Eppstein Şatosu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eppstein Şatosu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2017 Salı

Alexandre Dumas | Eppstein Şatosu | III

Gösterilen yere oturdum. Söylediğim gibi, açlık ve susuzluktan ölüyordum, bu nedenle önümdekileri anında mideye indirdim. Bununla birlikte, bana sunulan herşey, iki hizmetiçimin akşam yemeğindeki paylarını azaltmış olsam da mükemmeldi. Şarap en iyi Bordeaux, Bourgogne ve Rhin bağlarındandı.
Bu esnada yaşlı adam, beni kabul etme biçimlerinden dolayı bin bir özür dilemekle meşguldü.
Onu gerdiğini düşündüğüm bu endişesinden uzaklaştırmak, aynı zamanda merakımı gidermek için, efendisinin kim olduğunu sordum, acaba artık şatoda yaşamıyor muydu?
—  Efendimin adı, diye yanıtladı, Kont Everard d’Eppstein’dir ve bu ismi taşıyan kontların sonuncusudur. Şatoda yaşadığı gibi, yirmi senedir buradan dışarı çıkmamıştır. Büyük değer verdiği bir kişinin hastalığı Viyana’ya çağırılmasına neden oldu. Altı gün önce yola çıktı, ne zaman geleceğini bilmiyoruz.
—  Fakat, diyerek devam ettim, buraya on beş dakika mesafedeki şu çok kendi başına, çok şirin ve çiçeklerle çevrilmiş kulübe de neyin nesi, sizce şatoyla aralarında büyük bir tezatlık yok mu?
—  Kont Everard’ın gerçek evi orası, diye cevapladı yaşlı adam. Sahipleri çoktan öldü, ve sonuncusunun ölümünden beri, ki o av bekçisi Jonathas’tı, kontumuz bu evi kendisine ayırdı. Günlerini orada geçirir ve şatoya sadece uyumak için geri döner. Ayrıca bu akşam gördüğünüz gibi, ki buna yarın daha iyi karar verebilirsiniz, zavallı şato harabeye dönmüş bir durumda, kızıl oda dışında burada oturulabilecek bir tek oda bile kalmadı.
—  Peki ya kızıl oda?
—  Eppstein kontlarının babadan oğla geçen odası; bu odada doğdular, ve bu odada öldüler, Kontes Eléonore’dan kont Maximilien’e kadar.
Yaşlı adamın bu kelimeleri telaffuz ederken sesini alçalttığını ve gerçek bir endişeyle çevresine bakındığını fark ettim. Yine de bunun üzerinde durmadım ve ona yeni sorular yöneltmedim. Kafamın içinde bu şiirsel ve tuhaf konuyu evirip çeviriyordum, şatosunda yalnız başına yaşayan son Eppstein kontu, belki onun ölümünden sonra, şato da yıkılacaktı.
Yemeği bitirmiştim, açlık ve susuzluğum nihayet yatışmıştı, uyuma ihtiyacı bir emir gibi kendini hissettirmeye başlamıştı. Böylece ayağa kalktım ve şatoya beni nezaketle kabul eden uşaktan beni odama götürmesini rica ettim.
Bana bu sorum üzerine biraz telaşlanmış gibi geldi, dili dolaştı, hemen hemen anlaşılmaz aflar dileyerek sonunda isteğimi yerine getirmeyi kabul etti:
—  Elbette Mösyö Le Kont, beni takip edin.
Onu takip ettim. Neredeyse sahibi kadar yemek yediği için bayram eden Fido, yine ateşin karşısına kurulmuştu ve homurdanarak ayağa kalktı ve adımlarını sıklaştırdı.
Yaşlı adam beni birinci kısma, yani ilk başta girdiğim yere götürdü; yatağa beyaz ince çarşaflar örtülmüştü.
—  Ama bayım, bana kendi odanızı veriyorsunuz.
—  Bundan dolayı sizden özür dilerim Mösyö le Kont, diye cevapladı, sesimin yükselmesine şaşırarak, ama tüm şatoda kalınabilecek durumda başka bir oda yok.
—  Siz ve karınız, siz nerede uyuyacaksınız?
—  Yemek salonunda, büyük koltuklarda yatacağız.
—  Bunu kabul edemem, diyerek bağırdım. Koltukta uyuyacak biri varsa o da benim.Yatağınızı alın, ya da bana başka bir oda gösterin.
—  Fakat, Mösyö Le Kontumuz lütfederler ki, şatoda kalınabilecek durumda başka bir oda olmadığını söylemiş bulunmaktayım, fakat bir oda dışında...
—  Hangi oda dışında? diye sordum.
—  Kont Everard’ın odası dışında, şu bahsettiğim kızıl oda.
—  Kontun orada uyuyamayacağını gayet iyi biliyorsun, diye sesini yükseltti karısı.
İkisine de gözlerimi diktim. Bakışlarını aşağıya indirdiler, güç bir durumda oldukları aşikârdı. O ana kadar karşılaştığım her şey karşısında duyduğum merak doruğa ulaşmıştı.
—  Peki neden imkansız? diye sordum. Kontunuz bu konuda bir yasak mı getirdi?
—  Hayır, Mösyö Le Kont.
—  Kont Everard odasında bir yabancı yatsa, size  kızar mı?
—  Sanmıyorum.
—  O halde bu imkansızlığın sebebi nedir? Ve hakkında konuşurken ürktüğünüz bu gizemli kızıl odada ne var?
—  Şey, Mösyö Le Kont...
Durup karısına baktı, omzunun bir hareketiyle ona şöyle diyora benziyordu: “İstersen sen söyle, hanım.”
—  Ee?... diye üsteledim, bekliyorum, hadi söyleyin.
—  O oda perili, Mösyö Le Kont.
İyi yürekli adam benimle Almanca konuştuğu için yanlış duyduğumu sandım.
—  Bunu nasıl söylersiniz dostum, diye sordum ona.
—  Orada, dedi karısı, hortlaklar var... İşte olan biten bu.
—  Hortlaklar mı, diye bağırdım! Vallahi mi! Eğer mesele buysa sevgili iyi yürekli dostum, her zaman bir hortlak görmeyi arzu etmişimdir. O korkunç oda konusunda benimle zıtlaşmanızı anlıyorum, fakat sizi temin ederim ki geceyi orada geçirmeyi çok isterim.
—  Mösyö Le Kont, bu kadar ısrar etmeden önce lütfen iyi düşünün.
—  Amaan!.. Herşeyi düşündüm. Ayrıca tekrar ediyorum, bir hayaletle temas kurmayı gerçekten çok isterim.
—  Bu Kont Maximilien’e hiç de iyi gelmemişti.
—  Kont Maximilien belki ölülerden korkan bir mizaca sahipti; ama ben öyle değilim, mezarlarından çıkıyorlarsa, bu birilerini korumak ya da cezalandırmak için, bundan eminim. Ama bir ölünün beni cezalandırmak için mezarından çıkacağını aklım hiç almıyor, zira tüm hayatımda bana atfedilecek herhangi bir kötülüğe sebep olduğumu hatırlamıyorum. Eğer, bunun aksine, bu beni korumak için olursa, böylesine iyi bir niyet adına bana görünen gölgeden korkmak için hiçbir nedenim olamaz.
—  Ama bu imkansız, dedi karısı.
—  Yine de mösyö bunu mutlaka istiyorsa... diye araya girdi kocası.
—  Bunu asla istemiyorum, dedim, asla böyle bir şey istemek gibi bir hakkım olamaz. Eğer böyle bir hakkım olsa size bunu bildirir ve yerine getirmenizi isterdim. Fakat benim durumumda, bunu sizden rica ediyorum.
—  Öyleyse?, diye sordu karısı.
—  Öyleyse, Mösyö’nün arzusunu yerine getirelim. Kont her zaman ne demiştir bilirsin:
“Misafir efendinin efendisidir.”
—  Pekala, dedi hanım kocasına, ama bir şartla: yatağı hazırlamaya benimle birlikte gelirsin. Dünyanın tüm altınlarını verseler yine de oraya tak başıma gitmem.
—  Memnuniyetle, diye cevapladı kocası. Mösyö, biz hazırlıkları tamamlayıncaya kadar burada ya da yemek salonunda beklesin.
—  Gidebilirsiniz dostlarım, bekliyorum.
Böylece iki hizmetçi, koca önde hanımı arkada, ellerine birer mum alarak odadan çıktı. Ateşin kenarında düşünceler içinde bekledim.
Gençliğimde, eski şatolarda kayıp yolcuların başına gelen benzer hikayelerin anlatıldığını binlerce kez duymuştum, ve bunlara kanmayarak gülerek geçmiştim, benim için fantastiklerdi o kadar; yine de endişemi gizleyemeyeceğim, böyle bir hikayenin kahramanı olma sırası bana gelmiş olabilirdi. Rüya görmediğimi anlamak için kendimi çimdikliyordum. Olağanüstü bir durum içinde olduğumu kendime anlatmak için etrafıma bakındım. Ve bundan şöyle bir sonuç çıkardım, bu eski şatonun içindeydim ve karanlığın içinde şatonun, karanlık ve soğuk devasa kadavrasını şöyle böyle görebilmiştim. Gökyüzü yeniden açılmıştı ve ayışığı çatıları gümüş gibi kaplıyordu. Her şey sessizdi, sanki her şey ölü gibiydi, avlunun bir köşesinde sadece kara gövdesi seçilebilen ağacın dalları arasına saklanmış bir gecekuşunun keskin sesi gecenin sessizliğini bozan tek şeydi.
Bulunduğum şato eski gelenekler ve efsanelere fazlasıyla uyuyordu. Ya sözü edilen hayalet bana eziyet ederse diye düşündüm, geliş nedeni belki de kötülük yapmak olacaktı. Wilhelm’in Lénore’u götürdüğü şatonun görünümü şüphesiz geceyi geçireceğim yerden daha fantastik değildi.
Rüyada görmediğimden ve gerçek bir yerde yürüdüğümden gayet emin olsam da, iki ihtiyarın odasına girdim: kadın çoktan geri gelmişti, hizmetini yerine getirmek için acele ediyordu; kocası ateşi yakmak için yukarıda kalmıştı.
Birdenbire yine bir zil sesi duyuldu. Elimde olmadan içim titredi.
—  Bu da ne, diye sordum.
—  Haa, bu mu, bir şey değil, diye cevapladı karısı, kocam, her şey hazır diye bana haber veriyor.
—  Mösyö Le Kont’u merdiveni başına götüreceğim, kocam sizi yukarısında bekliyor olacak.
—  O halde hadi gidelim, dedim canlılıkla, şu meşhur kızıl odayı görmek için sabırsızlandığımdan emin olabilirsiniz.
Yaşlı kadın eline bir mum alıp önde yürüdü. Onu takip ettim, bu yer değiştirmelerden hiçbir şey anlamayan Fido, üçüncü kez ateşin başından ayrılarak, peşimize düştü. Ne olur ne olmaz diye tüfeğimi de yanıma aldım.
Daha önce yemek salonuna gittiğimiz koridordaydık. Sadece solumuza gideceğimiz  yerde, sağa döndük ve artık Fransa’daki kral şatolarında ya da kamu binalarında görülmeyecek kadar büyük, parmaklıkları taştan bir merdivenin başına geldik. Yaşlı hizmetçi merdivenin sonunda beni bekliyordu.
Sanki devler için yapılmışa benzeyen basamakları çıktım; sonra yaşlı adam, bana yol gösterdi, ve meşhur kızıl odaya girdi. Onu takip ettim.
Ocakta büyük bir ateş yanıyordu, şöminenin üzerindeki üç kollu iki şamdan yakılmıştı, bununla birlikte, ilk bakışta, odanın devasa büyüklüğünü anlayamamıştım.
Yaşlı adam bana bir ihtiyacım olup olmadığını sordu, cevabım olumsuz olunca, geri çekildi. Kapının ardından kapandığını gördüm, uzaklaşan adımlarını duydum; sonra bu gürültü yitip gitti, sonunda kendimi bir başıma bulduğum gibi sessizlik içinde de kalmıştım.
Kapıya diktiğim bakışlarımı odaya çevirdim, dediğim gibi içeriyi ilk bakışta tam anlamıyla seçememiştim, burayı tüm detayıyla incelemekte kararlıydım. Böylece şamdanlardan birini alıp araştırmama başladım.
Kızıl oda ismi, XVI. y.y’a ait duvar halılarından geliyordu, bunlara kızıl renk hakimdi; rönesans tarzında görüşmeler, Büyük İskender’in savaşları tasvir edilmişti; XVIII. y.y’da altınla sırmalanmış büyük ahşap panolarla çerçevelenmişlerdi, bu çerçevelerin bazı kısımları halen parlak ve ışıltılıydı, öyle ki mumların ışığını yansıtıyorlardı.

Kapının solunda, büyük bir yatak vardı üzerine bir Eppstein kontunun armalarının işlendiği bir gölgelik kurulmuştu, bu gölgelik büyük damalı perdelerden meydana geliyordu. Yatağın perdeleri ve gölgeliğin yaldızlı işlemeleri yirmibeş yıl kadar önce yenilenmiş olmalıydı. 

31 Mart 2017 Cuma

Alexandre Dumas | Eppstein Şatosu | II

Az önce gördüğüm ışığı tekrar görmek ümidiyle, içeri girmenin bir yolunu arayarak, bu cepheyi boylu boyunca kat etmeye başladım. Ve  iki kule arasında, yapının bir köşesinde bana ilk başta kapalı gibi gelen bir kapı gördüm. Üzerinde kilit yoktu, sürgülenmemişti ve daha ilk denememde kolayca açıldı.
Eşiği geçtiğimde kendimi karanlık bir kubbenin altında buldum, az sonra otlar ve böğürtlenlerle kaplanmış bir geçide geldim, geçidin sonunda donuk bir camekanın arkasında hayalgücümün bir ürünü olduğunu düşündüğüm, bulutların içindeymiş gibi titreyen o tatlı ışığa bakıyordum.
Bir lambanın ışığında iki ihtiyar ısınmaya çalışıyordu, şüphesiz karı kocaydılar. Kapıyı aradım, pencerenin hemen yanındaydı, ve koluna dokunduğum anda hızla açıldı: kadın bir çığlık attı. Yüreklerini hoplattığım bu namuslu insanları yatıştırmaya çalıştım.
— Korkmayın dostlarım, dedim onlara, ben yolunu kaybetmiş bir avcıyım, yorgunum, açım ve susadım; buraya sizden bir bardak su, bir parça ekmek ve uyuyacak bir yer istemek için geldim.
— Karımın böyle ürkmesini bağışlayın, diye cevapladı yaşlı adam ayağa kalkarken. Bu şato kazaya uğramış birinin tesadüfen bulamayacağı kadar gizli bir yerde, silahlı bir adamı karşımızda görmek bu kadar korkutucu olmamalı sevgili Bertha, tanrıya şükürler olsun. Ne kendimizin ne de efendimizin burada haydutlarla karşılaşmasını isteriz.
— Herhalükarda dostlarım, içiniz rahat olsun, ben Elim Kontuyum... Beni tanımıyorsunuz, biliyorum, ama Mösyö de R...’yi tanıyor olmalısınız, Frankfurt’a onu görmeye geldim, birlikte avlanmaya çıkmıştık, bir kızıl keklik sürüsünün peşine düşüp Taunus dağlıklarının derinliklerine dalmışım.
— Ah bayım, diye cevapladı yaşlı adam, karısı ise merakla beni süzmeye devam ediyordu. Şehirde artık kimseyi tanımıyoruz ne karım ne ben, yirmi yılı aşkındır dışarı adım atmadık, ancak söyledikleriniz kâfi, hakkınızda başka bilgi vermenize gerek yok. Açsınız, susamışsınız, dinlenmeye ihtiyacınız var; size yemek hazırlayacağız. Yatağa gelince, (iki ihtiyar birbirlerine baktı), bu biraz zor olabilir, ama nihayetinde buna da bir çare düşünürüz.
— Tek istediğim yemeğinizden bir parça ve şatonuzun herhangi bir yerinde bir koltuk, dostlarım.
— İzninizle bu isteklerinizi yerine getirelim, kurulanıp ısının, dedi kadın, bu arada biz de elimizden geldiğince hazırlık yapalım.
Bana kurulanıp ısınmamı söylemesi yersiz değildi: iliklerime kadar ıslanmıştım, üşümekten dişlerim takırdıyordu; köpeğim bana örnek olmak istercesine, peşine düştüğü avları pişirecek kadar sıcak olan ocağın karşısında güzel bir yere kurulmuş uyukluyordu.
Gördüğüm kadarıyla tel dolaplarının içi tamtakırdı ve bu namuslu insanların yemeği şöminede kaynamakta olan tencereden ibaretti, av çantamı onlara uzattım.
— Vay canına, dedi koca, içinden bir kekliği ve tavşan yavrusunu seçerken, bunlar harika, soframızın fakirliği sebebiyle Beyefendi, biraz endişeye düşmüştük.
Sonra karı koca aralarında bir kaç kelime konuştu. Kadın kekliğin tüylerini yolup, tavşanı yüzmeye koyulduğunda adam da dışarı çıktı.
On dakika kadar sonra ateşin karşısında bir o yana bir bu yana dönerek oldukça kurumuştum. Adam geri geldiğinde, üzerimde ayaklarımdan başıma kadar buharlar tütüyordu.
Eğer yemek salonuna geçmek isterseniz Beyefendi, orada daha büyük bir ateş yanıyor, buradan daha iyi, az sonra size servis yapacağız.
Teklifini nazikçe geri çevirdim ve orada bulunmaktan son derece memnun olduğumu ve onlarla aynı masada yemekten büyük onur duyacağımı söyledim. Ancak o bu sözlerime saygıyla eğilerek yanıt verdi ve bir Kontun nasıl ağırlanması gerektiğini gayet iyi bildiğini söyledi. Böylece o şapkası elinde kapının önünde dururken, ayağa kalktım ve yemek salonuna geçmeye hazır olduğumu belli ettim. O önden yürüdü ben de onu takip ettim. Köpeğim uzunca gerindi, dört ayağının üzerine geldi ve peşime düştü.
Terkettiğim sıcaklığa denk bir sıcaklığa kavuşmak için büyük bir sabırsızlık duyuyordum, koridora geçtiğimiz odalara fazla dikkat etmesem de, her şey bana harap olmak üzereymiş gibi göründü.
Bir kapı açıldı, yanmakta olan büyük bir şömine gördüm, aceleyle yaklaşırken, Fido dört ayaklı olmanın verdiği avantajla yine sahibinden önce davranıp ateşin karşısına kuruldu.
İlk dikkatimi çeken şey ateşti. Şöminenin karşısına yerleştikten az sonra benim için hazırlanmış masayı fark ettim. Üzerine Macar kumaşından yapılmış olağanüstü güzel bir örtü serilmiş ve göz kamaştırıcı sofra takımları konulmuştu.
Bu beklenmedik olağanüstü güzellik merakımı arttırdı. Örtüleri ve sandalyeleri inceledim, hepsi güzel bir işçiliğin eseriydi ve ait oldukları zenginlik hemen göze çarpıyordu. Her nesnenin üzerine kontluk çelengi içinde, sahibinin arması işlenmişti.
Ben bu gördüklerimle meşgul olurken, kapı yeniden açıldı ve diğer servis kaplarına benzeyen gümüş bir kase içinde çorba getiren özel giysili bir uşak içeri girdi. Gözlerimi kaseden onu sunana çevirdiğimde yaşlı adamı hemen tanıdım.
— Ama dostum, benim için böyle seremoni düzenlemenize gerek yok, sizi rahatsız etmem karşısında gösterdiğiniz misafirlikle zaten beni fazlasıyla mahcup ettiniz.
— Kontumuza nasıl saygı gösterilmesi gerektiğini gayet iyi biliyoruz efendim, dedi yaşlı adam, kaseyi masaya bırakırken, böyle bir şeyi seve seve yapmamak ancak bizim irademiz dışında olur. Ayrıca Kont Everard bizi asla affetmez.
Bildikleri gibi hareket etmelerine razı olmaktan başka çare yoktu. Bir sandalyeye oturmak istiyordum, ancak tuhaf uşak bana büyük bir koltuk getirdi: ne de olsa bu merasimin lideri o idi. Koltuğun arkalığı önceden dikkatimi çeken armalarla bezenmişti, ve onlar gibi kontluk çelengi içine işlenmişti.
Gösterilen yere oturdum. Söylediğim gibi, açlık ve susuzluktan ölüyordum, bu nedenle önümdekileri anında mideye indirdim. Bununla birlikte, bana sunulan her şey, iki hizmetiçimin akşam yemeğindeki paylarını azaltmış olsam da mükemmeldi. Şarap en iyi Bordeaux, Bourgogne ve Rhin bağlarındandı.



29 Mart 2017 Çarşamba

Alexandre Dumas | Eppstein Şatosu | I*

LE CHÂTEAU D'EPPSTEIN
Alexandre Dumas
Michel-Levy Frères, Paris, 1860.

GİRİŞ
     
1841 kışında Floransa’da Galitsin Prensesinde geçirdiğimiz uzun ve görkemli akşamlardan biriydi. O akşam orada bulunan herkesin başından geçen bir hikâyeyi anlatması kararlaştırılmıştı. Ancak sadece fantastik hikâyelere izin veriliyordu. Elim Kontu dışında herkes bir şeyler anlatmıştı. Elim Kontu yakışıklı genç bir adamdı. Sarışın ve soluk yüzlüydü, sıska denilecek kadar zayıftı. Melonkolik havası kimi zaman yerini bir sayrılık krizi gibi onu ele geçiren kahkaha nöbetlerine bırakıyordu. Benzer konularda devam eden sohbet sıra ona geldiğinde defalarca kesildi; ne zaman hayaletlerden bahsedilse ve birisi ona fikrini sorsa kont, bize şüphe götürmeyen o kendinden emin sesiyle şu yanıtı verdi:
— İnanıyorum.
Bu anlatılanlara neden inanıyordu? Kimse ona bunu sormamıştı. Ayrıca böyle şeylere ya inanılır ya inanılmaz, kişi kolaylıkla hemfikir ya da karşı olduğuna dair makul sebepler ortaya sürebilir.
Hoffmann, elbette, anlattığı karakterlerin gerçek olduğuna inanıyordu: Floh Usta’yı görmüş, Copellius’la tanışmıştı.
Sırası geldiğinde Elim Kontu yine hayaletler, hortlaklar, dirilenlerle ilgili bu hikâyelere inandığını söylediğinde hiçbirimiz aklımızdan aslında bunlara inanmadığını geçirmiyorduk.
Hikâye anlatma sırası kendisine geldiğinde, eğer sırasını savmaya yeltenirse ısrar etmek üzere, herkes büyük bir merakla yönünü ona çevirdi. Hepimiz sabırsızlıkla bu gece anlatılanlar içersinde en hayret uyandırıcı hikayeyi,  hatta gerçeğe en yakın olanı duymayı ümit ediyorduk. Prensesin ihtarı da etkili oldu ve Kont fazla direnemeden bu isteğe boyun eğmeyi kabul etti, kendisi için özel olan bir hikayeyi anlatmak istediğini söyledi.
Böyle bir giriş yapması hikayesine duyulan ilginin boşuna olmadığını kanıtlıyordu, devam eden sessizlikte sözlerine kaldığı yerden devam etti:
— Üç yıl önce Almanya’ya bir yolculuk yaptım. Frankfurtlu zengin bir tüccar için tavsiye mektuplarım vardı, bu adamın yaşadığı bölge tekin bir avlanma sahasıydı. İyi bir avcı olduğumu bildiği için beni çiftliğine davet etti. Ancak bu teklifi kendisiyle avlanmam için yapmamıştı (zira bu uğraştan haz almadığını çok kez dile getirmişti) bunu, o bölgede babasıyla ayrı görüşlerde olduğu bilinen büyük oğlu için istiyordu.
Nihayet, o gün gelip çattı ve sözleştiğimiz üzere şehrin kapılarının birinde buluştuk: atlar ve arabalar bizi bekliyordu, kimimiz banklı at arabalarına kuruldu kimimizse doğrudan, kendisi için getirilmiş atlara bindi. Neşe içinde yola koyulduk.
Tüccarın çiftliğine bir buçuk saatte vardık. Bizi orada zengin bir kahvaltı bekliyordu, ev sahibimiz avcılıkla ilgilenmemesine rağmen ava çıkacak misafirlerin nasıl ağırlanması gerektiğini gayet iyi biliyordu.
Toplam sekiz kişiydik: ev sahibimizin oğlu, öğretmeni, beş arkadaşı ve ben. Masada öğretmenle yan yana oturuyorduk: yaptığımız seyahatlerden konuştuk; o da benim gibi Mısır’a gitmişti. Bu, aramızda geçici bir bağ kurulmasına vesile oldu. Başlangıçta, güzel bir sabah kurulan bu tarz yakınlıkların sürekli olacağına inanılır, ancak harekete geçildiğinde bu bağdan geriye eser kalmaz ve asla yeniden kurulmaz.
Masadan kalkarken birlikte avlanmayı kararlaştırdık. Öğretmen benim başı çekmemi teklif etti, Taunus Dağlarına doğru tırmanmalıymışız, tavşan ve keklikler en çok bu dağları kaplayan ormanlarda saklanıyormuş, burada kendi avımı bulabileceğim gibi başkasından ürküp kaçan bir avı da vurma şansım olurmuş.
Tavsiyeleri büyük bir istekle dikkate aldım. Avlanmaya başladığımızda vakit öğleni geçmişti. Ekim ayında günlerin kısa olduğunu da hatırlatmam gerek.
Avın bol olması kaybettiğimiz zamanı telafi etti.
Parlak öğretmenin tavsiyesinin ne kadar isabetli olduğunu anlamakta gecikmedim, sadece karşıma her an tavşanlar ve keklikler çıkmıyordu, arkadaşlar sık ağaçlar arasına gizlenmiş sürüleri hareket ettirdiklerinde kaçan hayvanları kolaylıkla öne sürüp sıkıştırabiliyordum. İki saat sonunda iyi bir av köpeğimin de olması sayesinde mükafatımı fazlasıyla almıştım. Dağın derinliklerine ilerlemeye can atıyor, onları gözden kaçırmamak için yüksek yerlerde arkadaşlarımı bekliyordum.
Şu söz tam da avcılar için: “İnsan ister.Tanrı verir.” Yönümü değiştirip ovaya yönelmiştim ki bir kızıl keklik sürüsünün vadiye indiğini fark ettim, böyle bir sürüyü gün içinde ilk defa görüyordum.
Çiftemle ikisini vurmayı başardım: La Fontaine’in açgözlü avcısı gibi sürüyü takip etmeye koyuldum.
Elim Kontu, özellikle içimizdeki hanımlara “Pardon, affedersiniz” diyerek sözlerine ara verdi, “Bu sürek avının detaylarına fazla girdim, sanırım. Ancak bunlar gruptan ayrılışımı ve sonrasında yaşadığım tuhaf macerayı açıklayabilmem için gerekli.”
Herkes onu can kulağıyla dinlediğini belli etti, böylece anlatıcı sözlerine kaldığı yerden devam etti:
Büyük bir hırsla keklik sürüsünü takip ediyordum, onları gözden kaybedip tekrar buluyor, koyaktan koyağa, vadiden vadiye geçerek dağın derinliklerinde ilerliyordum. Bu takibe kendimi öyle kaptırmıştım ki gökyüzünün bulutlarla kaplandığını ve bir fırtınanın yaklaştığını fark edemedim. Ancak bir gök gürültüsü yüreğimi hoplattığında güvenliğimden endişe ettim. Bakışlarımı her tarafta gezdirdim: bir vadinin tabanındaydım, zayıf  aydınlıkta etrafımı çevreleyen ağaçlarla kaplı dağları görebiliyordum; bunlardan birisinin tepesindeki düzlükte, soluk ışıklarıyla eski bir şatoyu fark ettim, ancak oraya giden yola dair herhangi bir işaret yoktu. Sonuçta buraya tesadüfen kayalıkları, fundalıkları aşarak gelmiştim, eğer bir yol istiyorsam şüphesiz onu bulmam gerekecekti. Oysa nereden başlayacağımı hiç bilmiyordum.
Bu arada gökyüzü kararmaya devam ediyordu, bir gök gürültüsünü her an bir diğeri takip ediyordu. Büyük yağmur damlaları gürültüyle sararan yaprakların üzerine düşüyor, şiddetli rüzgarın her esintisinde bu yaprakların yüzlercesi kuş sürüleri gibi havaya uçuşuyordu.
Kaybedecek zamanım yoktu. Kendimce bir yol tutturdum; tek çarem hiç sapmadan diz bir çizgiyi takip etmekti. Her çeyrek milde, yarım milde karşıma bir keçiyolu yahut patika çıkıyordu. Bu yolların beni, insan ya da hayvan olsun dağların tehlikelerinden korunaklı bir yere götüreceğini ümit ediyordum, hepsi bu. Başıma gelebilecek en kötü olay bir ağacın dibinde uyumak zorunda kalmak olurdu, bu da gökyüzü anbean korkunç bir görüntü almadığı sürece çekilebilir bir durumdu. Barınabileceğim bir yer bulmak için adımlarımı sıklaştırdım.
Ancak daha önce belirttiğim gibi sık korularla kaplı bir dağ yamacında ilerliyordum. Bu nedenle araziden kaynaklanan engeller beni sürekli durduruyordu. Kimi zaman bana kılavuzluk eden av köpeğim sık bir çalılıkla karşılaştığında kuyruğunu sallayarak geri dönüyor, kimi zaman da dağlık arazilerde sıkça görülen büyük yarıklar önümüze çıkıyordu, böyle zamanlarda uzun bir mesafeyi geri tepmek gerekiyordu. Diğer bir aksilik ise bulutların alçalmasıydı. Ve yağmur, onu bekleyen felaket hakkında hiçbir fikri olmayan bir adamı endişelendirecek derecede yağmaya başlamıştı. Ev sahibimizde yaptığımız kahvaltının üzerinden çok geçtiğini ve altı saattir yaşadığım deneyimin sindirim sistemimi hızla çalıştırdığını da belirtmem gerek.
Yine de ilerledikçe çalıların yerini ağaçlar aldı. Böylece daha kolay yürüyebiliyordum; ancak hesaplarıma göre yaptığım onca zikzak sebebiyle başta öngördüğüm düz istikametten bir hayli sapmıştım. Bu beni az da olsa endişelendiriyordu. Ağaçlık bölge her adımda biraz daha büyüdü ve bir ormana dönüştü. Bu ormanda ilerlemeye devam ettim, yeni bir patika bulduğumda yaklaşık çeyrek mil kadar yürümüştüm.
Acaba bu patikanın hangi tarafından devam etmeliydim? Sağa mı gitmeliydim yoksa sola mı? Kesin bir karar vermeme yarayacak en ufak bir belirti yoktu, bu işi tesadüfe bırakmak tek çıkar yol gibiydi. Sağ tarafı seçtim, öyle ki köpeğim çoktan bu istikamete doğru hareket etmişti. Bir mağara ya da harabe gibi herhangi bir korunağın içinde güvende olsaydım kendimi gözlerimin önünde süregelen bu sihirli manzaranın seyrine bırakırdım. Zira durmaksızın birbirini takip eden şimşeklerin ışığı, ormana akla gelmeyecek fantastik görüntüler kazandırıyordu. Bir yıldırımın gümbür gümbür yaklaştığı hissediliyor, vadinin bir ucunda patladığında sesi diğer uca doğru kaybolmaya başlıyordu; sonra rüzgar ağaçların yüksek dallarını yanında alıp götürürcesine sallıyor, kayın ağaçlarını, dev köknarları, asırlık çınarları mayıs melteminin buğday başaklarını dalgalandırması gibi eğip büküyordu. Yine de rüzgarla amansız bir kavgaya tutuşan ağaçlar büyük bir direniş gösteriyordu, rüzgar onları sağa sola çırparken dallarından çatırtılar yükseliyordu. Kasırganın rüzgarla, yağmur ve yıldırımlarla, ormanı titreten öfkesine, orman, talihsizliğin üzerine çöken felakete isyan eder gibi keder ve kasvetle cevap veriyordu.
Bana gelince, ben ise, kendimi bir anda bu şiirsel çarpışmanın içinde bulmuştum. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Giysilerimde ıslanmadık bir tek lif kalmamıştı. Üstelik açlığım her an kendisini daha çok hissettiriyordu. Takip ettiğim patikanın genişlemeye ve önümde açılmaya başladığını fark ettim. Muhakkak beni bir yerleşime doğru götürüyor olmalıydı.
Gerçekten de, bu doğal felaketin içersinde yarım saatlik bir yürüyüşten sonra, bir şimşeğin aydınlığında, tuttuğum yolun bir kulübeye gittiğini gördüm.
Adımlarımı sıklaştırdım, bir konukseverliğin beni beklediğini umarak tüm yorgunluğumu unuttum. Kısa bir süre sonra sabırsızlıkla ulaşmaya çalıştığım bu korunağın karşısındaydım. Ancak büyük bir hüsranla karşılaştım; içeride hiç ışık yanmıyordu. Vakit o kadar geç olmadığına göre bu küçük evin sahibi henüz uyumuş olamazdı, kapılar ve rüzgarlıklar sımsıkı kapatılmıştı; kulübenin içi de dışı kadar sağlam bir yapıda olmalıydı. Ayrıca çevresinde, fırtınanın sebep olduğu tahribatı hesaba katmayacak olursak, birilerinin her gün bir şeylerle uğraştığı kesindi. Yapraklarının büyük bir bölümünü kaybetmiş bir asma kulübeyi çevreleyen dış duvarı kaplamıştı, çitle çevrilmiş küçük bahçeye giden yollara geniş yapraklı güller ve geç açan çiçekler serpiştirilmişti. Beni duymayacakları kanısındaydım ancak yine de kapıyı çaldım.
Tahmin ettiğim gibi bu hareketime içeriden bir karşılık gelmedi, seslendim ancak kimse cevap vermedi.
Öyle düşünüyorum ki eğer bu küçük eve herhangi bir şekilde girebilme şansım olsaydı, sahibi orada bulunmasa bile, bunu değerlendirirdim. Ancak kapı ve rüzgarlıklar sımsıkı kapatıldığı gibi kilitlenmişti de. Ve kırılan bir kapı karşılığında nasıl bir Alman konukseverliğiyle karşılaşacağımı bilemezdim.
Yine de aklıma gelen bir fikir beni teselli etmeye yetti: bu kulübe elbette dış dünyadan soyutlanmış olamazdı, muhakkak bir köyle yahut şatoyla komşuluğu olmalıydı. Öncekilere göre çok daha sert bir şekilde kapıyı yeniden çalmaya başladım, ancak bu teşebbüslerim de sonuçsuz kaldı, nihayetinde kesin kararımı verdim ve çevreyi araştırmaya koyuldum.
200-300 adım attıktan sonra tahmin ettiğim gibi karşıma bir parkın dış duvarları çıktı. Giriş kapısını bulmak amacıyla bir süre duvarı takip ettim, yoluma çıkan bir gedik beni uzun bir keşif yürüyüşü yapmaktan kurtardı. Yıkıntıdan geçtiğimde artık parkın içindeydim, burası prenslerin gezintiye çıktığı olağanüstü parklardan biri olmalıydı, bu bahsettiklerime Almanya’da rastlamak mümkün, Fransa’da ise 50 yıl sonra ancak görürüz. Parkın Chombard’a, Mortefontaine’a, Chantilly’e benzeyen bir havası vardı; sadece biraz önce gördüğüm kulübe ve çevresine düzenli bir şekilde ne kadar titizlik gösterildiyse burası da o kadar bir başına bırakılmış, ıssız ve bakımsızdı.
Fırtınanın dinmesiyle bulutların arasından süzülen ışık, ayın doğmakta olduğuna işaret ediyordu. Doğa nihayet eski dinginliğine yeniden kavuşmaktaydı. Bir zamanlar muhakkak eşsiz olduğunu düşündüğüm bu parkın harabeliği iç acıtıcı cinstendi. Boyları atmış çalılar uluağaçların gövdelerine kadar tırmanmış, zamanının gezinti yollarını kaplamıştı. Bu yollar yaşlılıktan devrilmiş ağaçların, soyulmuş kabukları ve çıplaklıklarıyla birer cesedi andıran dev tomrukların üzerlerinden çekilmesini bekliyor gibiydi. Manzara hiç de iç ferahlatıcı değildi, burada yaşayan birileriyle karşılaşma şansım oldukça zayıftı, bu karanlık, viran gezinti yollarında birilerinin seyretmesi ihtimal dışıydı.   
Yine de, dördü yıkılmış beş direğin bulunduğu bir kavşağa geldiğimde, uzakta bir pencerenin ardında bir ışığın geçtiğini görür gibi oldum, ancak ışık, ben bundan emin olamadan kayboldu. Işığın bu kısa süreliğine görünüp kaybolması bana kılavuzluk etmek için yeterli oldu. O tarafa doğru yürümeye koyuldum, yaklaşık on dakika sonra parkın başında bir çimenliğe gelmiştim, ilerde ağaçların içinde bir karaltı göründü. Bu şato olmalıydı.
Yaklaştıkça yanılmadığımı fark ettim, sadece göz kırpan bir yıldıza benzeyen bu ışık, tamamen kaybolmuştu; ayrıca tuhaf yapıya doğru ilerledikçe, buranın tamamen terkedilmiş olduğu izlenimine kapılıyordum.
Almanya’da sık görülen mimari bir bütünlüğü olan şu eski şatolardandı, zamanının gereklerine, yahut sahiplerinin heveslerine göre nice tadilattan sonra ayakta kalmayı başarmıştı, görüntüsü XIV. yüzyıla işaret ediyordu, ancak bu, devasa yapıya tanımlanamaz bir keder havası veriyordu, öyle ki ön cephesindeki on on iki pencereden hiçbirinde ışık yanmamaktaydı. Bu pencerelerden sadece üç tanesi pancurlarla kapatılmıştı, ancak panjurlardan birisi ortadan kırılmıştı  ve pencere hafifçe aralanmıştı, odanın diğerlerinden daha aydınlık olmadığı belliydi ve içeride herhangi bir ışık olsa bu açıklıktan rahatlıkla fark edilebilirdi. Diğer pencerelere gelince, şüphesiz onlar da zamanında bu üçü gibi rüzgarlıklarla kapatılmıştı, ancak onlar da ya tamamıyla sökülmüştü ya da bir kuşun kırık kanadı gibi, onları tutan bir demir parçasından yere sarkıyordu.
Az önce gördüğüm ışığı tekrar görmek ümidiyle, içeri girmenin bir yolunu arayarak, bu cepheyi boylu boyunca kat etmeye başladım. Ve  iki kule arasında, yapının bir köşesinde bana ilk başta kapalı gibi gelen bir kapı gördüm. Üzerinde kilit yoktu, sürgülenmemişti ve daha ilk denememde kolayca açıldı.

….

* Dumas'ın gotik romanından uzun bir giriş bölümü, bir kaç kısım halinde yayınlayacağım. k.e.

Sandıktan çıkanlar, No:4 | Alexandre Dumas - Eppstein Şatosu
















Özgün metin için Archive.org linki:
Le Chateau D'Eppstein