Geçtiğimiz haftalarda eski bilgisayarlarımdan birini açmayı başardım, 'sandık' sayfasına eklediğim son kayıtlar buradan çıkma. (k.e.)
"Bir iç dünya okulu açıp kapısına şunu yazacağım: Sanat Okulu." Max Jacob
sandık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sandık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Mart 2018 Cumartesi
17 Eylül 2017 Pazar
Langston Hughes - Hayaller
Hayaller (Dreams)*
Hayallere sıkı tutun
Hayaller bir kez kaybolursa
Hayat da kanadı kırık bir kuş olur
Uçamayacak bir daha
Hayallere sıkı tutun
Hayaller elinden kaçıp kurtulursa
Hayat da döner çorak bir tarlaya
Uzayıp giden karlar altında
* bes alti yillik bir ceviri ilk halinden bu yana cokca degisiklik gecirdi, blogta yayinladiktan sonra da yine degisiklikler yapmaya devam ettim-ediyorum, siirin tadini kacirmamak icin eski versiyonlarini paylasmayacagim; en uygun bicimi buluncaya kadar guncellemelerim devam edecege benziyor. Gectigimiz yillarda blogta Hughes'in kendi sesinden bir Dreams kaydi paylasmistim:http://kemal-ergezen.blogspot.com.tr/2016/03/blogta-ayn-sarks-yerinelangston-hughes.html?m=1
Hayallere sıkı tutun
Hayaller bir kez kaybolursa
Hayat da kanadı kırık bir kuş olur
Uçamayacak bir daha
Hayallere sıkı tutun
Hayaller elinden kaçıp kurtulursa
Hayat da döner çorak bir tarlaya
Uzayıp giden karlar altında
* bes alti yillik bir ceviri ilk halinden bu yana cokca degisiklik gecirdi, blogta yayinladiktan sonra da yine degisiklikler yapmaya devam ettim-ediyorum, siirin tadini kacirmamak icin eski versiyonlarini paylasmayacagim; en uygun bicimi buluncaya kadar guncellemelerim devam edecege benziyor. Gectigimiz yillarda blogta Hughes'in kendi sesinden bir Dreams kaydi paylasmistim:http://kemal-ergezen.blogspot.com.tr/2016/03/blogta-ayn-sarks-yerinelangston-hughes.html?m=1
12 Nisan 2017 Çarşamba
Sandıktan çıkanlar, no:14 | Léo Malet | 120, Rue de la Gare | ilk sayfalar*
120, RUE DE LA
GARE
120,
Gar Caddesi
Léo
MALET
EDITIONS
DE S.E.P.E, 1943
GİRİŞ
ALMANYA
İsimleri
anons edip insanları içeri almak, adıyla pek uyuşmasa da Baptiste Cormier’e
tıpa tıp uyan bir işti. Bu adam - adını hesaba katmayacak olursak - tam da bir
uşağın inceliğine sahipti.
Ancak
şimdi son haline kıyasla bu inceliği biraz kaybetmişti. Sırtı kapı kasasına yaslanmış,
bakışları aşağıda, eski bir kibrit çöpüyle ön dişlerini karıştırıyordu. Ansızın
ayıklama işini bıraktı.
—
Achtung! diye bağırıp kendine çekidüzen verdi.
Konuşmalar
kesildi. Yerlerinden oynayan bankların, sürünen postalların gürültüsüyle ayağa
kalkıp hazrola geçtik. Aufnahme Şefi evraklarını almak üzere buraya gelmişti.
—
Rica ederim, dedi sert bir sesle.
Elini
alnına götürüp kısaca selamladı ve büro olarak kullandığı masasına kuruldu.
Vereceğimiz ifadeyi kafamızda evirip çevirmeye devam ediyorduk. Kayıt işlemleri
başlamadan önce on beş dakikada ancak sıraya girebildik.
Şef
bir an, için tasnif ettiği kâğıtlardan kafasını kaldırıp doğruldu, ıslık
çalmaya başladı. Ezgi gittikçe keskinleşti. Bu bize söyleyeceği bir şeyler olduğu
anlamına geliyordu. Sustuk ve ne diyeceğini anlamak için yüzümüzü ona çevirdik.
Bir
müddet Almanca konuştuktan sonra tercüman bize söylediklerini izah etti.
Şef,
anlaşıldığı üzere işimizle ilgili talimatları bildirmekteydi. Bunun dışında,
bir önceki gün sayıları bir hayli çok olan esirlerin kayıtları yapılırken
gösterdiğimiz sabır için bize teşekkür ediyordu. Bu hızla devam edilirse
işlemlerin yarın ya da öbür gün bitmesini umuyordu. Çektiğimiz sıkıntıyı telafi
etmek adına hepimize birer tabaka sigara verilecekti.
Bir
sevinç uğultusu yükseldi. Tercümanın işaretiyle, Cormier dişleriyle uğraşmayı
bırakıp kapıyı açtı :
—
Sırayla ilk 20 kişi.
Baraka
boyunca dizilmiş bir yığın adamdan bir grup çözüldü, çivili postalların ağır
adımlarıyla bizden uzaklaştılar. İşlemler başlıyordu.
Beni
bir masanın başına diktiler. Görevim bir gün önce Fransa’dan gelen yoldaşlarıma
yığınla soru sormaktı. Her kişiye tek sayfalık birer kâğıt ayrılmıştı. Her kâğıt
sırasıyla 9 masada tur atıyor en sonunda da indeksi gösteren KGF fişiyle
damgalanıyordu. Son fişleri dolduran bir Belçikalıydı, işi benimkine göre daha
karışık ve zahmetliydi. Bir ara benden yavaşlamamı istedi. Kan ter içinde
kalmıştı.
Yerimden
ayrılıp, Cormier masaya kayıt için yeni bir adam gönderinceye kadar dışarıda
toprakta ayaklarımı dinlendirdim.
Temmuzdaydık.
Hava güzeldi. Tatlı bir güneş kuru toprağa hafifçe işliyordu. Doğudan yumuşak
bir rüzgâr esiyordu. Gözetleme kulesindeki nöbetçi ileri geri mekik dokurken
tüfeğinin namlusu güneş ışığında parlıyordu.
Bir
süre sonra masama geri döndüm. Az sonra yakacağım pipomu hevesle hazırlamaya
koyuldum. Belçikalı biraz rahatlamıştı. Şimdi işimize yeniden başlayabilirdik.
Çakımla
“Schreibstube” kurşun kalemini açtım, önüme bir fiş çektim. Kafamı kaldırmadan,
—
Sıradaki arkadaş, adın nedir, diye sordum.
—
Bilmiyorum.
Bu,
sessiz bir şekilde söylenmişti.
Merakla,
bana bu beklenmedik cevabı veren adamı süzdüm.
İriyarı
biriydi, zayıf fakat enerjik yüzlüydü, kırkından fazla göstermiyordu. Başının
önündeki kellik ve kaba sakalı ona kaygılı bir hava veriyordu. Sol yanağında
çirkin bir yara izi vardı. Artık kullanılmaz durumda olan kepini bir aptal gibi
ellerinin arasında sıkıştırırken kavgacı bir köpek gibi bakışlarını üzerimizde
gezdiriyordu. Kamuflajındaki kırmızı-siyah arma 6. istihkâm taburuna aitti.
—
Ne demek, bilmiyorum.
—
Bilmiyorum.
—
Ya evrakların?
Dalgınca
başını salladı.
—
Onları kayıp mı ettin?
—
Belki... Bilmiyorum.
—
Burada arkadaşın var mı?
Birden
tedirginleşti, bıyıkları titredi.
—
Ben... Bilmiyorum.
O
sırada masalardan birinde bekleyen ve bir an için bile kulağını bizden
ayırmayan serseri kılıklı genç bir çocuk yanıma geldi.
—
Huysuzun teki, dedi eğilerek (sesi tırmalanan bir kara tahta gibiydi, belalı
bir tip olduğunu kanıtlamak istercesine dudaklarını sıkarak konuşuyordu),
manyağın tekidir. Kafayı yiyeli bir ay oluyor. Çürüğe ayrılıp özgür olacağım
diye dümen yapıyor.
….
* Bu bir kaç sayfa okul harici yaptığım ilk çevirilerden, orjinal metni Dil-Tarih kütüphanesinin deposunda bulmuştum, sayfaları henüz açılmamış bir S.E.P.E baskısıydı :) (k.e.)
* Bu bir kaç sayfa okul harici yaptığım ilk çevirilerden, orjinal metni Dil-Tarih kütüphanesinin deposunda bulmuştum, sayfaları henüz açılmamış bir S.E.P.E baskısıydı :) (k.e.)
11 Nisan 2017 Salı
Hayalet Piyano | Max Jacob
Le
Piano Fantome
Max
JACOB
Le
Roi de Béotie - Beotie’nin
Kralı başlıklı romandan
Editions
de la Nouvelle Revue Français (NRF),
1921.
HAYALET PİYANO
Yeşillikler içindeki villalar ve küçük kasabalar Guichin
yöresinde yirmi kilometre boyunca her yere serpişmiştir. Yazın yollar epey
canlanır. Bisikletlerin yanında yabancı arabalar
boy gösterir: tayyare görüldüğü bile olmuştur! Bir ırmağın, ki
Fransa’nın en sevimlilerindendir, kenarı
boyunca şatolar yükselir; şato ahalisi kanolarda balık avlar ya da küçük kayık
yarışları düzenler.
Kırın güneşin altında uykudaymış gibi göründüğü bir Pazar
sabahı, iki adam Guichin’e 18 km kala büyük X. yolunda sendeleyerek
ilerlemekteydi. Orgçu Proche ve yardımcısı Péronneau. Orgçu aynı zamanda çalgı
yapıp satan Proche yazlıkçı Guichinlilere ve geçici olarak orada bulunan yabancılara
piyano kiralıyordu; her sabah piyanolarını akord etmek için kıra giderdi; müşterilerine yetişemeyecek olduğunda Péronneau’yu yanına
alırdı. Bunlar daima sarhoş gezen ama
bunu müşteri topluluklarına çaktırmayacak yeteneğe de sahip olan, bir kez yola
düştüler mi çılgınlıkların ve şansonların neşesi ile eğlenmekten kendilerinden
geçen esmer iki kısa boylu adamdı. Çoğu zaman gidecekleri yere yürüyerek
giderlerdi, zira yolcu arabası ile yapacakları dönüş yolunun parasını kabarelerde
yemiş olurlardı.
“Sayın rektörüm[1], huzurunuzdan
haşa ama, hızlı yürümeyin! Hızlı yürümeyin! Çok hızlı yürüyorsunuz!”
– Ee napacaktım ya, benim yiğit Proche’um! O gelemeyen
sizdiniz değil mi?! Geçen Pazar, akşam duasında göremedim sizi! Galiba artık
sizi orgçu olarak yanımızda tutamayacağız.
– Sayın rektörüm, siz de gayet iyi görüyorsunuz ki çok hızlı
yürüyorsunuz, ama durduğunuza göre… Bi tek atmalık bir şeyler çıkmaz mı sizden.
Bizde kuruş kalmadı da.
– Ben, sarhoşluğa teşvik etmek, hayatta olmaz. Buyrun dört
kuruş, ama bilin ki liyakatsizlik denir buna.
Bir handa içmeye başladılar,
içerde arabası kapının önünde bekleyen bir de balık satıcısı vardı.
Proche ve Péronneau balık satıcısına gerçek bir flüt ve düdük resitali verdi: zira
ceplerinde her zaman bir kaç enstrüman bulunurdu. Ayrıca eğlendirici hikâyeler
anlattılar: 'kontra do'sunu kaybeden piyanistin hikâyesi, delirten diyapazon ve
de repertuarlarından binlercesi. Heyecanlanan balık satıcısı onları bırakmak
istemedi: “Nereye gidiyorsunuz? Z***ye gitmiyor musunuz, siz?” Proche ve
Péronneau derhal Z***’de bir kontesin piyanosunun akortsuz olduğunu hatırladı. Sabah
güneşinde yola çıktılar. Yüksek arabaya gelişigüzel bağlanmış balık sepetleri
yerlerinde zıplıyordu; Proche ve Péronneau “Ne istemiştiniz?” ve “Neye bulaştım ben böyle?”
hikayelerini anlatıyordu. Barberin kontesinin şatosuna vardılar, karşılıklı
durup yüzlerine üflediler, pek de alkol kokmadıklarına kanaat getirince ana kapıyı
çaldılar. Kapı kapalıydı. Parktan dolaştılar fakat buradaki kapı da iki tur
zincir ve koca bir asma kilitle kilitlenmişti. Bunun üzerine Proche bir nağra
attı:
“Anasını sattığımın haydutları! Piyanom bana lazım! Beş yüz
ederi var iki
yüze almıştım;
yirmi franklarını da vermeyeceğim,
yok yahu on beşe kiralamıştım.
Duvardan atlayacağım, ama onu bulabilecek miyim, kim bilir ne halde, akortluydu
da.”
Ustasından daha az sarhoş olan Péronneau duvarın oldukça
yüksek olduğunu gözlemleyebilmişti, kamyon olmadığından taşıyamayacaklarına
göre piyanoyu yerinden kaldırmanın da pek bir yararı olmayacaktı.
“Karışma!
Derdin ne senin!? Ben sanki sırtımda taşımaya hevesliyim! Satacağım piyanoyu. Satacağım
onu! Bu muhitte satamazsam, başka yerde satarım. Taşımaya şareta[2]
bulamayacağımızı mı sanıyorsun...
Bir sigara yakayım. Ne?! İtiraz mı ediyorsun? Karışma! Derdin ne senin! Bu
duvarın arkasında bir piyanom var benim. Benim mi değil mi, evet mi hayır mı; benimse
satmaya da hakkım var demektir. Git de bana bir şareta bul,
yoksa sekiz günlüğünü alır basit bir balık satıcısıymışsın gibi yollanırsın. Ulan
tütünüm bitmiş! Olsun, kontes Barberin’in piyanosunu sattığımda bize şehre
dönünceye yetecek kadar tütünümüz, hem de kıyılmış tütünümüz olacak. Git de şareta bul, bir
iki tane de merdiven, iki tane olması bir tane olmasından daha iyi olur elbette.
– Sabahın köründe kime satacaksınız piyanoyu, patron?
– Karışma! Derdin ne senin! Ticari faaliyetler ne zamandan beri astların idaresinde?
– Astlar mı, ben mi?... Astı da yapıştırdınız bize!
– Ağlama ağlama, gel gidiyoruz. Sixtine şapelinin aşağısında villa
inşaatı var. Şeytan habitimizin kuyruğundan
yakalamazsa, oradan dört merdiven iki de şareta
çıkartmak
isterim.
Öğlen olduğunda akortçu ve yaveri bir katmerli zakkum yığının
içine yuvarlanmış, duvarın diğer tarafında birer adet şareta ve merdiveni
unutarak derin bir uykuya dalmışlardı. Köpek havlamaları ve yaklaşan bir adamın
sövüp saymaları ile uyandılar.
“Tam da ayine gideceğim vakit, serserilerin istilasına uğramışız
iyi mi! Ne halt ediyorsunuz burada, size diyorum size!
– Ne dedin! Bırak da uyuyum. Karışma! Derdin ne senin! Ne
istiyorsun benden!
– Hemen buradan tozlayın yoksa jandarma çağırırım.
– Af buyrun, mösyö! Madam Kontes Barberin’in piyanosunu akort
etmeye geldik biz, malikanenin güzelliğinden büyülenip, otların içinde uykuya
dalmışız.
– Piyano mu? Haa tamam! Siz mösyö Proche musunuz? Ama madam
Proche da bu sabah onu almaya geldi, sulh yargıcının karısına satacakmış. Hatta
satmış olmalı, sanırım elli franka!
– Vay alçak!
--bitti---
Sandıktan çıkanlar; no:13 | Hayalet Piyano | Max Jacob
5 Nisan 2017 Çarşamba
sandıktan çıkanlar, no:10 | İnsanların Dünyası | Birinci Bölüm | son
Lamba ışığında
haritaların üzerine eğilmiş, omzum usta pilotun omzuna dayalıyken, okul
arkadaşlığına özgü bir huzur duyuyordum.
Ama o akşam ne tuhaf bir coğrafya dersi aldığımı
bilmezsiniz! Guillaumet bana İspanya’yı öğretmiyordu, İspanya’dan bana bir
arkadaş yapmıştı. Ne hidrografyadan, ne nüfustan ne de büyükbaş hayvanlardan
bahsetti. Bana Kadiz’den değil de şehrin yakınında bir arazinin kenarındaki üç
portakal ağacından bahsediyordu: “Bu ağaçlara dikkat et, haritana işaretle...” Böylece
bu üç ağaç haritada Sierra Nevada sıradağlarından daha çok yer kaplıyordu. Bana
Lorca’dan değil de Lorca yakınlarındaki basit bir çiftlikten bahsediyordu. Faal
olan bir çiftlikten. Oradaki çiftçiden. Çiftçinin hanımından... Ve uzayın
unuttuğu bu ikili, bizden bin beş yüz kilometre uzakta, haddinden fazla önem
kazanıyordu. Yanıbaşlarındaki dağın yamacında, fener muhafızları gibi,
yerlerini iyice tutmuş halde yıldızlarının altında insanlara yardım etmeye
hazırdılar.
Onların o unutulmuşluklarından, tasavvur bile
edilemeyecek gözlerden uzaklıklarından dünyanın hiçbir coğrafyacısının bilmediği
detaylar çıkartıyorduk. Zira coğrafyacılar sadece büyük şehirleri sulayan Ebro
ırmağıyla ilgileniyordu. Ama Motril’in batısında küme küme otların altına
gizlenmiş, otuz kadar çiçeğin geçimini sağlayan o babacan, küçük çay kimsenin umrunda
değildi. “Çaydan sakın, arazi bozuksa onun yüzünden... bunun da yerini iyi
işaretle.” Ah ah! Motril yılanını gözlerimin önüne getirebilirim! Hiçbir şeye benzemiyordu,
cılız mı cılız şırıltısıyla, bir kaç kurbağayı ancak kendine bağlayabilmişti, bununla
birlikte dinlenirken bile daima tilki uykusundaydı. Acil iniş bölgesi boyunca,
otların arasına uzanmış, iki bin kilometre öteden beni gözetliyordu. İlk
fırsatta beni bir alev demetine çevirmekten çekinmezdi...
Ayrıca bir gözüm de geri adım atmadan, tepenin
yamacında saldırıya hazır halde bekleyen, o otuz koyundaydı. “Bu otlak boş mu
sanıyorsun, hiç de öyle değil. Şu otuz kadar koyun seni teker üstü oturtur...” Ben
de böylesine sinsi bir tehdit karşısında dostumu hayranlıkla dinleyerek,
gülümsüyordum.
Haritamdaki İspanya usul usul bir peri masalı
diyarına dönüşüyordu. Sığınakları ve tuzakları birer çarpı ile işaretliyordum. O
çiftliği, otuz koyunu, o çayı şamandıra diker gibi işaretliyor, coğrafyacılar
tarafından ihmal edilmiş bir çoban köpeğini esas yerine götürüyordum.
Guillaumet’den ayrıldıktan sonra, soğuk kış gecesinde
bir yürüyüş yapma ihtiyacı hissettim. Paltomun yakasını kaldırdım, duygularımı
bilmeyen yayalar arasında yürürken, genç bir âşık gibi içim içime sığmıyordu. Kalbimdeki
sırrın tanımadığım bu insanların yakınından geçmesine izin verdiğim için böbürleniyordum.
O barbarlar da beni tanımıyordu, ama dertleri, ama gelecekle ilgili planları, gün
ağardığında bunları posta çuvallarında emanet edecekleri kişi benden başkası
değildi. Umutlarını benim ellerime teslim edeceklerdi. Paltoma öyle sarınmış
halde, onların içinde hafif yukardan bakarak adım atıyordum, zira hepsi
kaygılarımdan bihaberdi.
Benim geceden aldığım mesajların hiçbiri onlara
ulaşmıyordu. Zira gecenin ilgilendiği onların değil benim canımdı, bu kar
fırtınası belki de benim ilk yolculuğumu berbat etmek için harıl harıl hazırlık
yapıyordu. Gezintiye çıkmış tüm o insanlar, yıldızların birer birer söndüğünü
nereden bilebilirdi ki? Bundan haberi olan bir bendim. Ve harp öncesi düşmanın
aldığı pozisyonlar sadece bana bildiriliyordu...
Bununla birlikte beni ağır bir yükümlülük altına
sokan bu emirleri, Yeniyıl hediyelerinin ışıldadığı aydınlatılmış vitrinlerde
buluyordum. Dünyanın tüm malı mülkü gecenin içinde bu vitrinlerde sergileniyor
gibiydi, bense bunlardan feragat etmenin verdiği kurumlu bir sarhoşluğun tadını
çıkartıyordum. Tehdit altındaki bir savaşçıydım ben: akşam eğlenceleri için hazırlanmış
göz alıcı kristaller, abajurlar, kitaplar benim ne kadar umrumda olabilirdi ki. Denizin
serpintisini daha şimdiden yemiştim, bir posta pilotu olarak, gece uçuşlarının
acı meyvesini daha şimdiden tatmıştım.
Beni uyandırdıklarında saat sabahın üçüydü. Tatsız
bir edayla tek hamlede panjurları ittim, şehrin üzerine yağmur yağdığını
gözlemledim ve ciddiyetle giyindim.
Yarım saat sonra, yağmurdan ışıldayan kaldırımda
küçük valizimin üstüne oturmuş, beni alacak omnibüsü bekliyordum. Benden önce
ne çok arkadaşım, bu çömezlikten papazlığa geçme gününde, yürekleri hafif
daralmış, bu aynı bekleyişten geçmişti. Hurda demir gürültüleri yayan geçgin araç sonunda ansızın caddenin köşesinde
göründü, benden önceki dostlarım gibi, koltukta, henüz tam uyananamamış gümrük
memuru ve birkaç bürokrat arasına sıkışma sırası şimdi bana gelmişti. Omnibüs,
insanın hayatının kuma saplandığı ve çıkmakta muvaffak olamadığı, eski bir
daire, toz bağlamış bir müdüriyet gibi kokuyordu, sanki uzun süre kapalı
kalmıştı. Bir sekreter daha, bir gümrükçü daha, bir müfettiş daha almak için her
beş metrede bir duruyordu. Çoktan uykuya dalmış olanlar, elinden geldiğince
yerleşen ve kendi de derhal uyumaya koyulan yeni gelenin selamına belli
belirsiz bir horultuyla karşılık veriyordu. Bu olanlar, Toulouse’un biri
diğerini tutmayan döşeme taşları üzerinde gerçekleşiyordu, kederli bir taş
arabasında gibiydik; ve posta pilotu, memurların içine karışmış haliyle, ilk
bakışta hiç de onlardan ayırdedilmiyordu... Ama sokak lambaları sıra ile
geçmekteydi, ama havaalanı yaklaşıyordu, ama bu eski, gümbürtülü omnibüs artık
insanın kabuğunu çatlatıp içinden yüzü güzelleşmiş çıkacağı bir krizalitten
başka bir şey değildi.
Her bir arkadaşım, böyle bir sabah, kırılgan
astlığın altında, üstelik müfettişin hırçınlığını henüz üzerlerinden
atamadıkları bir halde, kendi içlerinde İspanya ve Afrika postaları
sorumlusunun doğduğunu duymuştu, muhtemelen üç saat sonra şimşekler içinde
Hospitalet ejderi ile karşı karşıya gelmiş olacaklardı, dört saat sonra ise bu
ejderi yenip, bağımsız bir irade ile, tüm yetkileri kendi üzerlerinde toplamış
olarak, deniz üzerinden bir dönüş yahut Alcoy dağ çemberine doğrudan bir baskın
arasında karar vereceklerdi, ne de olsa fırtınayla, dağlarla, okyanusla
müzakerelerde bulunacak olan onlardı.
Toulouse’un kuru kış göğü altında her bir arkadaş,
yine böyle bir topluluğa karışmış, böyle bir sabah her biri kendi içinde, beş
saat sonra Kuzeyin yağmurlarını, karlarını geride bırakarak, kışı terkederek,
motorun dönme hızını düşürecek ve Alicante’nin göz kamaştıran güneşinin
altında, apaydınlık bir gökyüzünde inişe geçecek bir hükümdarın büyüdüğünü duymuştu.
O yaşlı omnibüs kaybolup gitti, fakat sıkışıklığı,
konfordan yoksunluğu hafızamda hâlâ capcanlı. Mesleğimizin katıyürekli
cilvelerine hazırlanmayı gayet güzel sembolize ediyordu. Orada her şey şaşkınlık
verici bir kanaatkârlığa bürünüyordu. Üç yıl sonra, yine aynı omnibüste, sarf
edilen hepi topu on kelimeyle, Lecrivain’in ölümünü öğrendim, sisli bir gün
yahut gecede sonsuz emekliliğe ayrılan yüz pilot arkadaşa o da katılmıştı.
Yine böyle sabahın üçüydü, karanlıkta yüzü
görünmeyen müdürün, müfettişe hitaben sesini yükselttiğini duyduğumuzda
omnibüste yine aynı sessizlik hüküm sütüyordu.
- Lecrivain, bu gece Casablanca’ya inmedi.
-Yaa!... diye yanıtladı müfettiş. Eee?
Ve sürmekte olan rüyasından koparılmış olarak, uyanmak
için, uyanmaya ne kadar çabaladığını göstermek için bir gayret sarf etti ve
ekledi:
- Yaa! Öyle mi? Geçmeyi başaramadı mı? Geri döndü
mü?
Karanlık omnibüsün arka koltuğundan kısaca
yanıtlandı: “Hayır.” Bu kısa cevabın devamını bekledik. Ancak saniyeler
devrildikçe, bu “hayır”ın başka bir kelimeyle devam etmeyeceği bizler için daha
da netleşiyordu, bu “hayır”, bu, kesin bir “hayır”dı, Lecrivain Casablanca’ya
iniş yapmadığı gibi, bir daha asla başka herhangi bir yere de iniş
yapmayacaktı.
Yine aynı sabah, ilk posta uçuşumun şafağında,
mesleğin kutsal ritüellerine maruz kalmak sırası bendeydi, camdan dışarı, sokak
lambalarının yansıdığı ışıltılı makadama bakarken kendime güvenimi yavaş yavaş
kaybettiğimi hissediyordum. Yol kenarı boyunca su birikintilerinin üzerinde
rüzgarla savrulan yüksek palmiyelerin birbiri ardına geçtiği görülüyordu. Şöyle
düşünüyordum: “İlk posta uçuşum için... hakikaten... hakikaten şanssızım.”
Bakışlarımı müfettişe doğru kaldırdım: “Sizce kötü hava bu mudur?” Müfettiş
cama çökkün bir bakış attı: “Bu gördükleriniz hiçbir şeyi kanıtlamaz” diye
homurdandı en sonunda. Ben de kendime kötü havanın hangi göstergeden
anlaşılabileceğini sordum. Önceki gün akşam, Guillaumet, eski pilotların
gözümüzü korkutan uğursuz kehanetlerini sade bir gülücükle silivermişti, ama
şimdi hepsi birer birer yeniden aklıma geliyordu: “Hattı, noktası noktasına,
bilmeyen biri, bir kar fırtınasıyla karşılaşacak olursa, vay haline...
gerçekten, vay haline!..” Onlar için prestijlerini korumak gerekli bir şeydi, hafif
rahatsız edici bir bakışla yüzümüze uzun uzun bakıp, içimizdeki masum saflığa
yanıyorlarmış gibi, kafalarını sallarlardı.
Ayrıca gerçekten de bu omnibus kim bilir kaçımız
için son bir sığınak görevi görmüştü? Altmış mı? Seksen mi? Yağmurlu bir sabah,
aynı keyifsiz şoför tarafından kim bilir kaçımız havaalanına böyle götürülmüştü?
Etrafıma bakıyordum: karanlığın içinde ışıltılı noktalar parlıyordu, sigaralar
derin düşünceleri noktalıyordu. Yaşlanmış memurların mütavazi derin
düşüncelerini. Bu yol arkadaşları acaba içimizden kaç kişiye veda alaylığı
yapmıştı?
Ayrıca alçak sesle birbirlerine açtıkları sırları
kulağıma geliyordu. Ana başlıklar hastalıklar, para, aile-içi can sıkıcı
gelişmelerdi. Tüm bu dert tasa, bu adamların içine tıkıldığı boğucu hapishanenin
duvarlarını aşıyordu. Ve yazgının çehresi birdenbire bana göründü.
Şimdi yanımda oturan yaşlı bürokrat, kimse senin
firar etmene yardım etmedi, o halde bundan asla sorumlu tutulamazsın. Sahip
olduğun huzuru, termitlerin yaptığı gibi, ışık geçiren her bir boşluğu, yılmak
bilmeden, betonla kapatarak inşa ettin. Kendini bir gülle gibi, burjuva güvenli
yaşamının, rutinlerinin, taşradan kalma es geçilmez ritüellerin içine
yuvarladın, o mütevazi surru rüzgârlara, kabaran dalgalara, yıldızlara karşı
yükselttin. Büyük sorunları kendine dert etmeyi hiç mi hiç istemiyorsun, insani
durumunu aklından silmek için zaten epey zahmet çektin. Başıboş bir gezegennin
vatandışı hiç de değilsin, kendine cevabı olmayan sorular asla sormazsın:
Toulouselu küçük bir burjuvasın sen. Halen vakit varken kimseler seni omzundan
yakalamadı. Ama şekil verdiğin çamur şimdi kurudu, kaskatı kesildi, içinde olan
hiçbir şey bundan böyle müzisyeni yahut şairi yahut bir zamanlar senin içinde ikamet eden astronomu uyandırmakta başarılı olamaz.
Yağmurun yaylım ateşini artık dert etmiyorum.
Mesleğin sihri bana şimdi, iki saate varmaz, kara ejderlerin, mavi ışıltılardan
saçları olan zirvelerin, karşısına çıkacağım, gece olduğunda ise özgürlüğüne
kavuşmuş biri olarak yıldızlara giden güzergâhımı okuyacağım yeni bir dünya
açıyor.
sandıktan çıkanlar, no:9 | İnsanların Dünyası | Birinci Bölüm | II
Yine de haritalarımın
rulosunu açtım, ve birlikte güzergâhımı biraz daha gözden geçirelim istedim.
Lamba ışığında haritaların üzerine eğilmiş, omzum usta pilotun omzuna dayalıyken,
okul arkadaşlığına özgü bir huzur duyuyordum.
Ama o akşam ne tuhaf bir coğrafya dersi aldığımı
bilmezsiniz! Guillaumet bana İspanya’yı öğretmiyordu, İspanya’dan bana bir
arkadaş yapmıştı. Ne hidrografyadan, ne nüfustan ne de büyükbaş hayvanlardan
bahsetti. Bana Kadiz’den değil de şehrin yakınında bir arazinin kenarındaki üç
portakal ağacından bahsediyordu: “Bu ağaçlara dikkat et, haritana işaretle...” Böylece
bu üç ağaç haritada Sierra Nevada sıradağlarından daha çok yer kaplıyordu. Bana
Lorca’dan değil de Lorca yakınlarındaki basit bir çiftlikten bahsediyordu. Faal
olan bir çiftlikten. Oradaki çiftçiden. Çiftçinin hanımından... Ve uzayın
unuttuğu bu ikili, bizden bin beş yüz kilometre uzakta, haddinden fazla önem
kazanıyordu. Yanıbaşlarındaki dağın yamacında, fener muhafızları gibi,
yerlerini iyice tutmuş halde yıldızlarının altında insanlara yardım etmeye
hazırdılar.
Onların o unutulmuşluklarından, tasavvur bile
edilemeyecek gözlerden uzaklıklarından dünyanın hiçbir coğrafyacısının bilmediği
detaylar çıkartıyorduk. Zira coğrafyacılar sadece büyük şehirleri sulayan Ebro
ırmağıyla ilgileniyordu. Ama Motril’in batısında küme küme otların altına
gizlenmiş, otuz kadar çiçeğin geçimini sağlayan o babacan, küçük çay kimsenin umrunda
değildi. “Çaydan sakın, arazi bozuksa onun yüzünden... bunun da yerini iyi
işaretle.” Ah ah! Motril yılanını gözlerimin önüne getirebilirim! Hiçbir şeye benzemiyordu,
cılız mı cılız şırıltısıyla, bir kaç kurbağıyı ancak kendine bağlayabilmişti, bununla
birlikte dinlenirken bile daima tilki uykusundaydı. Acil iniş bölgesi boyunca,
otların arasına uzanmış, iki bin kilometre öteden beni gözetliyordu. İlk
fırsatta beni bir alev demetine çevirmekten çekinmezdi...
Ayrıca bir gözüm de geri adım atmadan, tepenin
yamacında saldıraya hazır halde bekleyen, o otuz koyundaydı. “Bu otlak boş mu
sanıyorsun, hiç de öyle değil. Şu otuz kadar koyun seni teker üstü oturtur...” Ben
de böylesine sinsi bir tehdit karşısında dostumu hayranlıkla dinleyerek,
gülümsüyordum.
Haritamdaki İspanya usul usul bir peri masalı
diyarına dönüşüyordu. Sığınakları ve tuzakları birer çarpı ile işaretliyordum. O
çiftliği, otuz koyunu, o çayı şamandıra diker gibi işaretliyor, coğrafyacılar
tarafından ihmal edilmiş bir çoban köpeğini esas yerine götürüyordum.
Guillaumet’den ayrıldıktan sonra, soğuk kış gecesinde
bir yürüyüş yapma ihtiyacı hissettim. Paltomun yakasını kaldırdım, duygularımı
bilmeyen yayalar arasında yürürken, genç bir âşık gibi içim içime sığmıyordu. Kalbimdeki
sırrın tanımadığım bu insanların yakınından geçmesine izin verdiğim için böbürleniyordum.
O barbarlar da beni tanımıyordu, ama derftleri, ama gelecekle ilgili planları, gün
ağardığında bunları posta çuvallarında emanet edecekleri kişi benden başkası
değildi. Umutlarını benim ellerime teslim edeceklerdi. Paltoma öyle sarınmış
halde, onların içinde hafif yukardan bakarak adım atıyordum, zira hepsi
kaygılarımdan bihaberdi.
Benim geceden aldığım mesajların hiçbiri onlara
ulaşmıyordu. Zira gecenin ilgilendiği onların değil benim canımdı, bu kar
fırtınası belki de benim ilk yolculuğumu berbat etmek için harıl harıl hazırlık
yapıyordu. Gezintiye çıkmış tüm o insanlar, yıldızların birer birer söndüğünü
nereden bilebilirdi ki? Bundan haberi olan bir bendim. Ve harp öncesi düşmanın
aldığı pozisyonlar sadece bana bildiriliyordu...
Bununla birlikte beni ağır bir yükümlülük altına
sokan bu emirleri, Yeniyıl hediyelerinin ışıldadığı aydınlatılmış vitrinlerde
buluyordum. Dünyanın tüm malı mülkü gecenin içinde bu vitrinlerde sergileniyor
gibiydi, bense bunlardan feragat etmenin verdiği kurumlu bir sarhoşluğun tadını
çıkartıyordum. Tehdit altındaki bir savaşçıydım ben: akşam eğlenceleri için hazırlanmış
gözalıcı krisraller, abajurlar, kitaplar benim ne kadar umrumda olabilirdi ki. Denizin
serpintisini daha şimdiden yemiştim, bir posta pilotu olarak, gece uçuşlarının
acı meyvesini daha şimdiden tatmıştım.
4 Nisan 2017 Salı
sandıktan çıkanlar, no:8 | İnsanların Dünyası | Giriş ve 1. Bölüm I
Antione de Saint Exupery
TERRE DES
HOMMES
Gallimard, 1939.
İNSANLARIN
DÜNYASI
Dostum
Henry Guilaumet, bu kitabı sana ithaf ediyorum.
Dünyanın bizler
hakkında bizlere öğrettikleri kitaplarınkinden çok daha uzun sürer. Çünkü dünya
bize direnir. İnsan bir engel karşında kendini ölçtüğünde kendini keşfeder. Fakat
engeli aşmak için bir aygıta ihtiyacı vardır. Örneğin bir rendesi, bir sabanı
olması gerekir. Tarlasında köylü, tabiattan gizlerini ufak ufak koparır;
sonuçta ortaya çıkardığı gerçek ise evrenseldir. Aynı şekilde, uçak,
havayolları aygıtı, insanı tüm o eski
meselelerin içine karıştırır.
Arjantin’e yaptığım
ilk gece uçuşumun imgesi daima gözlerimin önünde; sadece ovada dağınık haldeki
ışıkların yıldızlar gibi ışıldadığı, zifiri karanlık bir geceydi.
Her bir ışık, o
karanlıklar okyanusunda, sanki ayrı bir bilincin sihrine işaret ediyordu. Şu hanede
kitap okunuyor, düşüncelere dalınıyor, dört gözle gizlerin açılması
bekleniyordu. Başka birinde, belki, uzaya sondaj yapmanın yolları aranıyor, Andromedea
takım yıldızı ile ilgili hesaplarla kafa patlatılıyordu. Başka birinde bir
seven vardı. Arada sırada hanede yemeğin beklendiğine işaret eden ışıklar da
göz kırpıyordu bu arazide. En ölçülü olanlarından, bir şairin, bir öğretmenin
ya da bir dülgerin ışığına varıncaya dek nice ışık. Ama bu canlı yıldızların
içinde, kim bilir ne çok kapanmış pencere, ne çok sönmüş yıldız, ne çok uykuya
dalmış insan vardı...
Onlarla bir araya
gelmeyi denemek gerek. Arazide arada bir ortaya çıkan o ışıklardan bir insanla
temas kurmayı denemek gerçekten gerekli.
I
Sefer
1926 yılıydı. Sonradan
Air-France olan Aeropostale’dan önce Paris-Dakar seferini gerçekleştiren
Latécoère Şirketinde stajer pilot olarak henüz işe başlamıştım. Mesleği
öğreniyordum. Diğer tüm arkadaşlarım gibi ben de posta pilotluğu yapma şerefine
nail olmadan önce acemiliği üzerimden atmaya çalışıyordum. Uçaklarla ilgili
çeşit çeşit tâlim ve sınav, Tolouse-Perpignan arası gidip gelmeler, buz gibi bir
hangarın en uzak köşesinde insanı çatlatan meteoroloji dersleri... Henüz
tanımadığımız İspanya dağlarından duyduğumuz ürküntü, usta pilotlara duyduğumuz
saygı içinde yaşayıp gidiyorduk.
Bu bahsettiğim usta
pilotlar, onları restoranda bulurduk, asık suratlı, hafif mesafeli olurlar, nasihatlerini
hayli üst perdeden verirlerdi. Ve ne zaman ki, Alicante yahut Casablanca’dan vaktinden
çok geç dönen biri, saçları yağmurdan sırılsıklam olmuş aramıza katılsa ve
içimizden biri çekinerek ona yolculuğunun nasıl geçtiğini sorsa, aldığımız o kısa
cevaplar, fırtınalı günler, gözlerimizin önüne tuzaklarla, kapanlarla, pat diye
çıkan falezlerle, sedir ağaçlarını bile köklerinden sökebilecek anaforlarla
dolu masalsı bir dünya sermeye yeterdi. Kara ejderler vadilerin girişlerini
kolluyor, ışıktan demetler zirveleri taçlandırıyordu. Bu ustalar bilgi ve
görüleri ile saygımızı daima diri tutarlardı. Fakat kimi zaman, sonsuza dek
saygıdeğer kalmak üzere, içlerinden birinin geri dönmediği olurdu.
Corbières sırtlarında
hayatını kaybeden Bury’nin dönüşlerinden biri aklımda. Bu eski pilot restorana henüz gelmiş ortamıza
oturmuştu, hiçbir şey demeden yavaşça yemeğini yiyordu, yorgunluktan omuzları
hâlâ çökkündü. Hattın bir ucundan diğerine havanın kipkirli olduğu ve dağların
pilota, bir eski zaman yelkenlisinde palamarlarından kurtulup güverteyi dövmeye
başlayan toplar gibi, o kirin içinde yuvarlanıyormuş gibi geldiği günlerden
birinin akşamıydı. Bury’ye bakıyordum, tükrüğümü yuttum ve ona yolculuğunun
zorlu geçip geçmediğini sorma cüretini gösterdim. Bury duymuyordu, alnı
kırışmış, sandalyesinin üzerinde iyice kamburu çıkmıştı. O zamanlar üstü açık
uçaklarda uçuyorduk, hava kötü olduğunda daha iyi görebilmek için ön camdan ileri
sarkardınız, bu nedenle rüzgârın şamarları uçuştan sonra da kulağınızda
uğuldamaya devam ederdi. Bury en sonunda kafasını kaldırdı, beni anlamış ve yolculuğunu
hatırlamış gibi göründü, sonra yüzünde açık bir gülümsemeyle aniden dalgınlaştı.
Bu gülümseme beni hayrete düşürdü, zira Bury’nin güldüğü çok nadirdi, bu kısa
gülücük şimdi onun yorgunluğuna ışık veriyordu. Zaferiyle ilgili en küçük bir
açıklamada bulunmadı, kafasını öne eğdi ve sessizlik içinde lokmasını çiğnemeye
devam etti. Fakat sıkış tıkış restoranda, alçakgönüllülükle günün yorgunluğunu
atan ufak tefek memurların içinde omuzları düşük bu arkadaş, bana tuhaf bir asalet
içindeymiş gibi göründü, kalın ve sert kabuğunun altında adeta ejderi alt eden
meleğin görünmesine izin veriyordu.
Sonunda bir gün benim
de havaalanı müdürünün odasına çağrılma sıram geldi. Bana kısaca şöyle sordu:
- Yola yarın mı
çıkıyorsunuz?
Dışarı çıkmamı
söylemesi için öylece bekliyordum. Fakat bir müddet sessizlikten sonra ekledi:
- Talimatları iyi
biliyor musunuz?
Motorlar o zamanlar
bugünkiler kadar güvenli değildi. Sık sık, daha ne olduğunu bile anlamadan,
kırılan bir yığın kapkacak gürültüsüyle bizi yarı yolda bıraktıkları olurdu. Böylece
elinizi İspanya’nın pek de sığınak sağlamayan kayalık kabuğuna teslim
ederdiniz. “Motorun gitti mi, ne yazık ki uçağın da gider” derdik. Elbette
uçağın yerine yenisi gelir. En başta mühim olan kör gibi kayalıkların üstüne
üstüne gitmemektir. Bu nedenle dağlık bölgelerde bulut denizleri içinde uçmayı
yasaklayan en ağır yaptırım ve cezalar getirilmişti. Zira bir pilot uçağı arıza
yaptığında, pamuk pamuk bulutlar içinde irtifa kaybederken, zirvelerden birine
çarpabilirdi.
O akşam o temkinli ve
ağır sesin talimatlar üzerinde ısrar etmesi işte bu yüzdendi:
“İspanya’da, bulut
denizlerinin üstünde pusula doğrultusunda yol almak oldukça hoştur, çok
zevklidir, fakat...
Ses aynı ağırlıkta
devam etti:
“... fakat, şunu
aklınızdan çıkarmayın: o bulut denizlerinin altı... ebediyettir.
İşte böylece,
bulutların üzerine çıkınca keşfettiğimiz o sakin, hayli tekdüze, hayli basit
dünya benim için aniden başka bir değer kazandı. Gökyüzünün tatlılığı artık bir
tuzak haline geliyordu. O dağınık, devasa, ak pak tuzağı, orada, ayaklarımın
altında hayal ediyordum. Aşağıda, sandığınız gibi, ne insanların kıpır kıpır hareketleri,
ne gürültü patırtı, ne de şehirde otomobillerin oradan oraya gitmesi hüküm
sürüyordu, hüküm süren sadece çok daha mutlak, sürekli bir sessizlik, çok daha
belirgin bir sükunetti. Bu beyaz ökse benim için gerçek ve gerçekdışı, bilinen
ve bilinmeyen arasında bir sınır haline geliyordu. Ve daha o andan itibaren, bir kültürün, medeniyetin
ya da mesleğin penceresinden bakıldığı takdirde bir manzaranın hiçbir anlam
ifade etmediğini idrak ediyordum. Dağadamları da bulut denizlerini biliyordu. Buna
rağmen onlar henüz bu masalsı perdeyi
benim gibi keşfetmemişti.
Bürodan çıktığımda
çocuksu bir övünç hissetttim. Şafak söktüğünde, bir yolcu yükünden, Afrika
postasından sorumlu olma sırası bana gelecekti. Ama övünçle birlikte büyük bir
alçakgönüllük de duyuyordum. Kendimi iyi hazırlanmamış gibi hissediyordum. İspanya
sığınak sunma konusunda hayli fakirdi; tehlikeli bir arıza karşısında, acil
inişe uygun bir alanı nereden bulabiliceğimi bilmemekten endişeleniyordum. İhtiyacım olan
bilgileri vermekte hayli yetersiz kalan, kısır haritaların üzerine eğilmiştim;
kalbim ürkeklik ve övünçle dolu halde bu son geceyi dostum Guillaumet ile
geçirmek üzere kendimi dışarı attım. Guillaumet benden daha önce yola çıkmıştı.
İspanya’nın kilitlerini açacak püf noktaları biliyordu. Ondan bir şeyler
öğrenmem şarttı.
Yanına gittiğimde
bana gülümsedi:
- Haberi aldım.
Nasıl, memnun musun?
Doğrudan gömme dolaba
gidip porto şarabı ve kadeh çıkardı, dönüşte hâlâ yüzüme gülümsüyordu:
Bir lambanın ışığı
yayması gibi o da çevresine güven yayıyordu; ta kendisi sonradan And
sıradağlarını ve Güney Atlantiği boydan boya geçme rekoru kıracaktı. Bu
rekorlardan bir kaç yıl evvel, o akşam, ellerini gömleğinin yeninden içeri
çekmiş, lambanın altında kollarını kavuşturmuş, yüzünde gülümsemelerin en iç rahatlatıcı
gülümsemesiyle, bana kısaca şöyle dedi: “Fırtınalar, sis, kar kimi zaman başına
dert olacaktır. Öyle olduğunda tüm bunlarla daha önce karşılaşanları aklına
getir ve kendine sadece şöyle de: başkasının bir zaman başardığı, her zaman
başarılabilir.” Yine de haritalarımın rulosunu açtım, ve birlikte güzergâhımı
biraz daha gözden geçirelim istedim. Lamba ışığında haritaların üzerine
eğilmiş, omzum usta pilotun omzuna dayalıyken, okul arkadaşlığına özgü bir
huzur duyuyordum.
3 Nisan 2017 Pazartesi
Küçük Prens | İthaf ve Yedinci Bölüm*
LÉON
WERTH’E
Bu
kitabı bir büyüğe ithaf ettiğim için çocuklardan özür dilerim. Ciddi bir
mazeretim var: çünkü bu büyük, benim hayattaki en iyi arkadaşım. Başka bir
mazeretim daha var: bu büyük, her şeyi anlayabilir, çocuk kitaplarını bile.
Alın size bir de üçüncü mazeret: bu büyük Fransa’da yaşar, ama orada karnı aç
ve üşümekte. Teselliye hayli ihtiyacı var. Tüm bu mazeretlerim yetersizse, ben de
bu kitabı bu büyüğün bir zamanlar olduğu çocuğa ithaf etmek isterim. Her büyük ilk
başta küçük birer çocuktu. (Ne var ki bunu çok azı hatırlar.) Şu halde ithafımı
düzelteyim:
KÜÇÜKLÜĞÜNDEKİ
LEON WERTH'E
________________________________________________________________
YEDİNCİ
BÖLÜM
Beşinci gün, yine
koyunun sayesinde, küçük prensin sırrı benim için artık ortaya çıktı. Hiç
hazırlık konuşması yapmadan, bir problemi sessizlik içinde uzun uzun düşünmenin
sonucuymuş gibi, dan diye sordu:
— Bir koyun, çalı çırpı
yiyorsa, çiçek de yer mi?
— Bir koyun karşına ne
çıkarsa yer.
— Dikenli çiçekleri de
mi?
— Evet. Dikenli
çiçekleri bile.
— O halde dikenler ne
işe yarıyor?
Sorunun cevabını
bilmiyordum. Motorda feci derecede sıkılmış bir cıvatayı gevşetmeye çalışmakla
hayli meşguldüm. Ve arıza bana tahmin ettiğimden çok daha ciddi geldiği için
epeyce tasalıydım; git gide tükenmekte olan su beni fazlasıyla endişelendiriyordu.
— Dikenler, ne işe
yarıyor?
Küçük prens bir soru
sormayagörsün, ondan asla vazgeçmiyordu. Cıvata tepemi attırmıştı, gelişi güzel
bir cevap verdim:
— Dikenler hiçbir işe
yaramaz, bize kin güttükleri için
çiçeklerin dikeni var!
— Yaa...
Fakat bir müddet
sessizlikten sonra, sanki biraz hiddetle yeniden söze başladı:
— Sana inanmıyorum!
Çiçekler zayıftır. Onlar naiftir. Ellerinden nasıl gelirse kendilerini öyle
savunurlar. Dikenlerinin de korkunç birer silah olduğuna inanıyorlar...
Cevap vermedim. O an
kendime şöyle diyordum: “Şu cıvata hâlâ direnecek olursa, bir çekiç darbesiyle
belki onu yerinden oynatabilirim.” Fakat küçük prens düşüncelerimi bir kez daha
dağıttı.
— Peki ya sen, sen ne düşünüyorsun...
Çiçeklerin...
— Ama hayır! Ama hayır!
Ben bir şey düşünmüyorum! Öylesine cevap vermiştim. Şu anda ciddi işlerim var!
Aptalca yüzüme baktı.
— Ciddi işler!
Çekici elimde gördü,
parmaklarım makine yağıyla kararmıştı, ona çok çirkin gelen bir objenin üzerine
eğilmiştim.
— Büyükler gibi
konuşuyorsun!
Bu beni biraz
utandırdı, ama katı yüreklilikle ekledim:
— Her şeyi birbirine
karıştırıyorsun... Her şeyi karıştırıyorsun!
Gerçekten de çok
kızmıştı. Altın sarısı saçlarını rüzgâra savurdu:
— Pancar suratlı bir
beyin yaşadığı bir gezegen gördüm. Hayatında hiç çiçek koklamamıştı. Hayatında
hiç bir yıldıza bakmamıştı. Hayatında hiç bir insanı sevmemişti. Ömrü boyunca hesap
kitaptan başka şey yapmamıştı. O da bütün gün aynı senin gibi tekrar eder: “Ben
ciddi bir adamım! Ben ciddi bir adamım!” böyle dediği için kurumundan geçilmez.
Ama o bir adam değil, o bir mantar.”
— Bir ne?!
— Mantar!
Küçük prensin yüzü
öfkeden solgunlaşmıştı:
— Milyon yıllardır
çiçekler diken üretir. Milyon yıllardır koyunlar yine de çiçekleri yer. Hiçbir
işlerine yaramayan bu dikenleri üretmek için onca zahmete neden katlandıklarını
öğrenemeye çalışmak, ciddi bir iş değil mi yani? Koyunlar ve çiçekler
arasındaki savaş önemli değil mi? Kırmızı suratlı büyük bir beyefendinin hesap
kitaplarından daha önemli ve ciddi değil mi bu? Ve ben, gezegenim haricinde,
dünyada hiçbir yerde bulunmayan biricik bir çiçek biliyorsam, ve bir koyunun;
tam da şöyle, ne yaptığını bilmeden, tek hamlede onu yok edebileceğini
biliyorsam, bu önemli değil, öyle mi?!
Öfkeden kızarmıştı,
yeniden başladı:
— Birisi milyonlarca ve
milyonlarca yıldızda sadece bir tek örneği olan bir çiçeği seviyorsa, mutlu
olması için yıldızlara bakması yeter. Çünkü o kendi kendine şöyle der: “Çiçeğim
orada bir yerlerde...” Fakat koyun o çiçeği yerse, bu onun için tüm yıldızların
aniden sönüvermesi demektir! Bu da önemli değil yani!
Daha fazla bir şey
diyemedi. Aniden hıçkırıklara boğuldu. Hava kararmıştı. Araç gereçlerimi
nihayet bırakmıştım. Artık çekiçimle, cıvatamla, susuzlukla ve de ölümle gayet
güzel dalga geçiyordum. Bir yıldızın üzerinde, bir gezegende, benimki, yani
Dünya’da konuşacak küçük bir prens vardı! Onu kollarıma aldım. Kucağımda salladım.
Ona şöyle diyordum: “Sevdiğin çiçek tehlikede değil... Koyununa bir burunluk çizeceğim...
Çiçeğin için de bir zırh... Ve de...” Artık ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Çok
kötü hissediyordum. Ona nasıl ulaşabileceğimi, ya da yetişebileceğimi bilmiyordum...
Gözyaşı ülkesi ne kadar da gizemli...
_______________________________________________________________________________
* Küçük Prens çevirenler kervanında ben de varım; teliften düştüğü yıl bu kitabı ben de bir yayınevi için çevirmiştim, yeni kurulan bir yayıneviydi basmaya fırsatları olmadı. (k.e.)
* Küçük Prens çevirenler kervanında ben de varım; teliften düştüğü yıl bu kitabı ben de bir yayınevi için çevirmiştim, yeni kurulan bir yayıneviydi basmaya fırsatları olmadı. (k.e.)
31 Mart 2017 Cuma
Alexandre Dumas | Eppstein Şatosu | II
Az önce gördüğüm
ışığı tekrar görmek ümidiyle, içeri girmenin bir yolunu arayarak, bu cepheyi
boylu boyunca kat etmeye başladım. Ve
iki kule arasında, yapının bir köşesinde bana ilk başta kapalı gibi
gelen bir kapı gördüm. Üzerinde kilit yoktu, sürgülenmemişti ve daha ilk
denememde kolayca açıldı.
Eşiği geçtiğimde kendimi karanlık bir
kubbenin altında buldum, az sonra otlar ve böğürtlenlerle kaplanmış bir geçide
geldim, geçidin sonunda donuk bir camekanın arkasında hayalgücümün bir ürünü
olduğunu düşündüğüm, bulutların içindeymiş gibi titreyen o tatlı ışığa bakıyordum.
Bir lambanın ışığında iki ihtiyar
ısınmaya çalışıyordu, şüphesiz karı kocaydılar. Kapıyı aradım, pencerenin hemen
yanındaydı, ve koluna dokunduğum anda hızla açıldı: kadın bir çığlık attı. Yüreklerini
hoplattığım bu namuslu insanları yatıştırmaya çalıştım.
— Korkmayın dostlarım, dedim onlara, ben
yolunu kaybetmiş bir avcıyım, yorgunum, açım ve susadım; buraya sizden bir
bardak su, bir parça ekmek ve uyuyacak bir yer istemek için geldim.
— Karımın böyle ürkmesini bağışlayın,
diye cevapladı yaşlı adam ayağa kalkarken. Bu şato kazaya uğramış birinin
tesadüfen bulamayacağı kadar gizli bir yerde, silahlı bir adamı karşımızda
görmek bu kadar korkutucu olmamalı sevgili Bertha, tanrıya şükürler olsun. Ne kendimizin
ne de efendimizin burada haydutlarla karşılaşmasını isteriz.
— Herhalükarda dostlarım, içiniz rahat
olsun, ben Elim Kontuyum... Beni tanımıyorsunuz, biliyorum, ama Mösyö de
R...’yi tanıyor olmalısınız, Frankfurt’a onu görmeye geldim, birlikte avlanmaya
çıkmıştık, bir kızıl keklik sürüsünün peşine düşüp Taunus dağlıklarının
derinliklerine dalmışım.
— Ah bayım, diye cevapladı yaşlı adam,
karısı ise merakla beni süzmeye devam ediyordu. Şehirde artık kimseyi
tanımıyoruz ne karım ne ben, yirmi yılı aşkındır dışarı adım atmadık, ancak
söyledikleriniz kâfi, hakkınızda başka bilgi vermenize gerek yok. Açsınız,
susamışsınız, dinlenmeye ihtiyacınız var; size yemek hazırlayacağız. Yatağa
gelince, (iki ihtiyar birbirlerine baktı), bu biraz zor olabilir, ama
nihayetinde buna da bir çare düşünürüz.
— Tek istediğim yemeğinizden bir parça
ve şatonuzun herhangi bir yerinde bir koltuk, dostlarım.
— İzninizle bu isteklerinizi yerine
getirelim, kurulanıp ısının, dedi kadın, bu arada biz de elimizden geldiğince
hazırlık yapalım.
Bana kurulanıp ısınmamı söylemesi yersiz
değildi: iliklerime kadar ıslanmıştım, üşümekten dişlerim takırdıyordu; köpeğim
bana örnek olmak istercesine, peşine düştüğü avları pişirecek kadar sıcak olan ocağın
karşısında güzel bir yere kurulmuş uyukluyordu.
Gördüğüm kadarıyla tel dolaplarının içi
tamtakırdı ve bu namuslu insanların yemeği şöminede kaynamakta olan tencereden
ibaretti, av çantamı onlara uzattım.
— Vay canına, dedi koca, içinden bir
kekliği ve tavşan yavrusunu seçerken, bunlar harika, soframızın fakirliği
sebebiyle Beyefendi, biraz endişeye düşmüştük.
Sonra karı koca aralarında bir kaç
kelime konuştu. Kadın kekliğin tüylerini yolup, tavşanı yüzmeye koyulduğunda
adam da dışarı çıktı.
On dakika kadar sonra ateşin karşısında
bir o yana bir bu yana dönerek oldukça kurumuştum. Adam geri geldiğinde,
üzerimde ayaklarımdan başıma kadar buharlar tütüyordu.
Eğer yemek salonuna geçmek isterseniz Beyefendi,
orada daha büyük bir ateş yanıyor, buradan daha iyi, az sonra size servis
yapacağız.
Teklifini nazikçe geri çevirdim ve
orada bulunmaktan son derece memnun olduğumu ve onlarla aynı masada yemekten
büyük onur duyacağımı söyledim. Ancak o bu sözlerime saygıyla eğilerek yanıt
verdi ve bir Kontun nasıl ağırlanması gerektiğini gayet iyi bildiğini söyledi.
Böylece o şapkası elinde kapının önünde dururken, ayağa kalktım ve yemek
salonuna geçmeye hazır olduğumu belli ettim. O önden yürüdü ben de onu takip
ettim. Köpeğim uzunca gerindi, dört ayağının üzerine geldi ve peşime düştü.
Terkettiğim sıcaklığa denk bir
sıcaklığa kavuşmak için büyük bir sabırsızlık duyuyordum, koridora geçtiğimiz
odalara fazla dikkat etmesem de, her şey bana harap olmak üzereymiş gibi
göründü.
Bir kapı açıldı, yanmakta olan büyük
bir şömine gördüm, aceleyle yaklaşırken, Fido dört ayaklı olmanın verdiği
avantajla yine sahibinden önce davranıp ateşin karşısına kuruldu.
İlk dikkatimi çeken şey ateşti.
Şöminenin karşısına yerleştikten az sonra benim için hazırlanmış masayı fark
ettim. Üzerine Macar kumaşından yapılmış olağanüstü güzel bir örtü serilmiş ve
göz kamaştırıcı sofra takımları konulmuştu.
Bu beklenmedik olağanüstü güzellik merakımı
arttırdı. Örtüleri ve sandalyeleri inceledim, hepsi güzel bir işçiliğin
eseriydi ve ait oldukları zenginlik hemen göze çarpıyordu. Her nesnenin üzerine
kontluk çelengi içinde, sahibinin arması işlenmişti.
Ben bu gördüklerimle meşgul olurken,
kapı yeniden açıldı ve diğer servis kaplarına benzeyen gümüş bir kase içinde
çorba getiren özel giysili bir uşak içeri girdi. Gözlerimi kaseden onu sunana
çevirdiğimde yaşlı adamı hemen tanıdım.
— Ama dostum, benim için böyle seremoni
düzenlemenize gerek yok, sizi rahatsız etmem karşısında gösterdiğiniz
misafirlikle zaten beni fazlasıyla mahcup ettiniz.
— Kontumuza nasıl saygı gösterilmesi
gerektiğini gayet iyi biliyoruz efendim, dedi yaşlı adam, kaseyi masaya
bırakırken, böyle bir şeyi seve seve yapmamak ancak bizim irademiz dışında
olur. Ayrıca Kont Everard bizi asla affetmez.
Bildikleri gibi hareket etmelerine razı
olmaktan başka çare yoktu. Bir sandalyeye oturmak istiyordum, ancak tuhaf uşak
bana büyük bir koltuk getirdi: ne de olsa bu merasimin lideri o idi. Koltuğun
arkalığı önceden dikkatimi çeken armalarla bezenmişti, ve onlar gibi kontluk
çelengi içine işlenmişti.
Gösterilen yere oturdum. Söylediğim
gibi, açlık ve susuzluktan ölüyordum, bu nedenle önümdekileri anında mideye
indirdim. Bununla birlikte, bana sunulan her şey, iki hizmetiçimin akşam
yemeğindeki paylarını azaltmış olsam da mükemmeldi. Şarap en iyi Bordeaux,
Bourgogne ve Rhin bağlarındandı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

