Antoine de Saint Exupéry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Antoine de Saint Exupéry etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2017 Çarşamba

sandıktan çıkanlar, no:10 | İnsanların Dünyası | Birinci Bölüm | son

Lamba ışığında haritaların üzerine eğilmiş, omzum usta pilotun omzuna dayalıyken, okul arkadaşlığına özgü bir huzur duyuyordum.

Ama o akşam ne tuhaf bir coğrafya dersi aldığımı bilmezsiniz! Guillaumet bana İspanya’yı öğretmiyordu, İspanya’dan bana bir arkadaş yapmıştı. Ne hidrografyadan, ne nüfustan ne de büyükbaş hayvanlardan bahsetti. Bana Kadiz’den değil de şehrin yakınında bir arazinin kenarındaki üç portakal ağacından bahsediyordu: “Bu ağaçlara dikkat et, haritana işaretle...” Böylece bu üç ağaç haritada Sierra Nevada sıradağlarından daha çok yer kaplıyordu. Bana Lorca’dan değil de Lorca yakınlarındaki basit bir çiftlikten bahsediyordu. Faal olan bir çiftlikten. Oradaki çiftçiden. Çiftçinin hanımından... Ve uzayın unuttuğu bu ikili, bizden bin beş yüz kilometre uzakta, haddinden fazla önem kazanıyordu. Yanıbaşlarındaki dağın yamacında, fener muhafızları gibi, yerlerini iyice tutmuş halde yıldızlarının altında insanlara yardım etmeye hazırdılar.
Onların o unutulmuşluklarından, tasavvur bile edilemeyecek gözlerden uzaklıklarından dünyanın hiçbir coğrafyacısının bilmediği detaylar çıkartıyorduk. Zira coğrafyacılar sadece büyük şehirleri sulayan Ebro ırmağıyla ilgileniyordu. Ama Motril’in batısında küme küme otların altına gizlenmiş, otuz kadar çiçeğin geçimini sağlayan o babacan, küçük çay kimsenin umrunda değildi. “Çaydan sakın, arazi bozuksa onun yüzünden... bunun da yerini iyi işaretle.” Ah ah! Motril yılanını gözlerimin önüne getirebilirim! Hiçbir şeye benzemiyordu, cılız mı cılız şırıltısıyla, bir kaç kurbağayı ancak kendine bağlayabilmişti, bununla birlikte dinlenirken bile daima tilki uykusundaydı. Acil iniş bölgesi boyunca, otların arasına uzanmış, iki bin kilometre öteden beni gözetliyordu. İlk fırsatta beni bir alev demetine çevirmekten çekinmezdi...
Ayrıca bir gözüm de geri adım atmadan, tepenin yamacında saldırıya hazır halde bekleyen, o otuz koyundaydı. “Bu otlak boş mu sanıyorsun, hiç de öyle değil. Şu otuz kadar koyun seni teker üstü oturtur...” Ben de böylesine sinsi bir tehdit karşısında dostumu hayranlıkla dinleyerek, gülümsüyordum.
Haritamdaki İspanya usul usul bir peri masalı diyarına dönüşüyordu. Sığınakları ve tuzakları birer çarpı ile işaretliyordum. O çiftliği, otuz koyunu, o çayı şamandıra diker gibi işaretliyor, coğrafyacılar tarafından ihmal edilmiş bir çoban köpeğini esas yerine götürüyordum.
Guillaumet’den ayrıldıktan sonra, soğuk kış gecesinde bir yürüyüş yapma ihtiyacı hissettim. Paltomun yakasını kaldırdım, duygularımı bilmeyen yayalar arasında yürürken, genç bir âşık gibi içim içime sığmıyordu. Kalbimdeki sırrın tanımadığım bu insanların yakınından geçmesine izin verdiğim için böbürleniyordum. O barbarlar da beni tanımıyordu, ama dertleri, ama gelecekle ilgili planları, gün ağardığında bunları posta çuvallarında emanet edecekleri kişi benden başkası değildi. Umutlarını benim ellerime teslim edeceklerdi. Paltoma öyle sarınmış halde, onların içinde hafif yukardan bakarak adım atıyordum, zira hepsi kaygılarımdan bihaberdi.
Benim geceden aldığım mesajların hiçbiri onlara ulaşmıyordu. Zira gecenin ilgilendiği onların değil benim canımdı, bu kar fırtınası belki de benim ilk yolculuğumu berbat etmek için harıl harıl hazırlık yapıyordu. Gezintiye çıkmış tüm o insanlar, yıldızların birer birer söndüğünü nereden bilebilirdi ki? Bundan haberi olan bir bendim. Ve harp öncesi düşmanın aldığı pozisyonlar sadece bana bildiriliyordu...
Bununla birlikte beni ağır bir yükümlülük altına sokan bu emirleri, Yeniyıl hediyelerinin ışıldadığı aydınlatılmış vitrinlerde buluyordum. Dünyanın tüm malı mülkü gecenin içinde bu vitrinlerde sergileniyor gibiydi, bense bunlardan feragat etmenin verdiği kurumlu bir sarhoşluğun tadını çıkartıyordum. Tehdit altındaki bir savaşçıydım ben: akşam eğlenceleri için hazırlanmış göz alıcı kristaller, abajurlar, kitaplar benim ne kadar umrumda olabilirdi ki. Denizin serpintisini daha şimdiden yemiştim, bir posta pilotu olarak, gece uçuşlarının acı meyvesini daha şimdiden tatmıştım.

Beni uyandırdıklarında saat sabahın üçüydü. Tatsız bir edayla tek hamlede panjurları ittim, şehrin üzerine yağmur yağdığını gözlemledim ve ciddiyetle giyindim.
Yarım saat sonra, yağmurdan ışıldayan kaldırımda küçük valizimin üstüne oturmuş, beni alacak omnibüsü bekliyordum. Benden önce ne çok arkadaşım, bu çömezlikten papazlığa geçme gününde, yürekleri hafif daralmış, bu aynı bekleyişten geçmişti. Hurda demir gürültüleri yayan  geçgin araç sonunda ansızın caddenin köşesinde göründü, benden önceki dostlarım gibi, koltukta, henüz tam uyananamamış gümrük memuru ve birkaç bürokrat arasına sıkışma sırası şimdi bana gelmişti. Omnibüs, insanın hayatının kuma saplandığı ve çıkmakta muvaffak olamadığı, eski bir daire, toz bağlamış bir müdüriyet gibi kokuyordu, sanki uzun süre kapalı kalmıştı. Bir sekreter daha, bir gümrükçü daha, bir müfettiş daha almak için her beş metrede bir duruyordu. Çoktan uykuya dalmış olanlar, elinden geldiğince yerleşen ve kendi de derhal uyumaya koyulan yeni gelenin selamına belli belirsiz bir horultuyla karşılık veriyordu. Bu olanlar, Toulouse’un biri diğerini tutmayan döşeme taşları üzerinde gerçekleşiyordu, kederli bir taş arabasında gibiydik; ve posta pilotu, memurların içine karışmış haliyle, ilk bakışta hiç de onlardan ayırdedilmiyordu... Ama sokak lambaları sıra ile geçmekteydi, ama havaalanı yaklaşıyordu, ama bu eski, gümbürtülü omnibüs artık insanın kabuğunu çatlatıp içinden yüzü güzelleşmiş çıkacağı bir krizalitten başka bir şey değildi.
Her bir arkadaşım, böyle bir sabah, kırılgan astlığın altında, üstelik müfettişin hırçınlığını henüz üzerlerinden atamadıkları bir halde, kendi içlerinde İspanya ve Afrika postaları sorumlusunun doğduğunu duymuştu, muhtemelen üç saat sonra şimşekler içinde Hospitalet ejderi ile karşı karşıya gelmiş olacaklardı, dört saat sonra ise bu ejderi yenip, bağımsız bir irade ile, tüm yetkileri kendi üzerlerinde toplamış olarak, deniz üzerinden bir dönüş yahut Alcoy dağ çemberine doğrudan bir baskın arasında karar vereceklerdi, ne de olsa fırtınayla, dağlarla, okyanusla müzakerelerde bulunacak olan onlardı.
Toulouse’un kuru kış göğü altında her bir arkadaş, yine böyle bir topluluğa karışmış, böyle bir sabah her biri kendi içinde, beş saat sonra Kuzeyin yağmurlarını, karlarını geride bırakarak, kışı terkederek, motorun dönme hızını düşürecek ve Alicante’nin göz kamaştıran güneşinin altında, apaydınlık bir gökyüzünde inişe geçecek bir hükümdarın büyüdüğünü duymuştu.
O yaşlı omnibüs kaybolup gitti, fakat sıkışıklığı, konfordan yoksunluğu hafızamda hâlâ capcanlı. Mesleğimizin katıyürekli cilvelerine hazırlanmayı gayet güzel sembolize ediyordu. Orada her şey şaşkınlık verici bir kanaatkârlığa bürünüyordu. Üç yıl sonra, yine aynı omnibüste, sarf edilen hepi topu on kelimeyle, Lecrivain’in ölümünü öğrendim, sisli bir gün yahut gecede sonsuz emekliliğe ayrılan yüz pilot arkadaşa o da katılmıştı.
Yine böyle sabahın üçüydü, karanlıkta yüzü görünmeyen müdürün, müfettişe hitaben sesini yükselttiğini duyduğumuzda omnibüste yine aynı sessizlik hüküm sütüyordu.
- Lecrivain, bu gece Casablanca’ya inmedi.
-Yaa!... diye yanıtladı müfettiş. Eee?
Ve sürmekte olan rüyasından koparılmış olarak, uyanmak için, uyanmaya ne kadar çabaladığını göstermek için bir gayret sarf etti ve ekledi:
- Yaa! Öyle mi? Geçmeyi başaramadı mı? Geri döndü mü?
Karanlık omnibüsün arka koltuğundan kısaca yanıtlandı: “Hayır.” Bu kısa cevabın devamını bekledik. Ancak saniyeler devrildikçe, bu “hayır”ın başka bir kelimeyle devam etmeyeceği bizler için daha da netleşiyordu, bu “hayır”, bu, kesin bir “hayır”dı, Lecrivain Casablanca’ya iniş yapmadığı gibi, bir daha asla başka herhangi bir yere de iniş yapmayacaktı.
Yine aynı sabah, ilk posta uçuşumun şafağında, mesleğin kutsal ritüellerine maruz kalmak sırası bendeydi, camdan dışarı, sokak lambalarının yansıdığı ışıltılı makadama bakarken kendime güvenimi yavaş yavaş kaybettiğimi hissediyordum. Yol kenarı boyunca su birikintilerinin üzerinde rüzgarla savrulan yüksek palmiyelerin birbiri ardına geçtiği görülüyordu. Şöyle düşünüyordum: “İlk posta uçuşum için... hakikaten... hakikaten şanssızım.” Bakışlarımı müfettişe doğru kaldırdım: “Sizce kötü hava bu mudur?” Müfettiş cama çökkün bir bakış attı: “Bu gördükleriniz hiçbir şeyi kanıtlamaz” diye homurdandı en sonunda. Ben de kendime kötü havanın hangi göstergeden anlaşılabileceğini sordum. Önceki gün akşam, Guillaumet, eski pilotların gözümüzü korkutan uğursuz kehanetlerini sade bir gülücükle silivermişti, ama şimdi hepsi birer birer yeniden aklıma geliyordu: “Hattı, noktası noktasına, bilmeyen biri, bir kar fırtınasıyla karşılaşacak olursa, vay haline... gerçekten, vay haline!..” Onlar için prestijlerini korumak gerekli bir şeydi, hafif rahatsız edici bir bakışla yüzümüze uzun uzun bakıp, içimizdeki masum saflığa yanıyorlarmış gibi, kafalarını sallarlardı.

Ayrıca gerçekten de bu omnibus kim bilir kaçımız için son bir sığınak görevi görmüştü? Altmış mı? Seksen mi? Yağmurlu bir sabah, aynı keyifsiz şoför tarafından kim bilir kaçımız havaalanına böyle götürülmüştü? Etrafıma bakıyordum: karanlığın içinde ışıltılı noktalar parlıyordu, sigaralar derin düşünceleri noktalıyordu. Yaşlanmış memurların mütavazi derin düşüncelerini. Bu yol arkadaşları acaba içimizden kaç kişiye veda alaylığı yapmıştı?
Ayrıca alçak sesle birbirlerine açtıkları sırları kulağıma geliyordu. Ana başlıklar hastalıklar, para, aile-içi can sıkıcı gelişmelerdi. Tüm bu dert tasa, bu adamların içine tıkıldığı boğucu hapishanenin duvarlarını aşıyordu. Ve yazgının çehresi birdenbire bana göründü.
Şimdi yanımda oturan yaşlı bürokrat, kimse senin firar etmene yardım etmedi, o halde bundan asla sorumlu tutulamazsın. Sahip olduğun huzuru, termitlerin yaptığı gibi, ışık geçiren her bir boşluğu, yılmak bilmeden, betonla kapatarak inşa ettin. Kendini bir gülle gibi, burjuva güvenli yaşamının, rutinlerinin, taşradan kalma es geçilmez ritüellerin içine yuvarladın, o mütevazi surru rüzgârlara, kabaran dalgalara, yıldızlara karşı yükselttin. Büyük sorunları kendine dert etmeyi hiç mi hiç istemiyorsun, insani durumunu aklından silmek için zaten epey zahmet çektin. Başıboş bir gezegennin vatandışı hiç de değilsin, kendine cevabı olmayan sorular asla sormazsın: Toulouselu küçük bir burjuvasın sen. Halen vakit varken kimseler seni omzundan yakalamadı. Ama şekil verdiğin çamur şimdi kurudu, kaskatı kesildi, içinde olan hiçbir şey bundan böyle müzisyeni yahut şairi yahut bir zamanlar senin içinde ikamet eden astronomu uyandırmakta başarılı olamaz.
Yağmurun yaylım ateşini artık dert etmiyorum. Mesleğin sihri bana şimdi, iki saate varmaz, kara ejderlerin, mavi ışıltılardan saçları olan zirvelerin, karşısına çıkacağım, gece olduğunda ise özgürlüğüne kavuşmuş biri olarak yıldızlara giden güzergâhımı okuyacağım yeni bir dünya açıyor.


sandıktan çıkanlar, no:9 | İnsanların Dünyası | Birinci Bölüm | II

Yine de haritalarımın rulosunu açtım, ve birlikte güzergâhımı biraz daha gözden geçirelim istedim. Lamba ışığında haritaların üzerine eğilmiş, omzum usta pilotun omzuna dayalıyken, okul arkadaşlığına özgü bir huzur duyuyordum.
Ama o akşam ne tuhaf bir coğrafya dersi aldığımı bilmezsiniz! Guillaumet bana İspanya’yı öğretmiyordu, İspanya’dan bana bir arkadaş yapmıştı. Ne hidrografyadan, ne nüfustan ne de büyükbaş hayvanlardan bahsetti. Bana Kadiz’den değil de şehrin yakınında bir arazinin kenarındaki üç portakal ağacından bahsediyordu: “Bu ağaçlara dikkat et, haritana işaretle...” Böylece bu üç ağaç haritada Sierra Nevada sıradağlarından daha çok yer kaplıyordu. Bana Lorca’dan değil de Lorca yakınlarındaki basit bir çiftlikten bahsediyordu. Faal olan bir çiftlikten. Oradaki çiftçiden. Çiftçinin hanımından... Ve uzayın unuttuğu bu ikili, bizden bin beş yüz kilometre uzakta, haddinden fazla önem kazanıyordu. Yanıbaşlarındaki dağın yamacında, fener muhafızları gibi, yerlerini iyice tutmuş halde yıldızlarının altında insanlara yardım etmeye hazırdılar.
Onların o unutulmuşluklarından, tasavvur bile edilemeyecek gözlerden uzaklıklarından dünyanın hiçbir coğrafyacısının bilmediği detaylar çıkartıyorduk. Zira coğrafyacılar sadece büyük şehirleri sulayan Ebro ırmağıyla ilgileniyordu. Ama Motril’in batısında küme küme otların altına gizlenmiş, otuz kadar çiçeğin geçimini sağlayan o babacan, küçük çay kimsenin umrunda değildi. “Çaydan sakın, arazi bozuksa onun yüzünden... bunun da yerini iyi işaretle.” Ah ah! Motril yılanını gözlerimin önüne getirebilirim! Hiçbir şeye benzemiyordu, cılız mı cılız şırıltısıyla, bir kaç kurbağıyı ancak kendine bağlayabilmişti, bununla birlikte dinlenirken bile daima tilki uykusundaydı. Acil iniş bölgesi boyunca, otların arasına uzanmış, iki bin kilometre öteden beni gözetliyordu. İlk fırsatta beni bir alev demetine çevirmekten çekinmezdi...
Ayrıca bir gözüm de geri adım atmadan, tepenin yamacında saldıraya hazır halde bekleyen, o otuz koyundaydı. “Bu otlak boş mu sanıyorsun, hiç de öyle değil. Şu otuz kadar koyun seni teker üstü oturtur...” Ben de böylesine sinsi bir tehdit karşısında dostumu hayranlıkla dinleyerek, gülümsüyordum.
Haritamdaki İspanya usul usul bir peri masalı diyarına dönüşüyordu. Sığınakları ve tuzakları birer çarpı ile işaretliyordum. O çiftliği, otuz koyunu, o çayı şamandıra diker gibi işaretliyor, coğrafyacılar tarafından ihmal edilmiş bir çoban köpeğini esas yerine götürüyordum.
Guillaumet’den ayrıldıktan sonra, soğuk kış gecesinde bir yürüyüş yapma ihtiyacı hissettim. Paltomun yakasını kaldırdım, duygularımı bilmeyen yayalar arasında yürürken, genç bir âşık gibi içim içime sığmıyordu. Kalbimdeki sırrın tanımadığım bu insanların yakınından geçmesine izin verdiğim için böbürleniyordum. O barbarlar da beni tanımıyordu, ama derftleri, ama gelecekle ilgili planları, gün ağardığında bunları posta çuvallarında emanet edecekleri kişi benden başkası değildi. Umutlarını benim ellerime teslim edeceklerdi. Paltoma öyle sarınmış halde, onların içinde hafif yukardan bakarak adım atıyordum, zira hepsi kaygılarımdan bihaberdi.
Benim geceden aldığım mesajların hiçbiri onlara ulaşmıyordu. Zira gecenin ilgilendiği onların değil benim canımdı, bu kar fırtınası belki de benim ilk yolculuğumu berbat etmek için harıl harıl hazırlık yapıyordu. Gezintiye çıkmış tüm o insanlar, yıldızların birer birer söndüğünü nereden bilebilirdi ki? Bundan haberi olan bir bendim. Ve harp öncesi düşmanın aldığı pozisyonlar sadece bana bildiriliyordu...

Bununla birlikte beni ağır bir yükümlülük altına sokan bu emirleri, Yeniyıl hediyelerinin ışıldadığı aydınlatılmış vitrinlerde buluyordum. Dünyanın tüm malı mülkü gecenin içinde bu vitrinlerde sergileniyor gibiydi, bense bunlardan feragat etmenin verdiği kurumlu bir sarhoşluğun tadını çıkartıyordum. Tehdit altındaki bir savaşçıydım ben: akşam eğlenceleri için hazırlanmış gözalıcı krisraller, abajurlar, kitaplar benim ne kadar umrumda olabilirdi ki. Denizin serpintisini daha şimdiden yemiştim, bir posta pilotu olarak, gece uçuşlarının acı meyvesini daha şimdiden tatmıştım. 

4 Nisan 2017 Salı

sandıktan çıkanlar, no:8 | İnsanların Dünyası | Giriş ve 1. Bölüm I

Antione de Saint Exupery
TERRE DES HOMMES
Gallimard, 1939.


İNSANLARIN DÜNYASI

Dostum Henry Guilaumet, bu kitabı sana ithaf ediyorum.

Dünyanın bizler hakkında bizlere öğrettikleri kitaplarınkinden çok daha uzun sürer. Çünkü dünya bize direnir. İnsan bir engel karşında kendini ölçtüğünde kendini keşfeder. Fakat engeli aşmak için bir aygıta ihtiyacı vardır. Örneğin bir rendesi, bir sabanı olması gerekir. Tarlasında köylü, tabiattan gizlerini ufak ufak koparır; sonuçta ortaya çıkardığı gerçek ise evrenseldir. Aynı şekilde, uçak, havayolları aygıtı, insanı  tüm o eski meselelerin içine karıştırır.
Arjantin’e yaptığım ilk gece uçuşumun imgesi daima gözlerimin önünde; sadece ovada dağınık haldeki ışıkların yıldızlar gibi ışıldadığı, zifiri karanlık bir geceydi.
Her bir ışık, o karanlıklar okyanusunda, sanki ayrı bir bilincin sihrine işaret ediyordu. Şu hanede kitap okunuyor, düşüncelere dalınıyor, dört gözle gizlerin açılması bekleniyordu. Başka birinde, belki, uzaya sondaj yapmanın yolları aranıyor, Andromedea takım yıldızı ile ilgili hesaplarla kafa patlatılıyordu. Başka birinde bir seven vardı. Arada sırada hanede yemeğin beklendiğine işaret eden ışıklar da göz kırpıyordu bu arazide. En ölçülü olanlarından, bir şairin, bir öğretmenin ya da bir dülgerin ışığına varıncaya dek nice ışık. Ama bu canlı yıldızların içinde, kim bilir ne çok kapanmış pencere, ne çok sönmüş yıldız, ne çok uykuya dalmış insan vardı...
Onlarla bir araya gelmeyi denemek gerek. Arazide arada bir ortaya çıkan o ışıklardan bir insanla temas kurmayı denemek gerçekten gerekli.



I
Sefer

1926 yılıydı. Sonradan Air-France olan Aeropostale’dan önce Paris-Dakar seferini gerçekleştiren Latécoère Şirketinde stajer pilot olarak henüz işe başlamıştım. Mesleği öğreniyordum. Diğer tüm arkadaşlarım gibi ben de posta pilotluğu yapma şerefine nail olmadan önce acemiliği üzerimden atmaya çalışıyordum. Uçaklarla ilgili çeşit çeşit tâlim ve sınav, Tolouse-Perpignan arası gidip gelmeler, buz gibi bir hangarın en uzak köşesinde insanı çatlatan meteoroloji dersleri... Henüz tanımadığımız İspanya dağlarından duyduğumuz ürküntü, usta pilotlara duyduğumuz saygı içinde yaşayıp gidiyorduk.
Bu bahsettiğim usta pilotlar, onları restoranda bulurduk, asık suratlı, hafif mesafeli olurlar, nasihatlerini hayli üst perdeden verirlerdi. Ve ne zaman ki, Alicante yahut Casablanca’dan vaktinden çok geç dönen biri, saçları yağmurdan sırılsıklam olmuş aramıza katılsa ve içimizden biri çekinerek ona yolculuğunun nasıl geçtiğini sorsa, aldığımız o kısa cevaplar, fırtınalı günler, gözlerimizin önüne tuzaklarla, kapanlarla, pat diye çıkan falezlerle, sedir ağaçlarını bile köklerinden sökebilecek anaforlarla dolu masalsı bir dünya sermeye yeterdi. Kara ejderler vadilerin girişlerini kolluyor, ışıktan demetler zirveleri taçlandırıyordu. Bu ustalar bilgi ve görüleri ile saygımızı daima diri tutarlardı. Fakat kimi zaman, sonsuza dek saygıdeğer kalmak üzere, içlerinden birinin geri dönmediği olurdu.

Corbières sırtlarında hayatını kaybeden Bury’nin dönüşlerinden biri aklımda. Bu eski  pilot restorana henüz gelmiş ortamıza oturmuştu, hiçbir şey demeden yavaşça yemeğini yiyordu, yorgunluktan omuzları hâlâ çökkündü. Hattın bir ucundan diğerine havanın kipkirli olduğu ve dağların pilota, bir eski zaman yelkenlisinde palamarlarından kurtulup güverteyi dövmeye başlayan toplar gibi, o kirin içinde yuvarlanıyormuş gibi geldiği günlerden birinin akşamıydı. Bury’ye bakıyordum, tükrüğümü yuttum ve ona yolculuğunun zorlu geçip geçmediğini sorma cüretini gösterdim. Bury duymuyordu, alnı kırışmış, sandalyesinin üzerinde iyice kamburu çıkmıştı. O zamanlar üstü açık uçaklarda uçuyorduk, hava kötü olduğunda daha iyi görebilmek için ön camdan ileri sarkardınız, bu nedenle rüzgârın şamarları uçuştan sonra da kulağınızda uğuldamaya devam ederdi. Bury en sonunda kafasını kaldırdı, beni anlamış ve yolculuğunu hatırlamış gibi göründü, sonra yüzünde açık bir gülümsemeyle aniden dalgınlaştı. Bu gülümseme beni hayrete düşürdü, zira Bury’nin güldüğü çok nadirdi, bu kısa gülücük şimdi onun yorgunluğuna ışık veriyordu. Zaferiyle ilgili en küçük bir açıklamada bulunmadı, kafasını öne eğdi ve sessizlik içinde lokmasını çiğnemeye devam etti. Fakat sıkış tıkış restoranda, alçakgönüllülükle günün yorgunluğunu atan ufak tefek memurların içinde omuzları düşük bu arkadaş, bana tuhaf bir asalet içindeymiş gibi göründü, kalın ve sert kabuğunun altında adeta ejderi alt eden meleğin görünmesine  izin veriyordu.

Sonunda bir gün benim de havaalanı müdürünün odasına çağrılma sıram geldi. Bana kısaca şöyle sordu:
- Yola yarın mı çıkıyorsunuz?
Dışarı çıkmamı söylemesi için öylece bekliyordum. Fakat bir müddet sessizlikten sonra ekledi:
- Talimatları iyi biliyor musunuz?
Motorlar o zamanlar bugünkiler kadar güvenli değildi. Sık sık, daha ne olduğunu bile anlamadan, kırılan bir yığın kapkacak gürültüsüyle bizi yarı yolda bıraktıkları olurdu. Böylece elinizi İspanya’nın pek de sığınak sağlamayan kayalık kabuğuna teslim ederdiniz. “Motorun gitti mi, ne yazık ki uçağın da gider” derdik. Elbette uçağın yerine yenisi gelir. En başta mühim olan kör gibi kayalıkların üstüne üstüne gitmemektir. Bu nedenle dağlık bölgelerde bulut denizleri içinde uçmayı yasaklayan en ağır yaptırım ve cezalar getirilmişti. Zira bir pilot uçağı arıza yaptığında, pamuk pamuk bulutlar içinde irtifa kaybederken, zirvelerden birine çarpabilirdi.
O akşam o temkinli ve ağır sesin talimatlar üzerinde ısrar etmesi işte bu yüzdendi:
“İspanya’da, bulut denizlerinin üstünde pusula doğrultusunda yol almak oldukça hoştur, çok zevklidir, fakat...
Ses aynı ağırlıkta devam etti:
“... fakat, şunu aklınızdan çıkarmayın: o bulut denizlerinin altı... ebediyettir.
İşte böylece, bulutların üzerine çıkınca keşfettiğimiz o sakin, hayli tekdüze, hayli basit dünya benim için aniden başka bir değer kazandı. Gökyüzünün tatlılığı artık bir tuzak haline geliyordu. O dağınık, devasa, ak pak tuzağı, orada, ayaklarımın altında hayal ediyordum. Aşağıda, sandığınız gibi, ne insanların kıpır kıpır hareketleri, ne gürültü patırtı, ne de şehirde otomobillerin oradan oraya gitmesi hüküm sürüyordu, hüküm süren sadece çok daha mutlak, sürekli bir sessizlik, çok daha belirgin bir sükunetti. Bu beyaz ökse benim için gerçek ve gerçekdışı, bilinen ve bilinmeyen arasında bir sınır haline geliyordu. Ve daha  o andan itibaren, bir kültürün, medeniyetin ya da mesleğin penceresinden bakıldığı takdirde bir manzaranın hiçbir anlam ifade etmediğini idrak ediyordum. Dağadamları da bulut denizlerini biliyordu. Buna rağmen  onlar henüz bu masalsı perdeyi benim gibi keşfetmemişti.

Bürodan çıktığımda çocuksu bir övünç hissetttim. Şafak söktüğünde, bir yolcu yükünden, Afrika postasından sorumlu olma sırası bana gelecekti. Ama övünçle birlikte büyük bir alçakgönüllük de duyuyordum. Kendimi iyi hazırlanmamış gibi hissediyordum. İspanya sığınak sunma konusunda hayli fakirdi; tehlikeli bir arıza karşısında, acil inişe uygun bir alanı nereden bulabiliceğimi  bilmemekten endişeleniyordum. İhtiyacım olan bilgileri vermekte hayli yetersiz kalan, kısır haritaların üzerine eğilmiştim; kalbim ürkeklik ve övünçle dolu halde bu son geceyi dostum Guillaumet ile geçirmek üzere kendimi dışarı attım. Guillaumet benden daha önce yola çıkmıştı. İspanya’nın kilitlerini açacak püf noktaları biliyordu. Ondan bir şeyler öğrenmem şarttı.
Yanına gittiğimde bana gülümsedi:
- Haberi aldım. Nasıl, memnun musun?
Doğrudan gömme dolaba gidip porto şarabı ve kadeh çıkardı, dönüşte hâlâ yüzüme gülümsüyordu:

Bir lambanın ışığı yayması gibi o da çevresine güven yayıyordu; ta kendisi sonradan And sıradağlarını ve Güney Atlantiği boydan boya geçme rekoru kıracaktı. Bu rekorlardan bir kaç yıl evvel, o akşam, ellerini gömleğinin yeninden içeri çekmiş, lambanın altında kollarını kavuşturmuş, yüzünde gülümsemelerin en iç rahatlatıcı gülümsemesiyle, bana kısaca şöyle dedi: “Fırtınalar, sis, kar kimi zaman başına dert olacaktır. Öyle olduğunda tüm bunlarla daha önce karşılaşanları aklına getir ve kendine sadece şöyle de: başkasının bir zaman başardığı, her zaman başarılabilir.” Yine de haritalarımın rulosunu açtım, ve birlikte güzergâhımı biraz daha gözden geçirelim istedim. Lamba ışığında haritaların üzerine eğilmiş, omzum usta pilotun omzuna dayalıyken, okul arkadaşlığına özgü bir huzur duyuyordum. 

3 Nisan 2017 Pazartesi

Küçük Prens | İthaf ve Yedinci Bölüm*

LÉON WERTH’E

Bu kitabı bir büyüğe ithaf ettiğim için çocuklardan özür dilerim. Ciddi bir mazeretim var: çünkü bu büyük, benim hayattaki en iyi arkadaşım. Başka bir mazeretim daha var: bu büyük, her şeyi anlayabilir, çocuk kitaplarını bile. Alın size bir de üçüncü mazeret: bu büyük Fransa’da yaşar, ama orada karnı aç ve üşümekte. Teselliye hayli ihtiyacı var. Tüm bu mazeretlerim yetersizse, ben de bu kitabı bu büyüğün bir zamanlar olduğu çocuğa ithaf etmek isterim. Her büyük ilk başta küçük birer çocuktu. (Ne var ki bunu çok azı hatırlar.) Şu halde ithafımı düzelteyim:


KÜÇÜKLÜĞÜNDEKİ LEON WERTH'E 


________________________________________________________________

YEDİNCİ BÖLÜM


Beşinci gün, yine koyunun sayesinde, küçük prensin sırrı benim için artık ortaya çıktı. Hiç hazırlık konuşması yapmadan, bir problemi sessizlik içinde uzun uzun düşünmenin sonucuymuş gibi, dan diye sordu:
— Bir koyun, çalı çırpı yiyorsa, çiçek de yer mi?
— Bir koyun karşına ne çıkarsa yer.
— Dikenli çiçekleri de mi?
— Evet. Dikenli çiçekleri bile.
— O halde dikenler ne işe yarıyor?
Sorunun cevabını bilmiyordum. Motorda feci derecede sıkılmış bir cıvatayı gevşetmeye çalışmakla hayli meşguldüm. Ve arıza bana tahmin ettiğimden çok daha ciddi geldiği için epeyce tasalıydım; git gide tükenmekte olan su beni fazlasıyla endişelendiriyordu.
— Dikenler, ne işe yarıyor?
Küçük prens bir soru sormayagörsün, ondan asla vazgeçmiyordu. Cıvata tepemi attırmıştı, gelişi güzel bir cevap verdim:
— Dikenler hiçbir işe yaramaz, bize kin güttükleri için  çiçeklerin dikeni var!
— Yaa...
Fakat bir müddet sessizlikten sonra, sanki biraz hiddetle yeniden söze başladı:
— Sana inanmıyorum! Çiçekler zayıftır. Onlar naiftir. Ellerinden nasıl gelirse kendilerini öyle savunurlar. Dikenlerinin de korkunç birer silah olduğuna inanıyorlar...
Cevap vermedim. O an kendime şöyle diyordum: “Şu cıvata hâlâ direnecek olursa, bir çekiç darbesiyle belki onu yerinden oynatabilirim.” Fakat küçük prens düşüncelerimi bir kez daha dağıttı.
—  Peki ya sen, sen ne düşünüyorsun... Çiçeklerin...
— Ama hayır! Ama hayır! Ben bir şey düşünmüyorum! Öylesine cevap vermiştim. Şu anda ciddi işlerim var!
Aptalca yüzüme baktı.
— Ciddi işler!
Çekici elimde gördü, parmaklarım makine yağıyla kararmıştı, ona çok çirkin gelen bir objenin üzerine eğilmiştim.
— Büyükler gibi konuşuyorsun!
Bu beni biraz utandırdı, ama katı yüreklilikle ekledim:
— Her şeyi birbirine karıştırıyorsun... Her şeyi karıştırıyorsun!
Gerçekten de çok kızmıştı. Altın sarısı saçlarını rüzgâra savurdu:
— Pancar suratlı bir beyin yaşadığı bir gezegen gördüm. Hayatında hiç çiçek koklamamıştı. Hayatında hiç bir yıldıza bakmamıştı. Hayatında hiç bir insanı sevmemişti. Ömrü boyunca hesap kitaptan başka şey yapmamıştı. O da bütün gün aynı senin gibi tekrar eder: “Ben ciddi bir adamım! Ben ciddi bir adamım!” böyle dediği için kurumundan geçilmez. Ama o bir adam değil, o bir mantar.”
— Bir ne?!
— Mantar!
Küçük prensin yüzü öfkeden solgunlaşmıştı:
— Milyon yıllardır çiçekler diken üretir. Milyon yıllardır koyunlar yine de çiçekleri yer. Hiçbir işlerine yaramayan bu dikenleri üretmek için onca zahmete neden katlandıklarını öğrenemeye çalışmak, ciddi bir iş değil mi yani? Koyunlar ve çiçekler arasındaki savaş önemli değil mi? Kırmızı suratlı büyük bir beyefendinin hesap kitaplarından daha önemli ve ciddi değil mi bu? Ve ben, gezegenim haricinde, dünyada hiçbir yerde bulunmayan biricik bir çiçek biliyorsam, ve bir koyunun; tam da şöyle, ne yaptığını bilmeden, tek hamlede onu yok edebileceğini biliyorsam, bu önemli değil, öyle mi?!
Öfkeden kızarmıştı, yeniden başladı:
— Birisi milyonlarca ve milyonlarca yıldızda sadece bir tek örneği olan bir çiçeği seviyorsa, mutlu olması için yıldızlara bakması yeter. Çünkü o kendi kendine şöyle der: “Çiçeğim orada bir yerlerde...” Fakat koyun o çiçeği yerse, bu onun için tüm yıldızların aniden sönüvermesi demektir! Bu da önemli değil yani!
Daha fazla bir şey diyemedi. Aniden hıçkırıklara boğuldu. Hava kararmıştı. Araç gereçlerimi nihayet bırakmıştım. Artık çekiçimle, cıvatamla, susuzlukla ve de ölümle gayet güzel dalga geçiyordum. Bir yıldızın üzerinde, bir gezegende, benimki, yani Dünya’da konuşacak küçük bir prens vardı! Onu kollarıma aldım. Kucağımda salladım. Ona şöyle diyordum: “Sevdiğin çiçek tehlikede değil... Koyununa bir burunluk çizeceğim... Çiçeğin için de bir zırh... Ve de...” Artık ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Çok kötü hissediyordum. Ona nasıl ulaşabileceğimi, ya da yetişebileceğimi bilmiyordum... Gözyaşı ülkesi ne kadar da gizemli...

_______________________________________________________________________________

* Küçük Prens çevirenler kervanında ben de varım; teliften düştüğü yıl bu kitabı ben de bir yayınevi için çevirmiştim, yeni kurulan bir yayıneviydi basmaya fırsatları olmadı. (k.e.)

sandıktan çıkanlar no:7 | Küçük Prens