı fark etti, ona hak verdiğini gösteren bir ifadeyle kafa salladı.
Clayton esnedi. “Saat kaç?”
“Üçü geçiyor. Geldi. Aşağıda.”
Clayton, Kroner’i süzdü. Sonra hiç düşünmeden, otomatikman “Onu yukarı gönder,” dedi.
Kroner iç çekti, ama bir şey söylemedi. Eşikte öylece duruyordu. Gözleriyle, Clayton’a onu içeri almanın ciddi bir hata olacağını anlatıyordu.
Clayton’un dudakları çatıldı. Alma orada bir kat aşağıdaysa, bu mutlaka meydan okumak içindi. Genç adam sesini yükseltti: "Ne dediğimi duydun, onu yukarı gönder.”
“Hemen mi?”
“Derhal.”
“Tıraş olmayacak mısın? Şu haline bak. Üzerinde giysi bile yok.”
“Giysinin canı cehenneme. Beni nasılsam  öyle görsün.”
Kroner yine iç çekti. Çıktı ve kapıyı kapattı. Clayton bir sigara yaktı, duvardaki aynaya bakar vaziyette olduğu yerde kaldı. Karmakarışık saçları, kirli sakalı ona hırpani bir hava veriyordu, giysi namına üzerinde tek şey kısa bir şorttu. Ancak o sırada, bakışları hâlâ aynaya sabitlenmişken, derbeder hali dikkatini çekmiyordu. Aynanın ötesinde bir şeylerdi gördüğü. Beyni acı hatıraların patikaları boyunca, çetrefilli yolculuğuna yeniden çıkmıştı.
Üç yıl öncesine, uzun bir aradan sonra ilk kez görüştükleri ana gitmişti. Birlikte biraz içmişlerdi sonrasında Alma işleri oluruna bırakmasını, onu unutmasını istemişti. Onun için mesele nakitti, Clayton züğürttü bu da toplu fotoğrafta bir kenarda durması için yeterli sebepti.
Ancak Clayton onun bir profesyonel olmadığını biliyordu. Onu daha açık konuşturmaya çalıştı. Böylece Alma ona hayatını anlattı, Okinawa muharebesinde ölen kocasından, feleğin bir dizi sillesinden, birkaç yıkımdan ve en nihayet parayı her şeyden üstün tutma kararından bahsetti.
Oysa bakışları o an paranın aralarında mesele olmayacağını anlatıyordu. Yine de Clayton parayı bulmayı bir kez aklına koymuştu. Safir çıkarmak için dere tepe aştığı, her seferinde boş ellerle döndüğü iki yıllık bir dönem başladı. Ancak boş kalan kolları değildi. Zira Alma her seferinde onu karşılamak için oradaydı. Paranın bahsi bile geçmiyordu.
Sonra bir yıl öncesinde, tepelerden epeyce büyük ebatta bir kaç taşla döndü. Hazine sayılmazdı. Ancak Clayton’un evlilik teklif edebilmesine yetecek kadardı. Colombo’ya vardığı gece, Alma ilk kez onu otobüs garajında karşılamadı. Clayton bir saat, iki saat bekledi ama genç kadın kendini göstermedi. Dairesini aradı; çıktı dediler. Rudy Hagen aklına gelince bakışları sertleşti.
Hagen’in toplu fotoğratfa her zaman için bir yeri vardı, akbaba gölgesi gibi durmadan girip çıkardı. Ve o an yine Hagen onu rıhtıma kadar yürüme zahmetinden kurtarıyor, hesap vermesini istiyordu.
Garaja bir Rolls Royce geldi, içinden inen bir kaç adam Hagen’in ofisine çağrıldığını söylediler, onu oraya götürmekten memnuniyet duyacaklardı. Yüzlerine bakar bakmaz safirlerle ilgili haberlerin Colombo’ya kendisinden önce geldiğini anladı. Bir kez daha baktı ve elinden bir şey gelmeyeceğine hükmetti. Omuz silkip arabaya bindi.
Hagen, kısa-sert kesti. Taşlar ona aitti. Ayrıca ortağı olduğu holdingin arazisinde bulunmuşlardı. Clayton dinlemiyordu. O, Alma’ya bakıyordu. Alma’nın eli Hagen’in omzundaydı, Hagen’in kolu ise onun beline dolanmıştı.
Clayton, Hagen’in üzerine atıldığında, derdi asla safirler değildi. Ve sonrasında, kanlı bir et torbası gibi sürüklenerek ofisten atılırken duyduğu, Hagen’in elinde şıkırdayan taşların sesi değildi. Tüm duyduğu bir kadın kahkahası idi, küçümseyen, keriz yerine konduğunu anlatan bir kahkaha.
Şimdi, bir yıl sonra, aynanın karşısında durmuş, dudaklarının kıpırdadığını görüyor, kendine şöyle söylediğini duyuyordu: “Allah belasını versin!”
Ancak kapı açıldığında, gövdesi erir gibi oldu, gözlerine ateş yürüdü. Onu her gördüğünde alevlenen ateşti bu.
Göz kamaştırıyordu. Yüzü, kamera ya da resim fırçasının yakalayamayacağı bir güzelliğe sahipti. Gözlerin, burnun ve dudakların mükemmelliğini sadece canlı beden gösterebilirdi. Saçları platin rengiydi, teni kamelya yaprakları gibi yumuşaktı. Bedenin narin zarafeti, derin gögüs dekoltesiyle kesilen, soluk yeşil satenden bir kılıfa girmişti. Göğüsleri harikaydı. Her şeyiyle kusursuzdu, omuzları, göbeği, kalçaları, bacakları.
Clayton sakin kalmak için çaba sarf ediyordu. Ona bakmamaya çalıştı. “İş için mi buradasın?” diye sordu.
- Başka ne olsun.
- Üzerindeki işinin bir parçasıysa, benden birkaç dolar çalışır.

Alma bocalamadı. Bir hamleyi savurup çeneye temiz bir sağ direk çıkartan zeki bir boksör gibiydi. “Harcayacak parası olan benim,” dedi oldukça yumuşak bir sesle. Clayton’un sigarasından bir tane aldı, yaktı derin bir nefes çekti. Duman dudaklarından çıkarken Clayton’a gülümsüyordu. “Taşı görebilir miyim?”
....

28 Şubat 2019 Perşembe

David Goodis | Mavi Sevgili [II]

.... 
“Bu kadar yeter,” dedi Clayton. Bir kez daha İngiliz’le göz göze geldi. “Taş bana ait. Onu maden bölgesinde bulmadım. Arazilerinden en az üç mil uzakta, tepelerden çıkardım.”
Dodsley omuz silkti. “Şahitler varmış.”
“Şahit elbette olur. Aç sırtlanlar gibi etrafta dolaştılar. Ancak silahı göstermemle kaybolmaları bir oldu. Gösterişsiz küçük bir silah. Daima üstümde taşırım ve daima doludur.”
“Silahın önemi yok,” dedi Dodsley. “Sonuçta kanuna aykırı değil. Ama madenlerin orada çalıştığını söylediler.”
Clayton, sırıtmış hafifçe kafa sallıyordu. “Madenleri taşı bulmadan iki hafta önce terk ettim. Bunu kanıtlayabilecek giriş-çıkış belgelerim var.” Devam ettikçe yüzündeki sırıtma azalıp kayboldu. “Müşterine sadece silahtan bahset. Onu kullanmak için her zaman hazır olduğumu da ekle.”
İngiliz tavana bakıp iç çekti.  Sanki uğursuz bir kehaneti açığa vuracak, acımasız bir beyanda bulunacaktı. Clayton kaskatı kesildi, aklı şimdi Dodsley’nin müşterisindeydi.
Rudy Hagen adında biriydi düşündüğü. Bir yıl kadar önce onu Colombo’dan kovan bu Hagen’di. Alma’yı elinden alan da o idi. Bu hatıra adeta beynini dağladı.
Hatıra şimdi keskin bir bıçak gibi yüreğine saplanmış, derine daha derine iniyordu. Bir kez daha Hagen’in rıhtımdaki deposunda, onun özel ofisindeydi. Haşatı çıkmış, kanlar içinde Hagen’in dizleri dibine yığılıp kalmıştı. Alma, Hagen’in kollarında, bakışları yerde, ona balçık yığınıymış gibi bakıyordu. Sonra Clayton’u dışarı atmak için kapıya kadar sürüklediler, o sırada kahkahayı duydu. Hagen’in eli ağır adamlarının darbelerini artık hissetmiyordu. Sadece o kahkahayı duyduğu için dayanılmaz bir acı hissettmişti. Asit gibiydi, etini kemiğini erittikçe daha da içe işliyordu, döküldüğü kaynak ise Alma’nın dudaklarıydı.
Hâlâ beyninin içinde yankılanan o ses... Clayton öfkeden titredi. Kendine söylediği tek şey vardı, oturduğu yerden fırlamak, oradan çıktığı gibi rıhtıma, Hagen’in yerine koşmak. Neler olacağı umrunda değildi. O sırada hafif bir fısıltı duydu.
Kafasını çevirdi ve ikaz işaretini gördü. Kroner’in parmağıydı bu, bir sağa bir sola yattı. Kroner’in gözleri ise açıkça şöyle diyordu: “Sakın yapma, aklını başına topla.”
Clayton derin bir nefes aldı. Dodsley’e döndü. Sesi sakin, oturaklıydı: “Hagen’e beni rahat bırakmasını söyle, bana bulaşmazsa ben de ona bulaşmam. Bana yaptıklarını unutmayı umuyorum. Benden birkaç taş alabildi, bir de kadın. Benden aldığı her ne ise benden çıkmış sayıyorum.”
Dodsley’e bir omuz indirdi, İngiliz sendeleyip uzun sakallı bir Hindu’nun oturduğu masaya çarptı ve ondan da bir omuz yedi. Bu karşılama, onu kapıya kadar yolcu eden bir omuzlar silsilesine dönüştü. Kroner çoktan çıkışta yerini almıştı, ensesine bir şamar indirip hoş bir uğurlama gerçekleştirmek istiyordu. Clayton kalan cini yuvarladı, odasına çıktı.

….

25 Şubat 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili [I]



David Goodis
The Blue Sweetheart
Manhunt, Vol.1 No.1 1953

- Mavi Sevgili - 



Hint Okyanusu’ndan dalga dalga akın eden yoğun, nemli sıcaklık Clayton’a tek kurban kendisiymiş gibi hissettiriyordu. Genç adam Colombo rıhtımında, Kroner’in Yeri’nde bara oturmuş, buzlu cin içerek serinlemeye çalışmaktaydı - ama boşuna. Bir cumartesi akşamıydı, mekân hınca hınç doluydu ve müşterilerin çoğunun iyi bir banyoya ihtiyacı vardı. Clayton çıkmakta acele etmezse havasızlıktan boğulacağını düşündü. Ancak çıkamacayağını gayet iyi biliyordu.  Zira dışarı adım atar atmaz öldürüleceği kesindi.
Tuhaf bir paradokstu bu… Amansız bir ölümden çekinen biri asla Kroner yakınlarına gelmez, sırtı masalara dönük vaziyette tek başına bara oturmazdı. Mekan, şiddet ve suçla içli-dışlı simsarların meskeniydi;  haydutları, soyguncuları, profesyonel katilleri mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Bu hinoğluhinlerin  para yahut ederi kadar afyon karşılığında üstlenmeyecekleri iş yoktu. Kaybedecekleri bir şey olmadığı için hiçbir şeyden korkmazlardı. Bir istisna haricinde. İstisna Kroner’di, barın sahibi.
Kroner, Clayton’un arkadaşıydı, ve esasında tek dostuydu. Clayton bu yüzden burada güvende hissediyordu. İki gün önce, Ceylan Adası’nın derinlikliklerinden kimselere belli etmeden, sessiz sedasız çıkagelmiş, Kroner’e yerin altında bulduğu devasa safirden bahsetmişti. Kroner ise gülümsemiş, çoktan haberim var demişti. Bu tür haberler Colombo’da çabuk yayılır.
Kroner safiri görmek istemedi. Safirler ilgisini çekmiyordu. Hep, önce arkadaşlık derdi, dolayısıyla arkadaşlarının selameti onun için her şeyden önce geliyordu. Kısa-bodur, hepten kel Hollandalı, bir elli yıl kadardır kısık, sakin bir sesle konuşurdu; bu da duygusal doğasına sahte bir yumuşakkalplilik katardı. Oysa bu maskenin altında kaya gibi sert kaslar ve bir su aygırının yıkıcı öfkesi vardı.
Kroner, Clayton’a üst katta bir oda  ve Colombo’dan kalkan ilk gemiye ulaşmasını sağlama sözü verdi. Ancak gemi meselesi o yörede her zaman muallak olduğu için Clayton’un orada kalmasında, içini ferah tutmasında ve bir aptallık yapmamasında israr etti.
İşte bu, Clayton için zordu. Ömrü boyunca pek çoğu tuhaf, bir o kadar aptalca, sayısız düşüncesizce hareket işlemişti. Ama şimdi, yirmi dokuz yaşında, tehlike arzusu, hayatta kalma açlığı kudurduğu için biraz yatışmıştı.
Orta boylu bir adamdı, seri bir ortasiklet boksörünün yapısına sahipti, bu yapı kuvvet ve çeviklik bakımından gayet dengeliydi. Uzun zaman önce profesyonel boks yapmıştı, ve yüzü bunu ispatlıyordu. Ancak izlere rağmen, kadınların bakmaktan hoşlandığı bir surattı bu. Kırık burna yahut gözlerin üzerindeki yara izlerine aldırmıyormuş gibi görünürlerdi. Alma işte bu izlere dudaklarını dokundurur, ve böyle yaparken mırıltılar çıkartırdı. Clayton bu sesi hâlâ anımsıyordu, Alma’nın mırlamasını. Dudakları bu acı hatıra ile sertleşti.
Bardan uzandı, Kroner’e bir içki daha söyledi. Kroner kadehini tazelerken, bir el nazikçe, tüy hafifliğinde, Clayton’un omzuna dokundu. Clayton bar taburesinde usulca döndü ve İngiliz’in gülümseyen aydınlık yüzünü gördü.
İngiliz’in adı Dodsley idi, kırk yaşlarında, uzun favorileri yağ bağlamış kırık dökük bir adamdı. Tembellikten pörsümüş bir keşti o, ancak afyon tüketiminde kotrollüydü, bu sayede gerektiğinde berrak bir zihne sahip olabiliyordu. Şimdi yüzü düşüncelerinin nizamlı intizamlı olduğunu gösteriyordu, Clayton ne ile karşılaşacağını çabuk anladı. Dodsley’in mesleği, parıltılı gözlerinden belli oluyordu. Kıymetli taş isteyen her türde kişi için aracılık yapardı ve edindirme yönteminin önemi yoktu: satın alış, dolandırıcılık, yahut aleni soygun…
İngiliz gülümsemeye devam etti. Belli ki ilk sözcükleri seçmekte oldukça dikkatliydi. Bir an daha bekledi ve şöyle dedi: “Epey büyük bir taşmış diyorlar. İki yüz karatçık kadar...”
Clayton cevap vermedi.
“Onu görebilir miyim?”
“Hayır.”
“Ama görmeden teklif veremem ki…”
“Satılık değil,” diye yanıtladı Clayton. Yüzünü bara döndü, cinine odaklandı. Ardında İngiliz’in nefes alıp verişini duyabiliyordu, herifçioğlu yeniden söze girdi:
“Taşı Anuradhapua’da buldun, Koloni Madenleri’nde. Müşterim madenlerin ortağı. Sanırım müşterim kim biliyorsundur, çalışma yöntemlerini de -”
….