"Bir iç dünya okulu açıp kapısına şunu yazacağım: Sanat Okulu." Max Jacob
13 Nisan 2016 Çarşamba
"Sakin Ev" ilk sayfalar
ESASINDA
buraya bir ev denir miydi? Renkleri siyaha çalan dört duvar, pencere namına
açılmış paralelkenar bir kaç göz sayesinde biraz adama benzemişti; ağır ve kaba
demirleri, kocaman çivileri ile kapı da kara renkteydi. Karanlık ve keder
burada her şeyin üzerine sinmişti ve burayı az önce kırbaçlanmış bir zencinin
çehresine benzetiyordu. Taşlar da ruhlarını teslim etmişti, sanki gazap içinde
kaderlerine boyun eğmekten başka ellerinden bir şey gelmiyordu.
Hiçbir zaman hiçbir ses onları
neşelendirmeye gelmiyordu, hiçbir zaman hiçbir şanson yüzlerini güldürmek için
çınla-mıyordu. Kendi hareketsizlikleri içinde cılız düşmüş, ağırlıklarını ancak
taşır halde sessizliğin yüküne dayanabilmek için birbir-lerine yaslanıyorlardı.
Bu yığına sıkıntıdan usanç gelmişti. Gelip geçenlerin içine korku salma
kabiliyetinden de yoksundu.
Quiet-House (Sakin Ev) kimseyi
korkutmuyordu. Kare şek-linde, yumuşak huylu baygın bir aybalığını andırıyordu,
taştan bir esnemeydi o kadar.
Uykuya dalmış bir sfenks gibi hareketsiz
bu antika yapının önünden geçenler ona bakmak için kafalarını bile çevirmezdi. Ev,
şehrin uzak bir köşesinde, Hoboken’in[1]
kuzeyinde Champs-Elysées yakınlarındaydı. Ağaçları mezarlık bitkileri gibi mattı.
Bu ev unutulmuş bir karakol gibi acaba
neden taa oralara yer-leşmeye gitmişti. Ne gelen vardı ne de giden. Orada
kimsenin yaşamadığını farz etmek yanlış olmazdı.
Evin önünde parka benzer bir bahçe bekliyordu,
duvarları saygısız bir bakışı umutsuzluğa düşürecek kadar yüksekti. Gerçekte
kimse de böyle bir hata işlemeyi aklından geçirmi-yordu. Yerleşim ıssızdı:
dolayısıyla gizemi aralamaya çabalayan meraklı komşular yoktu, komşular olsaydı
da hayli zahmete katlanmaları gerekirdi. Evin gri cephesinin sergilendiği
yoldan kuş uçmaz kervan geçmezdi, gün batımından sonra bu yolda birilerinin yürüdüğünü
görmek sadece büyük bir sürpriz olurdu.
Fakat asıl şaşırtıcı olan, ev hakkında
bilinmeyenlerden çok bilinenlerdi. Buranın terkedilmiş olmadığı herkes
tarafından biliniyordu. O haliyle üç, daha doğrusu dört kişiye konut görevi
görüyordu: bunlar iki hekim, doktor Aloysius ve doktor Truphemus, birincinin
eşi bayan Tibby ve küçük kızları Netty idi.
Yaşamları için gerekli erzakı nasıl
temin ediyorlardı: işte kimsenin cevap veremediği soru buydu; ev nasıl iyi
korunmuşsa, kimse açığa çıkaramasın diye sır da öyle iyi saklanmıştı. Ger-çekten
de Hoboken kasabı John Clairfax, yan komşusu bakkal Smithson, fırıncı Parden, dükkânlarına
tesadüfen de olsa Sakin Ev’den bir müşteri geldiğini ilk anda söyleyemezlerdi.
Öyle ki vaktiyle, hizmetlerini sunmak için yola çıkmışlar, yiyecekle dolu
arabalarını evin kapısı önüne çekmişlerdi; arabalardan birinde butlar sarkıyor,
muhtelif sığır parçaları tekerleklerin sarsıntısıyla hopluyordu, diğerinde
salam ve sucuklar vardı ve deri kapu-tunun üzerine çiçek tacı gibi dizilmiş
mumlar yerleştirilmişti, üçüncü arabada ise altın sarısı ekmekler parlıyordu.
Dışarıdan zırhlanmış, içerdense
kilitlenmiş kapı açılmadan önce, uzun süre çalmaları gerekti. Fakat esnaf ruhu
sabretmeyi iyi bilir. Demir levha sonunda gıcırtılı topuk demirlerinin üzerinde
dönene ve kır düşmüş saçlarla çevrelenmiş tatlı fakat huzursuz bir yüz, kocaman
şaşkın gözlerle bu inatçı adamlara bakarak belirene kadar kapıyı çalmaktan
usanmadılar.
− Buyrun beyler, ne istemiştiniz? diye
sordu bayan Tibby, doktor Aloysius’un hanımı.
Ama kime rastladığını anlayarak hemen
şöyle dedi:
− Hayır, hayır! Herhangi bir şeye
ihtiyacımız yok.
− Bugün bir şeye ihtiyacınız
olmayabilir, dedi John, sevimli yüzlü kasap, peki yarın?
− Yarın da bir ihtiyacımız yok, diye
yanıtladı bayan Tibby.
− O halde, önümüzdeki hafta gelelim,
dediler Smithson ve Parden aynı anda.
− Sizi zahmete sokmayalım, diye ısrar
etti hanım, herhangi bir ihtiyacımız yok, olmayacak da.
− Asla mı! diye homurdandı John.
− İyi de nasıl olur? diye sesini
yükseltti, Smithson.
− Burda yemek yenmiyor mu? diye patladı
Parden.
Aynı anda bayan Tibby’in dirseğine
gelen sarışın bir kafa ortaya çıktı, bu çocuk başının sarılığı sıradışı bir
tondaydı, öyle-sine açık ve tekdüze idi ki sanki renksizdi.
Netty – isimden anlaşılacağı üzere doktor
Aloysius’un çocuğu – mahalli girişimciler tarafından sergilenen yiyecekleri
görünce bir sevinç ve hayret çığlığı kopardı.
− Anneciğim! Bunlar da ne böyle!?
− Bir şey değil, bir şey değil çocuğum,
dedi bayan Tibby; ürpererek, rahatsız edilmekten çekiniyormuş gibi geriye
baktı.
Sonra küçük Netty’i az öteye iterek:
− Hadi canım, doğru içeri. Size de
beyler, güle güle... Üzülerek söyleyim ki bir daha gelmenize gerek yok...
Böylece kapı kapandı.
Üç tüccar bakıştı. Fakat hiçbiri az
önce karşılaştıkları soruya makul bir yanıt bulamadı. Amansız inen bir kırbacın
şehir istikâmetine dehlediği atlarına binerek yollandılar.
Size şunu söyleyim ki... Üzelerek şunu söyleyim ki − diye ısrar etmişti bayan Tibby. Doğrusu bu sözleri tuhaf bir
tarzda, üzerine basa basa telaffuz etmişti; yanılmaktan korkmasanız, bu kelimeleri
sarf ederken butlara, sucuk ve salamlara, çeşit çeşit somuna içi gidiyormuş gibi
baktığını söylerdiniz.
Halbuki bir şeye asla ihtiyaçlarının
olmayacağının altını çiz-mişti!
Hoboken’e vardıklarında, tedarikçiler
yemek yemeyen insan-lardan oluşan bir aileyle karşılaştıklarını cemi cümleye bildirdiler.
Kafası pratik çalışan bir adam o insanların gayet mutlu olduk-larını ileri
sürdü; pek çok kişi de bunun önemli bir para ta-sarrufu olduğunda hemfikirdi.
Ve boş düşüncelere kapılmamak nasıl ki her Amerikan için öncelikli bir ödevse,
kimseler bir daha kendi keyiflerince Sakin Ev’de yaşayan bu insanlara kafa
yormadı.
Üçüncü kişi; doktor Aloysius, evin
sahibi. Ondan bahset-mektense transit geçmek daha kolay. Zira yılda yalnızca
dört ya da beş kez kapalı evden çıktığı görülürdü. Öyle bir günde kapı, kadidi
çıkmış; kafası-kolları-bacakları olan ve insan ırkına mensup olma iddiasındaki
canlı bir yaratığın geçmesi için aralanırdı. Kafa sivri ve çıkıntılıydı: ön
kısmında, deri sıyrılacak olsa altından yazısı silinerek üzerine başka yazılar
yazılmış tüm parşömenlerin en ilgincini açığa çıkartacak sarı bir yüz ortaya
çıkardı; yüzün, burun olduğunu kabul etmekte zorlanacağınız bir çıkıntısı vardı,
burun delikleri öylesine dardı ki bu şeyi pürüzsüz ve çukur yanaklara
nakşedilmiş bir bıçak ağzına benzetiyordu. Ağız solgun bir delikti ve dibinde
dişler aramak boşunaydı. Diş etleri dudakların rengindeydi, bu da demek olu-yor
ki, renksizdi. Gözler antrasit gibi karaydı, kafa keldi, sakalsa yoktu. Ama bu
figürde hırpanilikten eser göremezdiniz: tüm fizyonomide kapalı bir saflık,
belki savunmasız ama iyide de kötüde de en mutlak soğukkanlılığı sergileyen değişmez
bir durgunluk kendini gösteriyordu.
Çöpten bacak tâbirine tıpa tıp uyan
bacaklar, vaktiyle mat siyah olması lazım gelen ama eskilikten ve aşınmaktan
parlamış, biçimsiz, çuval gibi bir elbiseden aşağı sarkıyordu. Eller, eprimiş,
tülerip püskül püskül olmuş yenlerden uzuyordu.
Pekâlâ, doktor Aloysius evin eşiğinde
belirmekteydi: başka bir kişi verandaya kadar ona eşlik ediyordu. Bu da evin
dördüncü sakini: üstâd Truphemus’tu.
Bir deri bir kemiğin yaşayan antitezi.
Özellikle de derinin. Truphemus tombuldu. Aloysius nasıl ki düz çizgiyi temsil
edi-yorsa o da çemberi temsil ediyordu. Hatta çemberden çok küreyi. Ondaki
herşey, bütünüyle, detayıyla yuvarlaktı. Sanki pek çok küre koca bir küre meydana
getirmek üzere üst üste binmişti.
Öncelikle kafa, yuvarlak pörtlek
gözleriyle yuvarlaktı; yuvarlak ağız, yuvarlak yanaklar, yuvarlak çene,
yuvarlak burun. Omuzlar öne doğru çıkıntı yaparak kalça, butlar ve diğer
kısımlarla bir-leşen karınla yekvücut olmuş göğsü çerçeveleri içine almak için
hafif bir eğimle geri düşüyordu. Kamburu çıkmış sırt bu yu-varlaklığa gölge
düşürmüyordu; bu kemeri yarıda kesecek tek bir düz çizgi yoktu. Güney kutbu
simgeleyen bacaklar kuzey kutbu-nu simgeleyen başı tamamlamaktaydı. Truphemus bir
camcının az evvel güçlü bir tek nefeste şişirdiği tuluma benziyordu.
İki doktor kapı eşiğinde bir müddet
laflardı. Üstad Aloysius cebinden rulosunu açtığı bir kağıdı çıkartır ve sonra
üstad Truphemus’un derin dikkatle dinlediği bir şeyler okurdu. Bu bir listeydi.
Truphemus kafa sallar, onaylar yahut şöyle demek için: “Ehem! Öhöm! Gerek yok!”
dudaklarını büzerdi. Bunun üze-rine Aloysius okuduğu kelimenin üzerini çizerdi.
Bu teyit işlemi tamamlandıktan sonra, Aloysius kağıdı cebine geri götürür, mes-laktaşının
tombul parmaklarını sıkan uzun elini uzatırdı.
Kapı kapanır ve Aloysius yola çıkardı.
Yokluğu akşama kadar sürer, saat altıya
doğru yolda alışılageldiğin dışında bir şey fark edilirdi. Bu bir adamın
çektiği bir el arabasıydı. Üstad Aloysius, kara, kösnül bakışlarını yükten
ayırmadan arabanın ardından yürürdü.
Hayli tuhaf bir yüktü bu. Bir yığın
demir. Her çeşit çıkma metal; yalnızca bunlar olsa iyi, her renkte, mavi, sarı,
yeşil, kır-mızı, hatta beyaz maddeyle dolu, karmakarışık halde bir sürü şişe.
Araba oldukça ağırdı, zira onu çeken adam kan ter içinde olur, öne doğru uzayan
omuzları deri kayışların basıncıyla yay gibi bükülürdü. Bereket versin ki yol
düzdü.
Kortej, Sakin Ev’in önüne vardığında üstad
Aloysius ham-mala eve bir iki adım kala durmasını buyururdu. Sonra kendine özgü
bir tarzda kapıyı çalmaya kendisi gider içerden de birisi, gecikmeden kapıyı
açardı.
Üstad Truphemus yeniden belirirdi, günün
belli saatlerinde kulübelerinden çıkan şu duvar saati tiplemeleri gibi.
İçindeki malzemeyi sırayla taşımak için
meslektaşıyla birlikte arabaya gelirdi: bu hayli uzun bir işti, zira arabanın
içi kenar kor-kuluklarını aşacak kadar malzemeyle dolu olurdu. Ayrıca üstad
Truphemus kollarına aldığı yükü uzun uzun süzmek için yolun yarısında sık sık
dururdu: bu yük örneğin çatı oluğu parçaları veya bir kaç merdiven basamağından
sökülmüş paslı demir çubuklardı. Truphemus bunlara gözlerini ayırmadan,
sevgiyle bakardı; gören ne der diye bir korku olmasa, bunları öpmekte sakınca
görmeyeceği söylenebilirdi.
Ancak Aloysius acele edilmesini
isterdi. Arkadaşının işi aksat-tığını fark ederek ona:
− Hadi yaşlı obur, diye bağırırdı,
biraz daha hızlı olalım! Gayet iyi biliyorsunuz ki akşam yemeği bizi bekliyor.
Sonra bayan Tibby de işe el atıyordu:
böylece çeşit çeşit obje duvarcıların kattan kata aktardıkları tuğlalar gibi
elden ele geçi-yordu. Netty’nin de bir rolü vardı. Aloysius küçük kızın alnına
şakacı bir şamar indirip en küçük parçaları ona verirdi..
İşçiye parasını ödüyorlar, o da yola
çıkıyordu, tatmin olduğu her halinden belli olan bir havayla, ki bu emeğinin
karşılığını fazlasıyla aldığının kanıtıydı.
26 Mart 2016 Cumartesi
Jules Lermina-İnanılmaz Öyküler III. Bölüm: "SAKİN EV" Google Play ve Google Kitaplar üzerinden yayında
Açlığa son vermek isteyen iki bilim adamının hazin öyküsü;
Sakin Ev’den içeri girelim.
Saat akşamın beşi. Neredeyse akşam
oldu. Ev dışarıdan tuhafsa içeriden çok daha tuhaf. Oda namına düzenli, tam
anlamıyla düzgün tek yer yok. Yine de betimlemeye çalışalım.
Öncellikle, bodrumlar, zemin kat ve
birinci kat birleştirilmiş. Sanki ikinci katın dibi düşmüş gibi. Zemin boyunca,
temellerin hizasına dek uzanan tüm alan demir direklere sabitlenmiş makaralar
aracılığıyla kaldırılıp indirilebilen zincir ve halatlardan sarkan farklı
büyüklerde kasalarla dolu.
Bu kasalar büyük ebatlarda; normal bir
insanın boyundan daha yüksekler ve düz birer küp şeklindeler. Her birine birer kapı
açılmış. Demir direklerin kendi etraflarında dönebilen hareketli kolları var,
öyle ki kasalar evin tüm genişliğince pozisyon değiştirebiliyor; bunlar, her
tarafı çark ve dişlilerle dolu bir mekanizmayla hareket
ettirilen zincir ve
halatlar aracılığıyla istenilen yüksekliğe kaldırılıp
koca bir çukurdan ibaret zemin
bomboş kalıyor:
Bu haliyle mekanın doğası hakkında bir
fikre varmak çok daha kolay. İlk göze çarpanlar tuhaf biçimlerde ocaklar, her
çeşit alet erdevat, karniler, imbikler, uzun boyunlu tüpler, bunlara ilaveten mekanik
aletler ve camdan dizkinin çapı iki metreden fazla olan dev bir elektrikli
makina.
En ufak bir şüpheye yer yok ki, orada
olan her şey kimya ve fizik materyalleri. 24 Mart 2016 Perşembe
17 Mart 2016 Perşembe
20 Şubat 2016 Cumartesi
13 Şubat 2016 Cumartesi
9 Şubat 2016 Salı
7 Ocak 2016 Perşembe
5 Ocak 2016 Salı
25 Aralık 2015 Cuma
Otobüs Kitapları Dizisi, Dağıtım ve Ücretlendirme ile ilgili bilgilendirme
Geçtiğimiz haftalarda satış noktalarını çoğaltma yoluna gideceğim bilgisini paylaşmıştım, güncellediğim kitaplar bu hafta ekitap satışı yapan pek çok sitede okurla buluşmaya başladı; daha önce "Otobüs Kitapları" dizisi için sabit fiyat 1TL uygulayacağımı duyurmuştum, dizinin ikinci kitabı "Canavar Yapan"ın etiket fiyatını, şu an dağıtımda olduğu sitelerin çoğunda minimum ücretlendirme 1 Euro'dan başladığı için bu fiyata yükseltmem gerekti, bu kitap haricinde diziden çıkan her kitap için sabit fiyat 1TL uygulaması devam edecek ve kitaplar başta Google Play olmak üzere sadece bu ücretlendirmeyi uygulayabileceğim noktalarda satışta olacak.
22 Aralık 2015 Salı
ekitap, Stepan Skitalets - Dekor Ressamı
Dekor ressamı Kostovski savruk ve serkeş yaradılışlı bir sanatçıdır. Mesleğinde iyi olduğu için çalıştığı tiyatrodan kovulmasa da yöneticisinden oyuncusuna tiyatro topluluğundaki herkes ondan uzak durmaktadır. Yalnız ve hırpani bir hayat süren genç adam bir gün topluluktaki dansçı kızlardan birine aşık olur. Bu aşkla birlikte yaşamına çekidüzen verir, sanatının zirvesine ulaşır. Fakat mutluluğu uzun sürmeyecektir.
kitaptan;
" - Ne yapılması gerektiğini tam olarak anlayabildiniz mi? Sahnenin büyüklüğünde bir resim yapmanız gerekiyor. Güzel de olması gerek bu arada. Anladınız mı? Güzel. Olması. Gerek!."
Stepan Skitalets - Dekor Ressamı
Dijital ilk basım: 2015
ISBN:9786058509450
Stepan Skitalets - kısa biyografi
Stepan SKITALETS: (Samara, 1869 – Moskova, 1941) Asıl adı, Stepan Gavrilovich Petrov. Rus şair ve yazar, aynı zamanda bir halk müziği sanatçısıydı. Gusli
çalmayı babasından öğrendi. Baba oğul Moskova’ya gittiler, burada
meyhanelerde ve sokakta müzisyenlik yaptılar. “Skitalets” Rusça’da
gezgin anlamına gelir. Moskova yolculuğundan sonra memleketlerine
dönseler de başladığı öğretmenlik seminerinden siyasi gerekçelerle
atılır, böylece bu sefer Kuzey Rusya’ya gitmek üzere tekrar yola çıkar.
Uzun yolculuğu boyunca kâtiplik, aktörlük, müzisyenlik gibi çeşitli
işler yapar ve dergilere yazılar göndermeye başlar, ayrıca devrimci
öğrenci hareketi içinde yerini alır.
1898’de çoktan ünlü bir
yazar haline gelmiş Maksim Gorki ile tanışır, iyi arkadaş olurlar.
Birlikte Moskova’ya giderler. Bu dostluk Skitalets’in yazarlık hayatının
dönüm noktasıdır. Şiir ve öykülerinden bir derleme ilk kez Gorki’nin
yayınevince basılır. Gorki’nin yanısıra, Leonid Andreyev, Feodor Chaliapine, Ivan A. Bunin, Nikolai D. Teleshov, Yevgeni Chirikov gibi dönemin önemli yazarlarının yer aldığı Sreda topluluğuna
katılır ve Çehov’la tanışır. Şiirler, öyküler ve kısa romanlar
yayınlar. Devrim’den sonra 1922 ve 1934 yılları arasında Çin’de yaşar,
burada çeşitli Rus gazete ve dergileri için çalışır, kısa bir süreliğine
Avustralya’da da bulunur. Rusya’ya dönüşünde 1935’te Chernovların Evi,
1940’ta Prangalar başlıklı kısa romanları yayınlanır.
ekitap, W. C. Morrow - Canavar Yapan: The Monstre Maker
Amerikalı yazar W. C. Morrow'dan bir korku ve suç hikayesi;
Ölmek isteyen
melankolik genç bir adam yaşamına son vermesi için yaşlı bir hekime
başvurur.
kitaptan;
“Bir yöntem seçtiniz mi?” diye sordu.
“Evet; anestezi.”
“Peki, anesteziyi ne ile yapmamızı istiyorsunuz?”
“En çabuk biçimde en kesin sonucu verecek olan ne ise onunla.”
“Sonrası için bir isteğiniz var mı?”
“Hayır
yok; varlığım yürürlükten kalksın o kadar, kısaca, rüzgârın mumu
söndürmesi gibi.. bir üfleme... sonra karanlık, hiçbir izin görülmediği
karanlık. Kendi can güvenliğiniz için duyacağınız kaygı, en uygun
yöntemi kullanmakta size telkinde bulunacaktır. Seçimi size
bırakıyorum.”
W.C. Morrow - Canavar Yapan: The Monstre Maker
Dijital ilk basım: 2015
W.C. Morrow - kısa biyografi
William Chambers MORROW: (Alabama, 1854 - Kaliforniya, 1923).
Kısa öyküleri ile ünlü Amerikalı yazar. Özellikle polisiye ve gerilim
öğelerini birleştirdiği korku öyküleri ile tanınmıştır. Ambroce
Bierce'ın büyük beğenisini kazandı ve ondan destek gördü. Öyküleri
gazete ve dergilerde çokça yer buldu. Zamanla bir yazın ustası haline
gelmiş ve The Art of Writing for Publication-Neşriyat İçin Yazmak Sanatı başlıklı
bir hicviye kaleme almıştır. Genç bir güzel sanatlar öğrencisinin, o
zamanlar altın yıllarını yaşayan Paris sanat dünyasından izlenimlerini
aktaran, ressam ve illüstratör Edouard Cucuel ile birlikte yazdıkları Bohemian Paris of Today-Günümüz Bohem Paris’i, belgesel niteliğinde dikkate değer bir dönem kitabıdır. Diğer eserleri:
Romanlar:
. A Strange Confession-Tuhaf Bir İtiraf (1880-1881, tefrika; gizem, dedektiflik)
. Blood-Money-Kanlı Para (1882; gizem, dedektiflik)
. A Man, His Mark; A Romance (1900, Bir Adam ve Önemi; Romans; romantik macera.)
. Lentala of the South Seas (1908, Güney Denizleri Kraliçesi Lentala; romantik macera)
Öyküleri; The Ape, The Idiot and Other People - Maymun, Budala ve Diğer İnsanlar başlığı altında derlenmiştir (1897).
Jules Lermina - İnanılmaz Öyküler - II. Bölüm:Çivi
Jules Lermina'dan kaza süsü verilmiş bir cinayetin öyküsü.kitaptan;
Bir akşam Maurice’e çok tuhaf bir yanıt verdiği soruyu bir kez daha sordum. Şaşkınlığım değişmedi:
- Sana tekrar ediyorum, dedi Maurice, o alçak bir namussuz.
- Maurice harbiden kafayı yemişsin.
- Rezilin tekine benden daha çok mu güveniyorsun, seçim senin.
- Tamam da neden onun hakkında böyle konuşuyorsun?
- Bir gün açıklarım nedenini: ama o dediğim gibi biri. Bu kadarıyla yetin.
- Onun hakkında ne diye böyle kötü konuşuyorsun, geçmişiyle ilgili bildiğin büyük bir sırrı mı var?
- Bizimkinden farklı bir geçmişi yok. O namussuzun teki... bunu da geçmişten değil gelecekten alıyor.
- Yapma yahu! dedim alayla gülerek, açıkça söylenen bu kanı bende acı bir duygu uyandırmasına rağmen; geleceği önceden mi görüyorsun artık?...
- Hayır görmüyorum... biliyorum o kadar. Ayrıca, ben kendim söz açmadığım sürece şu konuyu artık kapatırsan sevinirim…"
Jules Lermina - İnanılmaz Öyküler - II. Bölüm: Çivi
Dijital ilk basım: 2015
ISBN:9786058509467
21 Aralık 2015 Pazartesi
Ekitap, Jules Lermina - İnanılmaz Öyküler - I. Bölüm: Kaçıklar
Poe ve Lovecraft sevenlerin hoşuna gidecek bir seri. Çocuklar için
özet halinde yayınlanmış Monte Kristo'nun Oğlu'nu saymayacak olursak
İnanılmaz Öyküler ile Jules Lermina Türkçe'de ilk kez okurla buluşuyor.
kitaptan;
"
Çıkış
noktam ne olmalı? Tabii ya! Buldum bile... Saatin altısı. Bu saatin
bir anlamı var, bu an, etkin bir güce sahip. Peki kimin üzerinde?
Elbette Golding’in, bunda mutabıkız – ve şunun da altını çizelim – onun
kendi isteminden bağımsız bir etki bu. Kanıtı, saat altıya on kala,
mışıl mışıl uyuyordu. "
Jules Lermina -İnanılmaz Öyküler - I. Bölüm: KAÇIKLAR
Dijital ilk basım: 2015
ISBN: 9786058509474
Jules Lermina - kısa biyografi
JULES LERMINA : ( Paris, 1839- aynı şehirde, 1915
): Fransız edebiyat
adamı ve gazeteci. Bakalorya diplomasını aldıktan kısa bir süre sonra evlendi
ve on dokuz yaşında baba oldu. İş ve meslekle ilgili çeşitli ve çok sayıda
girişimi sonuçsuz kaldı. 1859’da gazetecilik kariyerine başladı. Sosyalist
çevrelere yakınlığı nedeniyle pek çok kez hapse girdi ve Victor Hugo’dan destek
gördü.
Lermina
ilk eserlerini William Cobb takma
ismiyle kaleme aldı. Macera romanı türündeki ilk kitapları Eugène Sue’nun Paris
Sırları’nın ve Alexandre Dumas’ın Monte Kristo Kontu’nun devamı niteliğindedir.
Farklı türde pek çok eser veren yazar konferanslar vercek kadar okültizmle
ilgiliydi, özellikle bu ilgiyi yansıtan romanlar ve polisiyeler yazmıştır.
Ayrıca bir argo sözlüğü derlemiştir.
Marcel Proust - Kısa biyografi
Marcel Proust: (Paris. 1871- ayn. ş. 1922)
Küçük yaşlardan itibaren astım krizleri geçirmeye başladı ve hastalığına
endeksli bir yaşam sürdü, yine de mutlu bir çocukluk geçirmiştir, bunda
varlıklı bir aileye mensup olmasının ve zaman zaman okula ara vererek bir tatil
yaşamı sürmesinin etkisi büyüktür, liseye geldiğinde edebi yönleri ile öne
çıkan bir öğrenci oldu ve daha genç yaşlarında yazılarını edebi dergilerde yayınlamaya
başladı. 1896’da Les Plaisirs et les
Jours-Zevkler ve Günler başlığı altında topladığı ilk deneme ve
taslaklarını yayımladı. Bu eserden sonra uzun bir otobiyografik roman üzerinde
çalışmaya koyuldu – Jean Santauil yazarın
ölümünden yıllar sonra 1952’de ancak yayınlanmıştır. Hayranlığını her zaman
dile getirdiği Ruskin’den yaptığı tercümeler La Bible d’Amiens-Amiens İncili ve Sésame et Lys-Susam ve Zambaklar edebi üslubunu geliştirmesine
yardımcı oldu. 1905 ve 1910 yılları arasında modern edebiyatın önde gelen
eserlerinden biri olarak kabul edilen nehir romanı Kayıp Zamanın İzinde’yi çalışmaya koyuldu (À la Recherche du Temps Perdu.) Bu başlık altında toplanan yedi
kitaptan ilki Du Coté chez
Swann-Swannların Tarafında’yı 1913’te basım masraflarını karşılayarak ancak
yayınlatabildi. Büyük Savaş’ın patlak vermesi nedeniyle ikinci kitap À
l’ombre des Jeunes Filles en Fleurs-Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’nin
yayınlanması 1919’a sarktı. Proust’a Goncourt Ödülü’nü getiren kitap, büyük
yankı uyandırdı ve zamanla onun tüm dünyada tanınmasını sağladı. Sağlığı git
gide kötüye giden yazar yatağa düşecek kadar hasta olmasına rağmen ömrünün son
yıllarını eserini bitirmeye adamıştır, Le côté de Guermantes - Guermantes Tarafı, (1920) ve Sodome et
Gomorrhe-Sodom ve Gomorra’nın (1922)
yayınlanışını görebildi, La
Prisonnière-Mahpus, Albertine Disparue-Albertine Kayıp ve Le Temps
Retrouvée-Yakalanan Zaman ise ölümünden sonra yayımlandı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












