Max Jacob etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Max Jacob etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2018 Cuma

Max Jacob | Şiir Sanatı | II. kısım*


MAX JACOB

ART POETIQUE
-Şiir Sanatı –
Emile-Paul Freres,
1922.


....
. Sanatın çağrısına sırt çevirmesi için genç bir sanatçıya şöyle dersiniz: “Sanatla uğraşan acından ölür”. Oysa onu rotasına itiyorsunuz: şehitliğe susamış biridir o.
. Gaddarlık, dalavere. Delilikler, ihtiraslar, gevezelikler, sarhoşlukların hepsi, ikiyüzlülük, insanlardan biraz eksiği biraz fazlası olmak. Verimsizlik. Yirmi beş yıllık sanat yaşamı. Ancak ciddiyetle belirtmek isterim ki tüm o yitişlerimizin içinde, dostlarımdan, dürüst bir tabiatla, basitçe ‘iyi’yi arayanlardan başka başarılı olanını görmedim. Tüccarlardan bahsetmiyorum.
. Bir yazarın ondan ona geçen heyecanı ve  heyecanları hedef alan kıvraklıklar arasında ne fark vardır? Maeterlinck’in tiyatrosu.
. Bir kadın kendini süslü püslü gösteriyor, çünkü başka şekilde gösterecek kadar güzel değil.
. Halkın beğenisinin yönünü değiştirmekte piyanolar hâlâ büyük gazetelerden daha önde.
. Bir kişilik sadece, sürüp gitmekte israr eden bir hatadır.
. Etrafınızda ne var bir bakın, yaşamınız yeterince uzun olursa, kalanına ilerde bakacaksınız. Dehanız veya mucizevi uzgörünüz mü var, o halde başka taraflara bakın.


*Max Jacob | Şiir Sanatı | I. kısım


13 Nisan 2018 Cuma

Max Jacob | Şiir Sanatı | ilk sayfalar

MAX JACOB
ART POETIQUE
-Şiir Sanatı –
Emile-Paul Freres,
1922.


                                                                                                                                                  Büyük sözleri
Büyük adamlar yaşar.
Daha küçükleri yazar.


Güzel bir edebi eser, bir fikrin yazar yoluyla bütünüyle anlaşılmasıdır. Bir eserse ancak herhangi bir şeyin anlaşılmasıdır.
. Herkes yakın ilişkilerinde iki çeşit insan bulur: verdikleri ve ona verenler, insan böylece kimleri seçtiğinden yola çıkarak kendi hakkında fikre varabilir.
. Sahip olmadığımız bir şeye pek de hayranlık beslemeyiz. XIX. yüzyıl sonlarının yazarları, etkileyici olmanın hakkını veriyorlardı. Ancak hakkını verdikleri bu etkileme gücü, zevkleri arttırıyor, yani zayıflığı.
. Zengin olmak zordur. İncelikle vermek de zordur. Kim diyor bunu? Çok kalburüstü ve bunu çok daha keskin bir biçimde  söylemiş olabilecek dilenci bir şair.
. Aldırmazlık, katılık, hükümlerde hızlılık konuşmaların genel bir kuralıdır. En iyi konuşmalar yüzeysel bir acımayı ya da meşguliyeti kural olarak benimser. Sempatik bir eleştirinin olmayışı halkın beğenisinin gelişmesinde bir duraklamaya neden olur.
. Alıcı ve aktif olmak üzere iki çeşit zihin vardır. Esine inanmak istiyorsak, alıcılar dehalardır. Dehaların gözle görülür budalalıkları mesihliklerini beklemelerinden ileri gelmektedir. Ziyaret ne kadar sıklaşırsa, budala görünüm de o kadar sıklaşır. Bu budala görünümü pek almayan dehalar dünyada daha çok ses getirir.
. Paul Verlaine romantiklerden biridir. Romantiklerden en geniş rengi almıştır, gün batımlarına, gecelere, eski tablolara boya vurur. Fakat ifadelerinin netliğinde öncüllerini ve takipçilerini geride bırakmıştır.
. İtibarlarını pekiştirmek için anlaşılması güç havalar takınan yazarlar evet istediklerini elde ederler ama başka bir şey elde edemezler.
. Gerçek güzeli bir kez anlayan gelecekteki sanatsal sevinçlerinin hepsini tatmıştır.
. Mutlu olan seviliyor mu bilmez, der Latin bir şair. Rousseau da şöyle der: Mutlu olan sevmeyi bilmez. Sanat aşktır.
. Yöntemler zihni tembelliğe götürür. Eski yollarsa yöntemlere. Gökteki ruhların İsa Mesih’in, onun ilahi Saltanatınınsa Tanrı’nın hizmetinde olduğu doğruysa, esin kaynağı olan dehaların  yeni yollar aratması doğal değil midir?
. Sanat yalandır, ama iyi bir sanatçı yalancı değildir.

....




11 Nisan 2017 Salı

Hayalet Piyano | Max Jacob

Le Piano Fantome
Max JACOB
Le Roi de Béotie - Beotie’nin Kralı başlıklı romandan
Editions de la Nouvelle Revue Français (NRF), 1921.



HAYALET PİYANO



Yeşillikler içindeki villalar ve küçük kasabalar Guichin yöresinde yirmi kilometre boyunca her yere serpişmiştir. Yazın yollar epey canlanır. Bisikletlerin  yanında yabancı arabalar boy gösterir: tayyare görüldüğü bile olmuştur! Bir ırmağın, ki Fransa’nın en sevimlilerindendir,  kenarı boyunca şatolar yükselir; şato ahalisi kanolarda balık avlar ya da küçük kayık yarışları düzenler.
Kırın güneşin altında uykudaymış gibi göründüğü bir Pazar sabahı, iki adam Guichin’e 18 km kala büyük X. yolunda sendeleyerek ilerlemekteydi. Orgçu Proche ve yardımcısı Péronneau. Orgçu aynı zamanda çalgı yapıp satan Proche yazlıkçı Guichinlilere ve geçici olarak orada bulunan yabancılara piyano kiralıyordu; her sabah piyanolarını akord etmek için kıra giderdi; müşterilerine  yetişemeyecek olduğunda Péronneau’yu yanına alırdı. Bunlar daima sarhoş gezen  ama bunu müşteri topluluklarına çaktırmayacak yeteneğe de sahip olan, bir kez yola düştüler mi çılgınlıkların ve şansonların neşesi ile eğlenmekten kendilerinden geçen esmer iki kısa boylu adamdı. Çoğu zaman gidecekleri yere yürüyerek giderlerdi, zira yolcu arabası ile yapacakları dönüş yolunun parasını kabarelerde yemiş olurlardı.
“Sayın rektörüm[1], huzurunuzdan haşa ama, hızlı yürümeyin! Hızlı yürümeyin! Çok hızlı yürüyorsunuz!”
– Ee napacaktım ya, benim yiğit Proche’um! O gelemeyen sizdiniz değil mi?! Geçen Pazar, akşam duasında göremedim sizi! Galiba artık sizi orgçu olarak yanımızda tutamayacağız.
– Sayın rektörüm, siz de gayet iyi görüyorsunuz ki çok hızlı yürüyorsunuz, ama durduğunuza göre… Bi tek atmalık bir şeyler çıkmaz mı sizden. Bizde kuruş kalmadı da.
– Ben, sarhoşluğa teşvik etmek, hayatta olmaz. Buyrun dört kuruş, ama bilin ki liyakatsizlik denir buna.
Bir handa içmeye başladılar, içerde arabası kapının önünde bekleyen bir de balık satıcısı vardı. Proche ve Péronneau balık satıcısına gerçek bir flüt ve düdük resitali verdi: zira ceplerinde her zaman bir kaç enstrüman bulunurdu. Ayrıca eğlendirici hikâyeler anlattılar: 'kontra do'sunu kaybeden piyanistin hikâyesi, delirten diyapazon ve de repertuarlarından binlercesi. Heyecanlanan balık satıcısı onları bırakmak istemedi: “Nereye gidiyorsunuz? Z***ye gitmiyor musunuz, siz?” Proche ve Péronneau derhal Z***’de bir kontesin piyanosunun akortsuz olduğunu hatırladı. Sabah güneşinde yola çıktılar. Yüksek arabaya gelişigüzel bağlanmış balık sepetleri yerlerinde zıplıyordu; Proche ve Péronneau “Ne istemiştiniz?” ve “Neye bulaştım ben böyle?” hikayelerini anlatıyordu. Barberin kontesinin şatosuna vardılar, karşılıklı durup yüzlerine üflediler, pek de alkol kokmadıklarına kanaat getirince ana kapıyı çaldılar. Kapı kapalıydı. Parktan dolaştılar fakat buradaki kapı da iki tur zincir ve koca bir asma kilitle kilitlenmişti. Bunun üzerine Proche bir nağra attı:
“Anasını sattığımın haydutları! Piyanom bana lazım! Beş yüz ederi var iki yüze almıştım; yirmi franklarını da vermeyeceğim, yok yahu on beşe kiralamıştım. Duvardan atlayacağım, ama onu bulabilecek miyim, kim bilir ne halde, akortluydu da.”
Ustasından daha az sarhoş olan Péronneau duvarın oldukça yüksek olduğunu gözlemleyebilmişti, kamyon olmadığından taşıyamayacaklarına göre piyanoyu yerinden kaldırmanın da pek bir yararı olmayacaktı.
“Karışma! Derdin ne senin!? Ben sanki sırtımda taşımaya hevesliyim! Satacağım piyanoyu. Satacağım onu! Bu muhitte satamazsam, başka yerde satarım. Taşımaya şareta[2] bulamayacağımızı mı sanıyorsun... Bir sigara yakayım. Ne?! İtiraz mı ediyorsun? Karışma! Derdin ne senin! Bu duvarın arkasında bir piyanom var benim. Benim mi değil mi, evet mi hayır mı; benimse satmaya da hakkım var demektir. Git de bana bir şareta bul, yoksa sekiz günlüğünü alır basit bir balık satıcısıymışsın gibi yollanırsın. Ulan tütünüm bitmiş! Olsun, kontes Barberin’in piyanosunu sattığımda bize şehre dönünceye yetecek kadar tütünümüz, hem de kıyılmış tütünümüz olacak. Git de şareta bul, bir iki tane de merdiven, iki tane olması bir tane olmasından daha iyi olur elbette.
– Sabahın köründe kime satacaksınız piyanoyu, patron?
– Karışma! Derdin ne senin! Ticari faaliyetler  ne zamandan beri astların idaresinde?
– Astlar mı, ben mi?... Astı da yapıştırdınız bize!
– Ağlama ağlama, gel gidiyoruz. Sixtine şapelinin aşağısında villa inşaatı var. Şeytan habitimizin kuyruğundan yakalamazsa, oradan dört merdiven iki de şareta çıkartmak isterim.
Öğlen olduğunda akortçu ve yaveri bir katmerli zakkum yığının içine yuvarlanmış, duvarın diğer tarafında birer adet şareta ve merdiveni unutarak derin bir uykuya dalmışlardı. Köpek havlamaları ve yaklaşan bir adamın sövüp saymaları ile uyandılar.
“Tam da ayine gideceğim vakit, serserilerin istilasına uğramışız iyi mi! Ne halt ediyorsunuz burada, size diyorum size!
– Ne dedin! Bırak da uyuyum. Karışma! Derdin ne senin! Ne istiyorsun benden!
– Hemen buradan tozlayın yoksa jandarma çağırırım.
– Af buyrun, mösyö! Madam Kontes Barberin’in piyanosunu akort etmeye geldik biz, malikanenin güzelliğinden büyülenip, otların içinde uykuya dalmışız.
– Piyano mu? Haa tamam! Siz mösyö Proche musunuz? Ama madam Proche da bu sabah onu almaya geldi, sulh yargıcının karısına satacakmış. Hatta satmış olmalı, sanırım elli franka!
– Vay alçak!



--bitti---








[1] Papaz okulu müdürü.
[2] İki ya da üç kişinin çektiği oklu küçük araba. 

Sandıktan çıkanlar; no:13 | Hayalet Piyano | Max Jacob

Max Jacob | Fotoğraf: Carl Van Vechten (1934)