12 Nisan 2017 Çarşamba

Sandıktan çıkanlar, no:14 | Léo Malet | 120, Rue de la Gare | ilk sayfalar*

120, RUE DE LA GARE
120, Gar  Caddesi
Léo MALET
EDITIONS DE S.E.P.E, 1943


 

GİRİŞ
 ALMANYA

İsimleri anons edip insanları içeri almak, adıyla pek uyuşmasa da Baptiste Cormier’e tıpa tıp uyan bir işti. Bu adam - adını hesaba katmayacak olursak - tam da bir uşağın inceliğine sahipti.

Ancak şimdi son haline kıyasla bu inceliği biraz kaybetmişti. Sırtı kapı kasasına yaslanmış, bakışları aşağıda, eski bir kibrit çöpüyle ön dişlerini karıştırıyordu. Ansızın ayıklama işini bıraktı.
— Achtung! diye bağırıp kendine çekidüzen verdi.
Konuşmalar kesildi. Yerlerinden oynayan bankların, sürünen postalların gürültüsüyle ayağa kalkıp hazrola geçtik. Aufnahme Şefi evraklarını almak üzere buraya gelmişti.
— Rica ederim, dedi sert bir sesle.
Elini alnına götürüp kısaca selamladı ve büro olarak kullandığı masasına kuruldu. Vereceğimiz ifadeyi kafamızda evirip çevirmeye devam ediyorduk. Kayıt işlemleri başlamadan önce on beş dakikada ancak sıraya girebildik.
Şef bir an, için tasnif ettiği kâğıtlardan kafasını kaldırıp doğruldu, ıslık çalmaya başladı. Ezgi gittikçe keskinleşti. Bu bize söyleyeceği bir şeyler olduğu anlamına geliyordu. Sustuk ve ne diyeceğini anlamak için yüzümüzü ona çevirdik.
Bir müddet Almanca konuştuktan sonra tercüman bize söylediklerini izah etti.
Şef, anlaşıldığı üzere işimizle ilgili talimatları bildirmekteydi. Bunun dışında, bir önceki gün sayıları bir hayli çok olan esirlerin kayıtları yapılırken gösterdiğimiz sabır için bize teşekkür ediyordu. Bu hızla devam edilirse işlemlerin yarın ya da öbür gün bitmesini umuyordu. Çektiğimiz sıkıntıyı telafi etmek adına hepimize birer tabaka sigara verilecekti.
Bir sevinç uğultusu yükseldi. Tercümanın işaretiyle, Cormier dişleriyle uğraşmayı bırakıp kapıyı açtı :
— Sırayla ilk 20 kişi.
Baraka boyunca dizilmiş bir yığın adamdan bir grup çözüldü, çivili postalların ağır adımlarıyla bizden uzaklaştılar. İşlemler başlıyordu.
Beni bir masanın başına diktiler. Görevim bir gün önce Fransa’dan gelen yoldaşlarıma yığınla soru sormaktı. Her kişiye tek sayfalık birer kâğıt ayrılmıştı. Her kâğıt sırasıyla 9 masada tur atıyor en sonunda da indeksi gösteren KGF fişiyle damgalanıyordu. Son fişleri dolduran bir Belçikalıydı, işi benimkine göre daha karışık ve zahmetliydi. Bir ara benden yavaşlamamı istedi. Kan ter içinde kalmıştı.
Yerimden ayrılıp, Cormier masaya kayıt için yeni bir adam gönderinceye kadar dışarıda toprakta ayaklarımı dinlendirdim.
Temmuzdaydık. Hava güzeldi. Tatlı bir güneş kuru toprağa hafifçe işliyordu. Doğudan yumuşak bir rüzgâr esiyordu. Gözetleme kulesindeki nöbetçi ileri geri mekik dokurken tüfeğinin namlusu güneş ışığında parlıyordu.
Bir süre sonra masama geri döndüm. Az sonra yakacağım pipomu hevesle hazırlamaya koyuldum. Belçikalı biraz rahatlamıştı. Şimdi işimize yeniden başlayabilirdik.
Çakımla “Schreibstube” kurşun kalemini açtım, önüme bir fiş çektim. Kafamı kaldırmadan,
— Sıradaki arkadaş, adın nedir, diye sordum.
— Bilmiyorum.
Bu, sessiz bir şekilde söylenmişti.
Merakla, bana bu beklenmedik cevabı veren adamı süzdüm.
İriyarı biriydi, zayıf fakat enerjik yüzlüydü, kırkından fazla göstermiyordu. Başının önündeki kellik ve kaba sakalı ona kaygılı bir hava veriyordu. Sol yanağında çirkin bir yara izi vardı. Artık kullanılmaz durumda olan kepini bir aptal gibi ellerinin arasında sıkıştırırken kavgacı bir köpek gibi bakışlarını üzerimizde gezdiriyordu. Kamuflajındaki kırmızı-siyah arma 6. istihkâm taburuna aitti.
— Ne demek, bilmiyorum.
— Bilmiyorum.
— Ya evrakların?
Dalgınca başını salladı.
— Onları kayıp mı ettin?
— Belki... Bilmiyorum.
— Burada arkadaşın var mı?
Birden tedirginleşti, bıyıkları titredi.
— Ben... Bilmiyorum.
O sırada masalardan birinde bekleyen ve bir an için bile kulağını bizden ayırmayan serseri kılıklı genç bir çocuk yanıma geldi.
— Huysuzun teki, dedi eğilerek (sesi tırmalanan bir kara tahta gibiydi, belalı bir tip olduğunu kanıtlamak istercesine dudaklarını sıkarak konuşuyordu), manyağın tekidir. Kafayı yiyeli bir ay oluyor. Çürüğe ayrılıp özgür olacağım diye dümen yapıyor.

….

* Bu bir kaç sayfa okul harici yaptığım ilk çevirilerden, orjinal metni Dil-Tarih kütüphanesinin deposunda bulmuştum, sayfaları henüz açılmamış bir S.E.P.E baskısıydı :) (k.e.)

11 Nisan 2017 Salı

Hayalet Piyano | Max Jacob

Le Piano Fantome
Max JACOB
Le Roi de Béotie - Beotie’nin Kralı başlıklı romandan
Editions de la Nouvelle Revue Français (NRF), 1921.



HAYALET PİYANO



Yeşillikler içindeki villalar ve küçük kasabalar Guichin yöresinde yirmi kilometre boyunca her yere serpişmiştir. Yazın yollar epey canlanır. Bisikletlerin  yanında yabancı arabalar boy gösterir: tayyare görüldüğü bile olmuştur! Bir ırmağın, ki Fransa’nın en sevimlilerindendir,  kenarı boyunca şatolar yükselir; şato ahalisi kanolarda balık avlar ya da küçük kayık yarışları düzenler.
Kırın güneşin altında uykudaymış gibi göründüğü bir Pazar sabahı, iki adam Guichin’e 18 km kala büyük X. yolunda sendeleyerek ilerlemekteydi. Orgçu Proche ve yardımcısı Péronneau. Orgçu aynı zamanda çalgı yapıp satan Proche yazlıkçı Guichinlilere ve geçici olarak orada bulunan yabancılara piyano kiralıyordu; her sabah piyanolarını akord etmek için kıra giderdi; müşterilerine  yetişemeyecek olduğunda Péronneau’yu yanına alırdı. Bunlar daima sarhoş gezen  ama bunu müşteri topluluklarına çaktırmayacak yeteneğe de sahip olan, bir kez yola düştüler mi çılgınlıkların ve şansonların neşesi ile eğlenmekten kendilerinden geçen esmer iki kısa boylu adamdı. Çoğu zaman gidecekleri yere yürüyerek giderlerdi, zira yolcu arabası ile yapacakları dönüş yolunun parasını kabarelerde yemiş olurlardı.
“Sayın rektörüm[1], huzurunuzdan haşa ama, hızlı yürümeyin! Hızlı yürümeyin! Çok hızlı yürüyorsunuz!”
– Ee napacaktım ya, benim yiğit Proche’um! O gelemeyen sizdiniz değil mi?! Geçen Pazar, akşam duasında göremedim sizi! Galiba artık sizi orgçu olarak yanımızda tutamayacağız.
– Sayın rektörüm, siz de gayet iyi görüyorsunuz ki çok hızlı yürüyorsunuz, ama durduğunuza göre… Bi tek atmalık bir şeyler çıkmaz mı sizden. Bizde kuruş kalmadı da.
– Ben, sarhoşluğa teşvik etmek, hayatta olmaz. Buyrun dört kuruş, ama bilin ki liyakatsizlik denir buna.
Bir handa içmeye başladılar, içerde arabası kapının önünde bekleyen bir de balık satıcısı vardı. Proche ve Péronneau balık satıcısına gerçek bir flüt ve düdük resitali verdi: zira ceplerinde her zaman bir kaç enstrüman bulunurdu. Ayrıca eğlendirici hikâyeler anlattılar: 'kontra do'sunu kaybeden piyanistin hikâyesi, delirten diyapazon ve de repertuarlarından binlercesi. Heyecanlanan balık satıcısı onları bırakmak istemedi: “Nereye gidiyorsunuz? Z***ye gitmiyor musunuz, siz?” Proche ve Péronneau derhal Z***’de bir kontesin piyanosunun akortsuz olduğunu hatırladı. Sabah güneşinde yola çıktılar. Yüksek arabaya gelişigüzel bağlanmış balık sepetleri yerlerinde zıplıyordu; Proche ve Péronneau “Ne istemiştiniz?” ve “Neye bulaştım ben böyle?” hikayelerini anlatıyordu. Barberin kontesinin şatosuna vardılar, karşılıklı durup yüzlerine üflediler, pek de alkol kokmadıklarına kanaat getirince ana kapıyı çaldılar. Kapı kapalıydı. Parktan dolaştılar fakat buradaki kapı da iki tur zincir ve koca bir asma kilitle kilitlenmişti. Bunun üzerine Proche bir nağra attı:
“Anasını sattığımın haydutları! Piyanom bana lazım! Beş yüz ederi var iki yüze almıştım; yirmi franklarını da vermeyeceğim, yok yahu on beşe kiralamıştım. Duvardan atlayacağım, ama onu bulabilecek miyim, kim bilir ne halde, akortluydu da.”
Ustasından daha az sarhoş olan Péronneau duvarın oldukça yüksek olduğunu gözlemleyebilmişti, kamyon olmadığından taşıyamayacaklarına göre piyanoyu yerinden kaldırmanın da pek bir yararı olmayacaktı.
“Karışma! Derdin ne senin!? Ben sanki sırtımda taşımaya hevesliyim! Satacağım piyanoyu. Satacağım onu! Bu muhitte satamazsam, başka yerde satarım. Taşımaya şareta[2] bulamayacağımızı mı sanıyorsun... Bir sigara yakayım. Ne?! İtiraz mı ediyorsun? Karışma! Derdin ne senin! Bu duvarın arkasında bir piyanom var benim. Benim mi değil mi, evet mi hayır mı; benimse satmaya da hakkım var demektir. Git de bana bir şareta bul, yoksa sekiz günlüğünü alır basit bir balık satıcısıymışsın gibi yollanırsın. Ulan tütünüm bitmiş! Olsun, kontes Barberin’in piyanosunu sattığımda bize şehre dönünceye yetecek kadar tütünümüz, hem de kıyılmış tütünümüz olacak. Git de şareta bul, bir iki tane de merdiven, iki tane olması bir tane olmasından daha iyi olur elbette.
– Sabahın köründe kime satacaksınız piyanoyu, patron?
– Karışma! Derdin ne senin! Ticari faaliyetler  ne zamandan beri astların idaresinde?
– Astlar mı, ben mi?... Astı da yapıştırdınız bize!
– Ağlama ağlama, gel gidiyoruz. Sixtine şapelinin aşağısında villa inşaatı var. Şeytan habitimizin kuyruğundan yakalamazsa, oradan dört merdiven iki de şareta çıkartmak isterim.
Öğlen olduğunda akortçu ve yaveri bir katmerli zakkum yığının içine yuvarlanmış, duvarın diğer tarafında birer adet şareta ve merdiveni unutarak derin bir uykuya dalmışlardı. Köpek havlamaları ve yaklaşan bir adamın sövüp saymaları ile uyandılar.
“Tam da ayine gideceğim vakit, serserilerin istilasına uğramışız iyi mi! Ne halt ediyorsunuz burada, size diyorum size!
– Ne dedin! Bırak da uyuyum. Karışma! Derdin ne senin! Ne istiyorsun benden!
– Hemen buradan tozlayın yoksa jandarma çağırırım.
– Af buyrun, mösyö! Madam Kontes Barberin’in piyanosunu akort etmeye geldik biz, malikanenin güzelliğinden büyülenip, otların içinde uykuya dalmışız.
– Piyano mu? Haa tamam! Siz mösyö Proche musunuz? Ama madam Proche da bu sabah onu almaya geldi, sulh yargıcının karısına satacakmış. Hatta satmış olmalı, sanırım elli franka!
– Vay alçak!



--bitti---








[1] Papaz okulu müdürü.
[2] İki ya da üç kişinin çektiği oklu küçük araba. 

Sandıktan çıkanlar; no:13 | Hayalet Piyano | Max Jacob

Max Jacob | Fotoğraf: Carl Van Vechten (1934)

Alexandre Dumas | Eppstein Şatosu | III

Gösterilen yere oturdum. Söylediğim gibi, açlık ve susuzluktan ölüyordum, bu nedenle önümdekileri anında mideye indirdim. Bununla birlikte, bana sunulan herşey, iki hizmetiçimin akşam yemeğindeki paylarını azaltmış olsam da mükemmeldi. Şarap en iyi Bordeaux, Bourgogne ve Rhin bağlarındandı.
Bu esnada yaşlı adam, beni kabul etme biçimlerinden dolayı bin bir özür dilemekle meşguldü.
Onu gerdiğini düşündüğüm bu endişesinden uzaklaştırmak, aynı zamanda merakımı gidermek için, efendisinin kim olduğunu sordum, acaba artık şatoda yaşamıyor muydu?
—  Efendimin adı, diye yanıtladı, Kont Everard d’Eppstein’dir ve bu ismi taşıyan kontların sonuncusudur. Şatoda yaşadığı gibi, yirmi senedir buradan dışarı çıkmamıştır. Büyük değer verdiği bir kişinin hastalığı Viyana’ya çağırılmasına neden oldu. Altı gün önce yola çıktı, ne zaman geleceğini bilmiyoruz.
—  Fakat, diyerek devam ettim, buraya on beş dakika mesafedeki şu çok kendi başına, çok şirin ve çiçeklerle çevrilmiş kulübe de neyin nesi, sizce şatoyla aralarında büyük bir tezatlık yok mu?
—  Kont Everard’ın gerçek evi orası, diye cevapladı yaşlı adam. Sahipleri çoktan öldü, ve sonuncusunun ölümünden beri, ki o av bekçisi Jonathas’tı, kontumuz bu evi kendisine ayırdı. Günlerini orada geçirir ve şatoya sadece uyumak için geri döner. Ayrıca bu akşam gördüğünüz gibi, ki buna yarın daha iyi karar verebilirsiniz, zavallı şato harabeye dönmüş bir durumda, kızıl oda dışında burada oturulabilecek bir tek oda bile kalmadı.
—  Peki ya kızıl oda?
—  Eppstein kontlarının babadan oğla geçen odası; bu odada doğdular, ve bu odada öldüler, Kontes Eléonore’dan kont Maximilien’e kadar.
Yaşlı adamın bu kelimeleri telaffuz ederken sesini alçalttığını ve gerçek bir endişeyle çevresine bakındığını fark ettim. Yine de bunun üzerinde durmadım ve ona yeni sorular yöneltmedim. Kafamın içinde bu şiirsel ve tuhaf konuyu evirip çeviriyordum, şatosunda yalnız başına yaşayan son Eppstein kontu, belki onun ölümünden sonra, şato da yıkılacaktı.
Yemeği bitirmiştim, açlık ve susuzluğum nihayet yatışmıştı, uyuma ihtiyacı bir emir gibi kendini hissettirmeye başlamıştı. Böylece ayağa kalktım ve şatoya beni nezaketle kabul eden uşaktan beni odama götürmesini rica ettim.
Bana bu sorum üzerine biraz telaşlanmış gibi geldi, dili dolaştı, hemen hemen anlaşılmaz aflar dileyerek sonunda isteğimi yerine getirmeyi kabul etti:
—  Elbette Mösyö Le Kont, beni takip edin.
Onu takip ettim. Neredeyse sahibi kadar yemek yediği için bayram eden Fido, yine ateşin karşısına kurulmuştu ve homurdanarak ayağa kalktı ve adımlarını sıklaştırdı.
Yaşlı adam beni birinci kısma, yani ilk başta girdiğim yere götürdü; yatağa beyaz ince çarşaflar örtülmüştü.
—  Ama bayım, bana kendi odanızı veriyorsunuz.
—  Bundan dolayı sizden özür dilerim Mösyö le Kont, diye cevapladı, sesimin yükselmesine şaşırarak, ama tüm şatoda kalınabilecek durumda başka bir oda yok.
—  Siz ve karınız, siz nerede uyuyacaksınız?
—  Yemek salonunda, büyük koltuklarda yatacağız.
—  Bunu kabul edemem, diyerek bağırdım. Koltukta uyuyacak biri varsa o da benim.Yatağınızı alın, ya da bana başka bir oda gösterin.
—  Fakat, Mösyö Le Kontumuz lütfederler ki, şatoda kalınabilecek durumda başka bir oda olmadığını söylemiş bulunmaktayım, fakat bir oda dışında...
—  Hangi oda dışında? diye sordum.
—  Kont Everard’ın odası dışında, şu bahsettiğim kızıl oda.
—  Kontun orada uyuyamayacağını gayet iyi biliyorsun, diye sesini yükseltti karısı.
İkisine de gözlerimi diktim. Bakışlarını aşağıya indirdiler, güç bir durumda oldukları aşikârdı. O ana kadar karşılaştığım her şey karşısında duyduğum merak doruğa ulaşmıştı.
—  Peki neden imkansız? diye sordum. Kontunuz bu konuda bir yasak mı getirdi?
—  Hayır, Mösyö Le Kont.
—  Kont Everard odasında bir yabancı yatsa, size  kızar mı?
—  Sanmıyorum.
—  O halde bu imkansızlığın sebebi nedir? Ve hakkında konuşurken ürktüğünüz bu gizemli kızıl odada ne var?
—  Şey, Mösyö Le Kont...
Durup karısına baktı, omzunun bir hareketiyle ona şöyle diyora benziyordu: “İstersen sen söyle, hanım.”
—  Ee?... diye üsteledim, bekliyorum, hadi söyleyin.
—  O oda perili, Mösyö Le Kont.
İyi yürekli adam benimle Almanca konuştuğu için yanlış duyduğumu sandım.
—  Bunu nasıl söylersiniz dostum, diye sordum ona.
—  Orada, dedi karısı, hortlaklar var... İşte olan biten bu.
—  Hortlaklar mı, diye bağırdım! Vallahi mi! Eğer mesele buysa sevgili iyi yürekli dostum, her zaman bir hortlak görmeyi arzu etmişimdir. O korkunç oda konusunda benimle zıtlaşmanızı anlıyorum, fakat sizi temin ederim ki geceyi orada geçirmeyi çok isterim.
—  Mösyö Le Kont, bu kadar ısrar etmeden önce lütfen iyi düşünün.
—  Amaan!.. Herşeyi düşündüm. Ayrıca tekrar ediyorum, bir hayaletle temas kurmayı gerçekten çok isterim.
—  Bu Kont Maximilien’e hiç de iyi gelmemişti.
—  Kont Maximilien belki ölülerden korkan bir mizaca sahipti; ama ben öyle değilim, mezarlarından çıkıyorlarsa, bu birilerini korumak ya da cezalandırmak için, bundan eminim. Ama bir ölünün beni cezalandırmak için mezarından çıkacağını aklım hiç almıyor, zira tüm hayatımda bana atfedilecek herhangi bir kötülüğe sebep olduğumu hatırlamıyorum. Eğer, bunun aksine, bu beni korumak için olursa, böylesine iyi bir niyet adına bana görünen gölgeden korkmak için hiçbir nedenim olamaz.
—  Ama bu imkansız, dedi karısı.
—  Yine de mösyö bunu mutlaka istiyorsa... diye araya girdi kocası.
—  Bunu asla istemiyorum, dedim, asla böyle bir şey istemek gibi bir hakkım olamaz. Eğer böyle bir hakkım olsa size bunu bildirir ve yerine getirmenizi isterdim. Fakat benim durumumda, bunu sizden rica ediyorum.
—  Öyleyse?, diye sordu karısı.
—  Öyleyse, Mösyö’nün arzusunu yerine getirelim. Kont her zaman ne demiştir bilirsin:
“Misafir efendinin efendisidir.”
—  Pekala, dedi hanım kocasına, ama bir şartla: yatağı hazırlamaya benimle birlikte gelirsin. Dünyanın tüm altınlarını verseler yine de oraya tak başıma gitmem.
—  Memnuniyetle, diye cevapladı kocası. Mösyö, biz hazırlıkları tamamlayıncaya kadar burada ya da yemek salonunda beklesin.
—  Gidebilirsiniz dostlarım, bekliyorum.
Böylece iki hizmetçi, koca önde hanımı arkada, ellerine birer mum alarak odadan çıktı. Ateşin kenarında düşünceler içinde bekledim.
Gençliğimde, eski şatolarda kayıp yolcuların başına gelen benzer hikayelerin anlatıldığını binlerce kez duymuştum, ve bunlara kanmayarak gülerek geçmiştim, benim için fantastiklerdi o kadar; yine de endişemi gizleyemeyeceğim, böyle bir hikayenin kahramanı olma sırası bana gelmiş olabilirdi. Rüya görmediğimi anlamak için kendimi çimdikliyordum. Olağanüstü bir durum içinde olduğumu kendime anlatmak için etrafıma bakındım. Ve bundan şöyle bir sonuç çıkardım, bu eski şatonun içindeydim ve karanlığın içinde şatonun, karanlık ve soğuk devasa kadavrasını şöyle böyle görebilmiştim. Gökyüzü yeniden açılmıştı ve ayışığı çatıları gümüş gibi kaplıyordu. Her şey sessizdi, sanki her şey ölü gibiydi, avlunun bir köşesinde sadece kara gövdesi seçilebilen ağacın dalları arasına saklanmış bir gecekuşunun keskin sesi gecenin sessizliğini bozan tek şeydi.
Bulunduğum şato eski gelenekler ve efsanelere fazlasıyla uyuyordu. Ya sözü edilen hayalet bana eziyet ederse diye düşündüm, geliş nedeni belki de kötülük yapmak olacaktı. Wilhelm’in Lénore’u götürdüğü şatonun görünümü şüphesiz geceyi geçireceğim yerden daha fantastik değildi.
Rüyada görmediğimden ve gerçek bir yerde yürüdüğümden gayet emin olsam da, iki ihtiyarın odasına girdim: kadın çoktan geri gelmişti, hizmetini yerine getirmek için acele ediyordu; kocası ateşi yakmak için yukarıda kalmıştı.
Birdenbire yine bir zil sesi duyuldu. Elimde olmadan içim titredi.
—  Bu da ne, diye sordum.
—  Haa, bu mu, bir şey değil, diye cevapladı karısı, kocam, her şey hazır diye bana haber veriyor.
—  Mösyö Le Kont’u merdiveni başına götüreceğim, kocam sizi yukarısında bekliyor olacak.
—  O halde hadi gidelim, dedim canlılıkla, şu meşhur kızıl odayı görmek için sabırsızlandığımdan emin olabilirsiniz.
Yaşlı kadın eline bir mum alıp önde yürüdü. Onu takip ettim, bu yer değiştirmelerden hiçbir şey anlamayan Fido, üçüncü kez ateşin başından ayrılarak, peşimize düştü. Ne olur ne olmaz diye tüfeğimi de yanıma aldım.
Daha önce yemek salonuna gittiğimiz koridordaydık. Sadece solumuza gideceğimiz  yerde, sağa döndük ve artık Fransa’daki kral şatolarında ya da kamu binalarında görülmeyecek kadar büyük, parmaklıkları taştan bir merdivenin başına geldik. Yaşlı hizmetçi merdivenin sonunda beni bekliyordu.
Sanki devler için yapılmışa benzeyen basamakları çıktım; sonra yaşlı adam, bana yol gösterdi, ve meşhur kızıl odaya girdi. Onu takip ettim.
Ocakta büyük bir ateş yanıyordu, şöminenin üzerindeki üç kollu iki şamdan yakılmıştı, bununla birlikte, ilk bakışta, odanın devasa büyüklüğünü anlayamamıştım.
Yaşlı adam bana bir ihtiyacım olup olmadığını sordu, cevabım olumsuz olunca, geri çekildi. Kapının ardından kapandığını gördüm, uzaklaşan adımlarını duydum; sonra bu gürültü yitip gitti, sonunda kendimi bir başıma bulduğum gibi sessizlik içinde de kalmıştım.
Kapıya diktiğim bakışlarımı odaya çevirdim, dediğim gibi içeriyi ilk bakışta tam anlamıyla seçememiştim, burayı tüm detayıyla incelemekte kararlıydım. Böylece şamdanlardan birini alıp araştırmama başladım.
Kızıl oda ismi, XVI. y.y’a ait duvar halılarından geliyordu, bunlara kızıl renk hakimdi; rönesans tarzında görüşmeler, Büyük İskender’in savaşları tasvir edilmişti; XVIII. y.y’da altınla sırmalanmış büyük ahşap panolarla çerçevelenmişlerdi, bu çerçevelerin bazı kısımları halen parlak ve ışıltılıydı, öyle ki mumların ışığını yansıtıyorlardı.

Kapının solunda, büyük bir yatak vardı üzerine bir Eppstein kontunun armalarının işlendiği bir gölgelik kurulmuştu, bu gölgelik büyük damalı perdelerden meydana geliyordu. Yatağın perdeleri ve gölgeliğin yaldızlı işlemeleri yirmibeş yıl kadar önce yenilenmiş olmalıydı. 

10 Nisan 2017 Pazartesi

Sandıktan çıkanlar | No: 11 | Henri de Régnier'den Lemoine Davası

Pastiches et Mélanges
-Pastişler ve Seçme Yazılar-
Marcel PROUST
Gallimard, 1919


[Bu yazının pdf ve epub versiyonunu Archive.org'tan indirebilirsiniz.]



HENRI DE REGNIER’DEN

Elmastan pek haz etmem. Ne güzelliği var anlamıyorum. İnsanların yüzlerine birazcık güzellik katıyorsa bu elmasın etkisinden çok yüzlerdeki yansıdandır. Onda ne zümrütün deniz saydamlığı, ne de safirin sınırsız gök mavisi vardır. Sarıyakutun isli parıltısını ama özellikle panzehir taşının alacakaranlık büyüsünü ona tercih ederim. Çünkü bunlar amblematik ve çift yüzlüdür. Ay ışığı yüzeylerinden bir parçayı alacalandırsa, diğer yüzeye günbatımının gülpembe ve yeşil alevleri dokunuyormuş gibi olur. Bizi buyur ettikleri sihirli rüyadan etkilenmediğimizden olacak ki sundukları onca renk bizi fazla eğlendirmiyor. Kendinden ötede kaderinin biçiminden başka bir şeyle karşılaşmayan birineyse alternatif ve sükûtî yüzlerini gösterirler.
Hermas’ın beni götürdüğü şehirde bunlardan çokça vardı. Kaldığımız ev eşyalarının konforlu oluşundan çok manzarasının güzelliği bakımından kıymetliydi. Evin arazisi uzaklara kadar ıslah edilmediğinden ufuk perspektiflerinin düzeni çok daha iyiydi. Orada düşlere dalmak uykuda kolay olmayacak kadar tatlıydı. Bu ev konforlu olmaktan çok pitoreskti. Gün boyu sıcaktan bunalan tavus kuşları, uyku için elverişli olmayacak kadar rüyalara yaraşır, o değişmez ve alaylı ötüşlerini tüm gece boyunca duyururlardı. Çan sesleri sabah vakti uyumanıza bir nebze olsun müsaade etmezdi, gündoğumundan önce uykunun tadını ancak çıkartabildiğinizden, ikinci bir uyku birincisinden mahrum kalmanızın yorgunluğunu en azından belli bir ölçüde telafi ederdi. Muhtelif nağmeler çalan çanlar, saati haber veren ayinlerin ihtişamı, ilerleyen saatlerden faydalanmayı kafaya koysanız da en yerinde şeyin uyumak olduğu bir vakitte kalkmış olmakla uyumak arasındaki tersliği telafi etmekte yetersiz kalırdı. O halde tek çare evin içinde gezinmek için çarşafların örtüsünü, yastığın kuş tüyünü terk etmekti. Doğruyu söylemek gerekirse bu girişim cazibeli olduğu kadar tehlikeyi de içinde barındıyor, eğlenceli olmakla birlikte tekinsiz olmayı bırakmıyordu. Maceranın peşinden gitmektense, bu gezintinin zevkinden vazgeçmeyi daha çok seviyordunuz. Mösyö Seryeuse’ün adalardan getirdiği parkeler rengârenkti, hiçbiri birbirine benzemiyordu, kaygan ve geometriklerdi. Mozaikleri parlaktı ama şekil bakımından biri birini tutmuyordu. Kimi yerde siyah kimi yerde kızıl baklava biçimi desenleri gözler için hoş bir gösteri sergilese de şurada yükselen burada küt diye kesileveren ağaç işçiliği adımlar için güvenli bir gezintiyi garanti etmiyordu.
Ancak o kadar tehlike avluda yapabileceğiniz gezintinin hoşluğunu elinizden almıyordu. Avluya öğlene doğru inilirdi. Ya güneş döşeme taşlarını ısıtır ya da çatılardan yağmur damlardı. Kimi zaman esinti rüzgâr gülünü gıcırdatırdı. Anıtsal, bakır pası gibi yeşil bir renk almış kapalı kapının önünde, yontma bir Hermes, düşürdüğü gölgeye caduceusunun[1] şeklini verirdi. Komşu ağaçların ölü yaprakları fır fır dönerek Hermes’in topuklarına kadar iner ve mermerden kanatların üzerine kendi altın kanatlarını kat kat kapatırlardı. Adaklık, iri karınlı güvercinler heykel ayaklığının yere doğru inen meyiline ya da süs kemerinin kovanlarına konmaya gelir ve sık sık, buradan renksiz, kabuğu pul pul dökülen, gri, küçük bir topak düşürürlerdi. Bu topak, çakıllı kumun ya da çimenin üzerine sıçrar, kesikli, pütürlü kütlesini yassılaştırır, mösyö Seryeuse’ün bahçem dediği yerin gezinti yolunda ve çimenlikte hiçbir zaman eksik olmayan ottan üzerine bulaştırırdı.
Lemoine sık sık burada dolaşmaya gelirdi.
Onu ilk kez orada gördüm. Uşak paltosu giyse doktor kepi giymiş halinden daha düzgün görünürdü. Rezil adam yine de doktor olduğunu hatta kendini adamaktan pek de sakınmadığı, başarıya ulaşmanın kolay olduğu pek çok bilimde de doktorluğu olduğunu iddia ediyordu.
Gösterişli arabası basamaklı sekinin önüne gelip bir daire çizdiğinde vakit öğlendi. Döşeme taşları arabaya koşulmuş atların toynaklarıyla çınladı, bir uşak ayakçağa doğru koştu. Caddedeki hanımlar istavroz çıkarttı. Karayel esiyordu. Mermer Hermes’in ayaklarının dibinde, caduceus gölgesi kaçmaya meyilli sinsi bir şekil almıştı. Yontu rüzgârla tarazlandığından gülüyora benziyordu. Çanlar çaldı. En büyük çanın bronz salvoları arasında, değişik perdelerden başka bir dizi çan sesi kristal koreografisini vakitsiz bir biçimde ileri sürdü. Bahçede bir salıncak gıcırdıyordu. Güneş saatinin üzerine kuru tohumlar konmuştu. Güneş parıldıyor arada bir kayboluyordu. Güneş ışığı ile akikleşen eşik Hermesi, onun bu kayboluşlarında, güneş yokken kararabileceğinden çok daha fazla kararıyordu. Kalıtsal ve iltibaslı, bu mermerden yüz yaşıyordu. Günah ödeyen dudakları boyunca sanki caduceus şeklinde bir gülümseme uzamaktaydı. Sorgun ağacından, süngertaşından, kandiye otundan, kaplamalık ağaç işinden bir koku çalışma odasının kapalı panjurlarından, holün aralık kapısından dışarı sızıyordu. Bu koku saatin sıkıcılığını daha da arttırmaktaydı. Mösyö Séryesue ve Lemoine basamaklı sekide sohbet etmeye devam ettiler. Kaçamak bir gülüşü andıran ikircikli, sivri bir ses duyuluyordu. Bu, centilmenin alşimik camdan karnisine çarpan kılıcıydı. Birinin tüylü şapkası, diğerinin kafaya iyice oturan ipek başlığına göre rüzgârdan daha iyi koruyordu. Lemoine nezle olmuştu. Silmeyi unuttuğu burnundan biraz sümük yüksek yakalığına ve habitine düşmüştü. İçirikli ve gevşek ana kütlesi yakanın alt çizgisine kadar kaymış ama habitin yünlü kumaşına iyice yapışmıştı ve boşlukta asılı biçimde damlayan akışkan ve gümüşi saçağını tutuyordu. Güneş ışıkları bunların içinden süzülürek yapışkan sümüksü madde ile yoğunluğu azalan sıvı maddeyi birbirine karıştırıyordu. Sulu, ihtilaçlı, saydam ve katılaşmakta olan tek bir kütleden başka bir şey ayırt edilemiyordu artık. Ve Lemoine’in habitini süsleyen bir günlük pırıltıda; halen sıcak, demem o ki fırından yeni çıkmış, geçici bir elmasın itibarını ebedileştiriyora benziyordu; bir anlığına olmasının yanı sıra bu değişken, katı ve canlı peltesi, yalancı ve büyüleyici güzelliği ile aynı anda alayı ve amblemi temsil ediyor gibiydi.



[1] Caduceus: Yunan Mitolojisinde Hermes'in altın asası.

Lemoine Davası, Henri de Regnier ile devam ediyor

Henri de Régnier; çizim: Félix Vallotton


"Onu ilk kez orada gördüm. Uşak paltosu giyse doktor kepi giymiş halinden daha düzgün görünürdü. Rezil adam yine de doktor olduğunu hatta kendini adamaktan pek de sakınmadığı, başarıya ulaşmanın kolay olduğu pek çok bilimde de doktorluğu olduğunu iddia ediyordu."

6 Nisan 2017 Perşembe

Marcel Proust - Okuma Üzerine, uzun bir aradan sonra tekrar yayında*

 google play link

                                                           google play link


* aylar önce basılacağını duyurmuştum, ne yazık ki yayıncıdan yana bir kez daha şansım yaver gitmedi :)

5 Nisan 2017 Çarşamba

sandıktan çıkanlar, no:10 | İnsanların Dünyası | Birinci Bölüm | son

Lamba ışığında haritaların üzerine eğilmiş, omzum usta pilotun omzuna dayalıyken, okul arkadaşlığına özgü bir huzur duyuyordum.

Ama o akşam ne tuhaf bir coğrafya dersi aldığımı bilmezsiniz! Guillaumet bana İspanya’yı öğretmiyordu, İspanya’dan bana bir arkadaş yapmıştı. Ne hidrografyadan, ne nüfustan ne de büyükbaş hayvanlardan bahsetti. Bana Kadiz’den değil de şehrin yakınında bir arazinin kenarındaki üç portakal ağacından bahsediyordu: “Bu ağaçlara dikkat et, haritana işaretle...” Böylece bu üç ağaç haritada Sierra Nevada sıradağlarından daha çok yer kaplıyordu. Bana Lorca’dan değil de Lorca yakınlarındaki basit bir çiftlikten bahsediyordu. Faal olan bir çiftlikten. Oradaki çiftçiden. Çiftçinin hanımından... Ve uzayın unuttuğu bu ikili, bizden bin beş yüz kilometre uzakta, haddinden fazla önem kazanıyordu. Yanıbaşlarındaki dağın yamacında, fener muhafızları gibi, yerlerini iyice tutmuş halde yıldızlarının altında insanlara yardım etmeye hazırdılar.
Onların o unutulmuşluklarından, tasavvur bile edilemeyecek gözlerden uzaklıklarından dünyanın hiçbir coğrafyacısının bilmediği detaylar çıkartıyorduk. Zira coğrafyacılar sadece büyük şehirleri sulayan Ebro ırmağıyla ilgileniyordu. Ama Motril’in batısında küme küme otların altına gizlenmiş, otuz kadar çiçeğin geçimini sağlayan o babacan, küçük çay kimsenin umrunda değildi. “Çaydan sakın, arazi bozuksa onun yüzünden... bunun da yerini iyi işaretle.” Ah ah! Motril yılanını gözlerimin önüne getirebilirim! Hiçbir şeye benzemiyordu, cılız mı cılız şırıltısıyla, bir kaç kurbağayı ancak kendine bağlayabilmişti, bununla birlikte dinlenirken bile daima tilki uykusundaydı. Acil iniş bölgesi boyunca, otların arasına uzanmış, iki bin kilometre öteden beni gözetliyordu. İlk fırsatta beni bir alev demetine çevirmekten çekinmezdi...
Ayrıca bir gözüm de geri adım atmadan, tepenin yamacında saldırıya hazır halde bekleyen, o otuz koyundaydı. “Bu otlak boş mu sanıyorsun, hiç de öyle değil. Şu otuz kadar koyun seni teker üstü oturtur...” Ben de böylesine sinsi bir tehdit karşısında dostumu hayranlıkla dinleyerek, gülümsüyordum.
Haritamdaki İspanya usul usul bir peri masalı diyarına dönüşüyordu. Sığınakları ve tuzakları birer çarpı ile işaretliyordum. O çiftliği, otuz koyunu, o çayı şamandıra diker gibi işaretliyor, coğrafyacılar tarafından ihmal edilmiş bir çoban köpeğini esas yerine götürüyordum.
Guillaumet’den ayrıldıktan sonra, soğuk kış gecesinde bir yürüyüş yapma ihtiyacı hissettim. Paltomun yakasını kaldırdım, duygularımı bilmeyen yayalar arasında yürürken, genç bir âşık gibi içim içime sığmıyordu. Kalbimdeki sırrın tanımadığım bu insanların yakınından geçmesine izin verdiğim için böbürleniyordum. O barbarlar da beni tanımıyordu, ama dertleri, ama gelecekle ilgili planları, gün ağardığında bunları posta çuvallarında emanet edecekleri kişi benden başkası değildi. Umutlarını benim ellerime teslim edeceklerdi. Paltoma öyle sarınmış halde, onların içinde hafif yukardan bakarak adım atıyordum, zira hepsi kaygılarımdan bihaberdi.
Benim geceden aldığım mesajların hiçbiri onlara ulaşmıyordu. Zira gecenin ilgilendiği onların değil benim canımdı, bu kar fırtınası belki de benim ilk yolculuğumu berbat etmek için harıl harıl hazırlık yapıyordu. Gezintiye çıkmış tüm o insanlar, yıldızların birer birer söndüğünü nereden bilebilirdi ki? Bundan haberi olan bir bendim. Ve harp öncesi düşmanın aldığı pozisyonlar sadece bana bildiriliyordu...
Bununla birlikte beni ağır bir yükümlülük altına sokan bu emirleri, Yeniyıl hediyelerinin ışıldadığı aydınlatılmış vitrinlerde buluyordum. Dünyanın tüm malı mülkü gecenin içinde bu vitrinlerde sergileniyor gibiydi, bense bunlardan feragat etmenin verdiği kurumlu bir sarhoşluğun tadını çıkartıyordum. Tehdit altındaki bir savaşçıydım ben: akşam eğlenceleri için hazırlanmış göz alıcı kristaller, abajurlar, kitaplar benim ne kadar umrumda olabilirdi ki. Denizin serpintisini daha şimdiden yemiştim, bir posta pilotu olarak, gece uçuşlarının acı meyvesini daha şimdiden tatmıştım.

Beni uyandırdıklarında saat sabahın üçüydü. Tatsız bir edayla tek hamlede panjurları ittim, şehrin üzerine yağmur yağdığını gözlemledim ve ciddiyetle giyindim.
Yarım saat sonra, yağmurdan ışıldayan kaldırımda küçük valizimin üstüne oturmuş, beni alacak omnibüsü bekliyordum. Benden önce ne çok arkadaşım, bu çömezlikten papazlığa geçme gününde, yürekleri hafif daralmış, bu aynı bekleyişten geçmişti. Hurda demir gürültüleri yayan  geçgin araç sonunda ansızın caddenin köşesinde göründü, benden önceki dostlarım gibi, koltukta, henüz tam uyananamamış gümrük memuru ve birkaç bürokrat arasına sıkışma sırası şimdi bana gelmişti. Omnibüs, insanın hayatının kuma saplandığı ve çıkmakta muvaffak olamadığı, eski bir daire, toz bağlamış bir müdüriyet gibi kokuyordu, sanki uzun süre kapalı kalmıştı. Bir sekreter daha, bir gümrükçü daha, bir müfettiş daha almak için her beş metrede bir duruyordu. Çoktan uykuya dalmış olanlar, elinden geldiğince yerleşen ve kendi de derhal uyumaya koyulan yeni gelenin selamına belli belirsiz bir horultuyla karşılık veriyordu. Bu olanlar, Toulouse’un biri diğerini tutmayan döşeme taşları üzerinde gerçekleşiyordu, kederli bir taş arabasında gibiydik; ve posta pilotu, memurların içine karışmış haliyle, ilk bakışta hiç de onlardan ayırdedilmiyordu... Ama sokak lambaları sıra ile geçmekteydi, ama havaalanı yaklaşıyordu, ama bu eski, gümbürtülü omnibüs artık insanın kabuğunu çatlatıp içinden yüzü güzelleşmiş çıkacağı bir krizalitten başka bir şey değildi.
Her bir arkadaşım, böyle bir sabah, kırılgan astlığın altında, üstelik müfettişin hırçınlığını henüz üzerlerinden atamadıkları bir halde, kendi içlerinde İspanya ve Afrika postaları sorumlusunun doğduğunu duymuştu, muhtemelen üç saat sonra şimşekler içinde Hospitalet ejderi ile karşı karşıya gelmiş olacaklardı, dört saat sonra ise bu ejderi yenip, bağımsız bir irade ile, tüm yetkileri kendi üzerlerinde toplamış olarak, deniz üzerinden bir dönüş yahut Alcoy dağ çemberine doğrudan bir baskın arasında karar vereceklerdi, ne de olsa fırtınayla, dağlarla, okyanusla müzakerelerde bulunacak olan onlardı.
Toulouse’un kuru kış göğü altında her bir arkadaş, yine böyle bir topluluğa karışmış, böyle bir sabah her biri kendi içinde, beş saat sonra Kuzeyin yağmurlarını, karlarını geride bırakarak, kışı terkederek, motorun dönme hızını düşürecek ve Alicante’nin göz kamaştıran güneşinin altında, apaydınlık bir gökyüzünde inişe geçecek bir hükümdarın büyüdüğünü duymuştu.
O yaşlı omnibüs kaybolup gitti, fakat sıkışıklığı, konfordan yoksunluğu hafızamda hâlâ capcanlı. Mesleğimizin katıyürekli cilvelerine hazırlanmayı gayet güzel sembolize ediyordu. Orada her şey şaşkınlık verici bir kanaatkârlığa bürünüyordu. Üç yıl sonra, yine aynı omnibüste, sarf edilen hepi topu on kelimeyle, Lecrivain’in ölümünü öğrendim, sisli bir gün yahut gecede sonsuz emekliliğe ayrılan yüz pilot arkadaşa o da katılmıştı.
Yine böyle sabahın üçüydü, karanlıkta yüzü görünmeyen müdürün, müfettişe hitaben sesini yükselttiğini duyduğumuzda omnibüste yine aynı sessizlik hüküm sütüyordu.
- Lecrivain, bu gece Casablanca’ya inmedi.
-Yaa!... diye yanıtladı müfettiş. Eee?
Ve sürmekte olan rüyasından koparılmış olarak, uyanmak için, uyanmaya ne kadar çabaladığını göstermek için bir gayret sarf etti ve ekledi:
- Yaa! Öyle mi? Geçmeyi başaramadı mı? Geri döndü mü?
Karanlık omnibüsün arka koltuğundan kısaca yanıtlandı: “Hayır.” Bu kısa cevabın devamını bekledik. Ancak saniyeler devrildikçe, bu “hayır”ın başka bir kelimeyle devam etmeyeceği bizler için daha da netleşiyordu, bu “hayır”, bu, kesin bir “hayır”dı, Lecrivain Casablanca’ya iniş yapmadığı gibi, bir daha asla başka herhangi bir yere de iniş yapmayacaktı.
Yine aynı sabah, ilk posta uçuşumun şafağında, mesleğin kutsal ritüellerine maruz kalmak sırası bendeydi, camdan dışarı, sokak lambalarının yansıdığı ışıltılı makadama bakarken kendime güvenimi yavaş yavaş kaybettiğimi hissediyordum. Yol kenarı boyunca su birikintilerinin üzerinde rüzgarla savrulan yüksek palmiyelerin birbiri ardına geçtiği görülüyordu. Şöyle düşünüyordum: “İlk posta uçuşum için... hakikaten... hakikaten şanssızım.” Bakışlarımı müfettişe doğru kaldırdım: “Sizce kötü hava bu mudur?” Müfettiş cama çökkün bir bakış attı: “Bu gördükleriniz hiçbir şeyi kanıtlamaz” diye homurdandı en sonunda. Ben de kendime kötü havanın hangi göstergeden anlaşılabileceğini sordum. Önceki gün akşam, Guillaumet, eski pilotların gözümüzü korkutan uğursuz kehanetlerini sade bir gülücükle silivermişti, ama şimdi hepsi birer birer yeniden aklıma geliyordu: “Hattı, noktası noktasına, bilmeyen biri, bir kar fırtınasıyla karşılaşacak olursa, vay haline... gerçekten, vay haline!..” Onlar için prestijlerini korumak gerekli bir şeydi, hafif rahatsız edici bir bakışla yüzümüze uzun uzun bakıp, içimizdeki masum saflığa yanıyorlarmış gibi, kafalarını sallarlardı.

Ayrıca gerçekten de bu omnibus kim bilir kaçımız için son bir sığınak görevi görmüştü? Altmış mı? Seksen mi? Yağmurlu bir sabah, aynı keyifsiz şoför tarafından kim bilir kaçımız havaalanına böyle götürülmüştü? Etrafıma bakıyordum: karanlığın içinde ışıltılı noktalar parlıyordu, sigaralar derin düşünceleri noktalıyordu. Yaşlanmış memurların mütavazi derin düşüncelerini. Bu yol arkadaşları acaba içimizden kaç kişiye veda alaylığı yapmıştı?
Ayrıca alçak sesle birbirlerine açtıkları sırları kulağıma geliyordu. Ana başlıklar hastalıklar, para, aile-içi can sıkıcı gelişmelerdi. Tüm bu dert tasa, bu adamların içine tıkıldığı boğucu hapishanenin duvarlarını aşıyordu. Ve yazgının çehresi birdenbire bana göründü.
Şimdi yanımda oturan yaşlı bürokrat, kimse senin firar etmene yardım etmedi, o halde bundan asla sorumlu tutulamazsın. Sahip olduğun huzuru, termitlerin yaptığı gibi, ışık geçiren her bir boşluğu, yılmak bilmeden, betonla kapatarak inşa ettin. Kendini bir gülle gibi, burjuva güvenli yaşamının, rutinlerinin, taşradan kalma es geçilmez ritüellerin içine yuvarladın, o mütevazi surru rüzgârlara, kabaran dalgalara, yıldızlara karşı yükselttin. Büyük sorunları kendine dert etmeyi hiç mi hiç istemiyorsun, insani durumunu aklından silmek için zaten epey zahmet çektin. Başıboş bir gezegennin vatandışı hiç de değilsin, kendine cevabı olmayan sorular asla sormazsın: Toulouselu küçük bir burjuvasın sen. Halen vakit varken kimseler seni omzundan yakalamadı. Ama şekil verdiğin çamur şimdi kurudu, kaskatı kesildi, içinde olan hiçbir şey bundan böyle müzisyeni yahut şairi yahut bir zamanlar senin içinde ikamet eden astronomu uyandırmakta başarılı olamaz.
Yağmurun yaylım ateşini artık dert etmiyorum. Mesleğin sihri bana şimdi, iki saate varmaz, kara ejderlerin, mavi ışıltılardan saçları olan zirvelerin, karşısına çıkacağım, gece olduğunda ise özgürlüğüne kavuşmuş biri olarak yıldızlara giden güzergâhımı okuyacağım yeni bir dünya açıyor.


sandıktan çıkanlar, no:9 | İnsanların Dünyası | Birinci Bölüm | II

Yine de haritalarımın rulosunu açtım, ve birlikte güzergâhımı biraz daha gözden geçirelim istedim. Lamba ışığında haritaların üzerine eğilmiş, omzum usta pilotun omzuna dayalıyken, okul arkadaşlığına özgü bir huzur duyuyordum.
Ama o akşam ne tuhaf bir coğrafya dersi aldığımı bilmezsiniz! Guillaumet bana İspanya’yı öğretmiyordu, İspanya’dan bana bir arkadaş yapmıştı. Ne hidrografyadan, ne nüfustan ne de büyükbaş hayvanlardan bahsetti. Bana Kadiz’den değil de şehrin yakınında bir arazinin kenarındaki üç portakal ağacından bahsediyordu: “Bu ağaçlara dikkat et, haritana işaretle...” Böylece bu üç ağaç haritada Sierra Nevada sıradağlarından daha çok yer kaplıyordu. Bana Lorca’dan değil de Lorca yakınlarındaki basit bir çiftlikten bahsediyordu. Faal olan bir çiftlikten. Oradaki çiftçiden. Çiftçinin hanımından... Ve uzayın unuttuğu bu ikili, bizden bin beş yüz kilometre uzakta, haddinden fazla önem kazanıyordu. Yanıbaşlarındaki dağın yamacında, fener muhafızları gibi, yerlerini iyice tutmuş halde yıldızlarının altında insanlara yardım etmeye hazırdılar.
Onların o unutulmuşluklarından, tasavvur bile edilemeyecek gözlerden uzaklıklarından dünyanın hiçbir coğrafyacısının bilmediği detaylar çıkartıyorduk. Zira coğrafyacılar sadece büyük şehirleri sulayan Ebro ırmağıyla ilgileniyordu. Ama Motril’in batısında küme küme otların altına gizlenmiş, otuz kadar çiçeğin geçimini sağlayan o babacan, küçük çay kimsenin umrunda değildi. “Çaydan sakın, arazi bozuksa onun yüzünden... bunun da yerini iyi işaretle.” Ah ah! Motril yılanını gözlerimin önüne getirebilirim! Hiçbir şeye benzemiyordu, cılız mı cılız şırıltısıyla, bir kaç kurbağıyı ancak kendine bağlayabilmişti, bununla birlikte dinlenirken bile daima tilki uykusundaydı. Acil iniş bölgesi boyunca, otların arasına uzanmış, iki bin kilometre öteden beni gözetliyordu. İlk fırsatta beni bir alev demetine çevirmekten çekinmezdi...
Ayrıca bir gözüm de geri adım atmadan, tepenin yamacında saldıraya hazır halde bekleyen, o otuz koyundaydı. “Bu otlak boş mu sanıyorsun, hiç de öyle değil. Şu otuz kadar koyun seni teker üstü oturtur...” Ben de böylesine sinsi bir tehdit karşısında dostumu hayranlıkla dinleyerek, gülümsüyordum.
Haritamdaki İspanya usul usul bir peri masalı diyarına dönüşüyordu. Sığınakları ve tuzakları birer çarpı ile işaretliyordum. O çiftliği, otuz koyunu, o çayı şamandıra diker gibi işaretliyor, coğrafyacılar tarafından ihmal edilmiş bir çoban köpeğini esas yerine götürüyordum.
Guillaumet’den ayrıldıktan sonra, soğuk kış gecesinde bir yürüyüş yapma ihtiyacı hissettim. Paltomun yakasını kaldırdım, duygularımı bilmeyen yayalar arasında yürürken, genç bir âşık gibi içim içime sığmıyordu. Kalbimdeki sırrın tanımadığım bu insanların yakınından geçmesine izin verdiğim için böbürleniyordum. O barbarlar da beni tanımıyordu, ama derftleri, ama gelecekle ilgili planları, gün ağardığında bunları posta çuvallarında emanet edecekleri kişi benden başkası değildi. Umutlarını benim ellerime teslim edeceklerdi. Paltoma öyle sarınmış halde, onların içinde hafif yukardan bakarak adım atıyordum, zira hepsi kaygılarımdan bihaberdi.
Benim geceden aldığım mesajların hiçbiri onlara ulaşmıyordu. Zira gecenin ilgilendiği onların değil benim canımdı, bu kar fırtınası belki de benim ilk yolculuğumu berbat etmek için harıl harıl hazırlık yapıyordu. Gezintiye çıkmış tüm o insanlar, yıldızların birer birer söndüğünü nereden bilebilirdi ki? Bundan haberi olan bir bendim. Ve harp öncesi düşmanın aldığı pozisyonlar sadece bana bildiriliyordu...

Bununla birlikte beni ağır bir yükümlülük altına sokan bu emirleri, Yeniyıl hediyelerinin ışıldadığı aydınlatılmış vitrinlerde buluyordum. Dünyanın tüm malı mülkü gecenin içinde bu vitrinlerde sergileniyor gibiydi, bense bunlardan feragat etmenin verdiği kurumlu bir sarhoşluğun tadını çıkartıyordum. Tehdit altındaki bir savaşçıydım ben: akşam eğlenceleri için hazırlanmış gözalıcı krisraller, abajurlar, kitaplar benim ne kadar umrumda olabilirdi ki. Denizin serpintisini daha şimdiden yemiştim, bir posta pilotu olarak, gece uçuşlarının acı meyvesini daha şimdiden tatmıştım.