4 Nisan 2017 Salı

sandıktan çıkanlar, no:8 | İnsanların Dünyası | Giriş ve 1. Bölüm I

Antione de Saint Exupery
TERRE DES HOMMES
Gallimard, 1939.


İNSANLARIN DÜNYASI

Dostum Henry Guilaumet, bu kitabı sana ithaf ediyorum.

Dünyanın bizler hakkında bizlere öğrettikleri kitaplarınkinden çok daha uzun sürer. Çünkü dünya bize direnir. İnsan bir engel karşında kendini ölçtüğünde kendini keşfeder. Fakat engeli aşmak için bir aygıta ihtiyacı vardır. Örneğin bir rendesi, bir sabanı olması gerekir. Tarlasında köylü, tabiattan gizlerini ufak ufak koparır; sonuçta ortaya çıkardığı gerçek ise evrenseldir. Aynı şekilde, uçak, havayolları aygıtı, insanı  tüm o eski meselelerin içine karıştırır.
Arjantin’e yaptığım ilk gece uçuşumun imgesi daima gözlerimin önünde; sadece ovada dağınık haldeki ışıkların yıldızlar gibi ışıldadığı, zifiri karanlık bir geceydi.
Her bir ışık, o karanlıklar okyanusunda, sanki ayrı bir bilincin sihrine işaret ediyordu. Şu hanede kitap okunuyor, düşüncelere dalınıyor, dört gözle gizlerin açılması bekleniyordu. Başka birinde, belki, uzaya sondaj yapmanın yolları aranıyor, Andromedea takım yıldızı ile ilgili hesaplarla kafa patlatılıyordu. Başka birinde bir seven vardı. Arada sırada hanede yemeğin beklendiğine işaret eden ışıklar da göz kırpıyordu bu arazide. En ölçülü olanlarından, bir şairin, bir öğretmenin ya da bir dülgerin ışığına varıncaya dek nice ışık. Ama bu canlı yıldızların içinde, kim bilir ne çok kapanmış pencere, ne çok sönmüş yıldız, ne çok uykuya dalmış insan vardı...
Onlarla bir araya gelmeyi denemek gerek. Arazide arada bir ortaya çıkan o ışıklardan bir insanla temas kurmayı denemek gerçekten gerekli.



I
Sefer

1926 yılıydı. Sonradan Air-France olan Aeropostale’dan önce Paris-Dakar seferini gerçekleştiren Latécoère Şirketinde stajer pilot olarak henüz işe başlamıştım. Mesleği öğreniyordum. Diğer tüm arkadaşlarım gibi ben de posta pilotluğu yapma şerefine nail olmadan önce acemiliği üzerimden atmaya çalışıyordum. Uçaklarla ilgili çeşit çeşit tâlim ve sınav, Tolouse-Perpignan arası gidip gelmeler, buz gibi bir hangarın en uzak köşesinde insanı çatlatan meteoroloji dersleri... Henüz tanımadığımız İspanya dağlarından duyduğumuz ürküntü, usta pilotlara duyduğumuz saygı içinde yaşayıp gidiyorduk.
Bu bahsettiğim usta pilotlar, onları restoranda bulurduk, asık suratlı, hafif mesafeli olurlar, nasihatlerini hayli üst perdeden verirlerdi. Ve ne zaman ki, Alicante yahut Casablanca’dan vaktinden çok geç dönen biri, saçları yağmurdan sırılsıklam olmuş aramıza katılsa ve içimizden biri çekinerek ona yolculuğunun nasıl geçtiğini sorsa, aldığımız o kısa cevaplar, fırtınalı günler, gözlerimizin önüne tuzaklarla, kapanlarla, pat diye çıkan falezlerle, sedir ağaçlarını bile köklerinden sökebilecek anaforlarla dolu masalsı bir dünya sermeye yeterdi. Kara ejderler vadilerin girişlerini kolluyor, ışıktan demetler zirveleri taçlandırıyordu. Bu ustalar bilgi ve görüleri ile saygımızı daima diri tutarlardı. Fakat kimi zaman, sonsuza dek saygıdeğer kalmak üzere, içlerinden birinin geri dönmediği olurdu.

Corbières sırtlarında hayatını kaybeden Bury’nin dönüşlerinden biri aklımda. Bu eski  pilot restorana henüz gelmiş ortamıza oturmuştu, hiçbir şey demeden yavaşça yemeğini yiyordu, yorgunluktan omuzları hâlâ çökkündü. Hattın bir ucundan diğerine havanın kipkirli olduğu ve dağların pilota, bir eski zaman yelkenlisinde palamarlarından kurtulup güverteyi dövmeye başlayan toplar gibi, o kirin içinde yuvarlanıyormuş gibi geldiği günlerden birinin akşamıydı. Bury’ye bakıyordum, tükrüğümü yuttum ve ona yolculuğunun zorlu geçip geçmediğini sorma cüretini gösterdim. Bury duymuyordu, alnı kırışmış, sandalyesinin üzerinde iyice kamburu çıkmıştı. O zamanlar üstü açık uçaklarda uçuyorduk, hava kötü olduğunda daha iyi görebilmek için ön camdan ileri sarkardınız, bu nedenle rüzgârın şamarları uçuştan sonra da kulağınızda uğuldamaya devam ederdi. Bury en sonunda kafasını kaldırdı, beni anlamış ve yolculuğunu hatırlamış gibi göründü, sonra yüzünde açık bir gülümsemeyle aniden dalgınlaştı. Bu gülümseme beni hayrete düşürdü, zira Bury’nin güldüğü çok nadirdi, bu kısa gülücük şimdi onun yorgunluğuna ışık veriyordu. Zaferiyle ilgili en küçük bir açıklamada bulunmadı, kafasını öne eğdi ve sessizlik içinde lokmasını çiğnemeye devam etti. Fakat sıkış tıkış restoranda, alçakgönüllülükle günün yorgunluğunu atan ufak tefek memurların içinde omuzları düşük bu arkadaş, bana tuhaf bir asalet içindeymiş gibi göründü, kalın ve sert kabuğunun altında adeta ejderi alt eden meleğin görünmesine  izin veriyordu.

Sonunda bir gün benim de havaalanı müdürünün odasına çağrılma sıram geldi. Bana kısaca şöyle sordu:
- Yola yarın mı çıkıyorsunuz?
Dışarı çıkmamı söylemesi için öylece bekliyordum. Fakat bir müddet sessizlikten sonra ekledi:
- Talimatları iyi biliyor musunuz?
Motorlar o zamanlar bugünkiler kadar güvenli değildi. Sık sık, daha ne olduğunu bile anlamadan, kırılan bir yığın kapkacak gürültüsüyle bizi yarı yolda bıraktıkları olurdu. Böylece elinizi İspanya’nın pek de sığınak sağlamayan kayalık kabuğuna teslim ederdiniz. “Motorun gitti mi, ne yazık ki uçağın da gider” derdik. Elbette uçağın yerine yenisi gelir. En başta mühim olan kör gibi kayalıkların üstüne üstüne gitmemektir. Bu nedenle dağlık bölgelerde bulut denizleri içinde uçmayı yasaklayan en ağır yaptırım ve cezalar getirilmişti. Zira bir pilot uçağı arıza yaptığında, pamuk pamuk bulutlar içinde irtifa kaybederken, zirvelerden birine çarpabilirdi.
O akşam o temkinli ve ağır sesin talimatlar üzerinde ısrar etmesi işte bu yüzdendi:
“İspanya’da, bulut denizlerinin üstünde pusula doğrultusunda yol almak oldukça hoştur, çok zevklidir, fakat...
Ses aynı ağırlıkta devam etti:
“... fakat, şunu aklınızdan çıkarmayın: o bulut denizlerinin altı... ebediyettir.
İşte böylece, bulutların üzerine çıkınca keşfettiğimiz o sakin, hayli tekdüze, hayli basit dünya benim için aniden başka bir değer kazandı. Gökyüzünün tatlılığı artık bir tuzak haline geliyordu. O dağınık, devasa, ak pak tuzağı, orada, ayaklarımın altında hayal ediyordum. Aşağıda, sandığınız gibi, ne insanların kıpır kıpır hareketleri, ne gürültü patırtı, ne de şehirde otomobillerin oradan oraya gitmesi hüküm sürüyordu, hüküm süren sadece çok daha mutlak, sürekli bir sessizlik, çok daha belirgin bir sükunetti. Bu beyaz ökse benim için gerçek ve gerçekdışı, bilinen ve bilinmeyen arasında bir sınır haline geliyordu. Ve daha  o andan itibaren, bir kültürün, medeniyetin ya da mesleğin penceresinden bakıldığı takdirde bir manzaranın hiçbir anlam ifade etmediğini idrak ediyordum. Dağadamları da bulut denizlerini biliyordu. Buna rağmen  onlar henüz bu masalsı perdeyi benim gibi keşfetmemişti.

Bürodan çıktığımda çocuksu bir övünç hissetttim. Şafak söktüğünde, bir yolcu yükünden, Afrika postasından sorumlu olma sırası bana gelecekti. Ama övünçle birlikte büyük bir alçakgönüllük de duyuyordum. Kendimi iyi hazırlanmamış gibi hissediyordum. İspanya sığınak sunma konusunda hayli fakirdi; tehlikeli bir arıza karşısında, acil inişe uygun bir alanı nereden bulabiliceğimi  bilmemekten endişeleniyordum. İhtiyacım olan bilgileri vermekte hayli yetersiz kalan, kısır haritaların üzerine eğilmiştim; kalbim ürkeklik ve övünçle dolu halde bu son geceyi dostum Guillaumet ile geçirmek üzere kendimi dışarı attım. Guillaumet benden daha önce yola çıkmıştı. İspanya’nın kilitlerini açacak püf noktaları biliyordu. Ondan bir şeyler öğrenmem şarttı.
Yanına gittiğimde bana gülümsedi:
- Haberi aldım. Nasıl, memnun musun?
Doğrudan gömme dolaba gidip porto şarabı ve kadeh çıkardı, dönüşte hâlâ yüzüme gülümsüyordu:

Bir lambanın ışığı yayması gibi o da çevresine güven yayıyordu; ta kendisi sonradan And sıradağlarını ve Güney Atlantiği boydan boya geçme rekoru kıracaktı. Bu rekorlardan bir kaç yıl evvel, o akşam, ellerini gömleğinin yeninden içeri çekmiş, lambanın altında kollarını kavuşturmuş, yüzünde gülümsemelerin en iç rahatlatıcı gülümsemesiyle, bana kısaca şöyle dedi: “Fırtınalar, sis, kar kimi zaman başına dert olacaktır. Öyle olduğunda tüm bunlarla daha önce karşılaşanları aklına getir ve kendine sadece şöyle de: başkasının bir zaman başardığı, her zaman başarılabilir.” Yine de haritalarımın rulosunu açtım, ve birlikte güzergâhımı biraz daha gözden geçirelim istedim. Lamba ışığında haritaların üzerine eğilmiş, omzum usta pilotun omzuna dayalıyken, okul arkadaşlığına özgü bir huzur duyuyordum. 

3 Nisan 2017 Pazartesi

Küçük Prens | İthaf ve Yedinci Bölüm*

LÉON WERTH’E

Bu kitabı bir büyüğe ithaf ettiğim için çocuklardan özür dilerim. Ciddi bir mazeretim var: çünkü bu büyük, benim hayattaki en iyi arkadaşım. Başka bir mazeretim daha var: bu büyük, her şeyi anlayabilir, çocuk kitaplarını bile. Alın size bir de üçüncü mazeret: bu büyük Fransa’da yaşar, ama orada karnı aç ve üşümekte. Teselliye hayli ihtiyacı var. Tüm bu mazeretlerim yetersizse, ben de bu kitabı bu büyüğün bir zamanlar olduğu çocuğa ithaf etmek isterim. Her büyük ilk başta küçük birer çocuktu. (Ne var ki bunu çok azı hatırlar.) Şu halde ithafımı düzelteyim:


KÜÇÜKLÜĞÜNDEKİ LEON WERTH'E 


________________________________________________________________

YEDİNCİ BÖLÜM


Beşinci gün, yine koyunun sayesinde, küçük prensin sırrı benim için artık ortaya çıktı. Hiç hazırlık konuşması yapmadan, bir problemi sessizlik içinde uzun uzun düşünmenin sonucuymuş gibi, dan diye sordu:
— Bir koyun, çalı çırpı yiyorsa, çiçek de yer mi?
— Bir koyun karşına ne çıkarsa yer.
— Dikenli çiçekleri de mi?
— Evet. Dikenli çiçekleri bile.
— O halde dikenler ne işe yarıyor?
Sorunun cevabını bilmiyordum. Motorda feci derecede sıkılmış bir cıvatayı gevşetmeye çalışmakla hayli meşguldüm. Ve arıza bana tahmin ettiğimden çok daha ciddi geldiği için epeyce tasalıydım; git gide tükenmekte olan su beni fazlasıyla endişelendiriyordu.
— Dikenler, ne işe yarıyor?
Küçük prens bir soru sormayagörsün, ondan asla vazgeçmiyordu. Cıvata tepemi attırmıştı, gelişi güzel bir cevap verdim:
— Dikenler hiçbir işe yaramaz, bize kin güttükleri için  çiçeklerin dikeni var!
— Yaa...
Fakat bir müddet sessizlikten sonra, sanki biraz hiddetle yeniden söze başladı:
— Sana inanmıyorum! Çiçekler zayıftır. Onlar naiftir. Ellerinden nasıl gelirse kendilerini öyle savunurlar. Dikenlerinin de korkunç birer silah olduğuna inanıyorlar...
Cevap vermedim. O an kendime şöyle diyordum: “Şu cıvata hâlâ direnecek olursa, bir çekiç darbesiyle belki onu yerinden oynatabilirim.” Fakat küçük prens düşüncelerimi bir kez daha dağıttı.
—  Peki ya sen, sen ne düşünüyorsun... Çiçeklerin...
— Ama hayır! Ama hayır! Ben bir şey düşünmüyorum! Öylesine cevap vermiştim. Şu anda ciddi işlerim var!
Aptalca yüzüme baktı.
— Ciddi işler!
Çekici elimde gördü, parmaklarım makine yağıyla kararmıştı, ona çok çirkin gelen bir objenin üzerine eğilmiştim.
— Büyükler gibi konuşuyorsun!
Bu beni biraz utandırdı, ama katı yüreklilikle ekledim:
— Her şeyi birbirine karıştırıyorsun... Her şeyi karıştırıyorsun!
Gerçekten de çok kızmıştı. Altın sarısı saçlarını rüzgâra savurdu:
— Pancar suratlı bir beyin yaşadığı bir gezegen gördüm. Hayatında hiç çiçek koklamamıştı. Hayatında hiç bir yıldıza bakmamıştı. Hayatında hiç bir insanı sevmemişti. Ömrü boyunca hesap kitaptan başka şey yapmamıştı. O da bütün gün aynı senin gibi tekrar eder: “Ben ciddi bir adamım! Ben ciddi bir adamım!” böyle dediği için kurumundan geçilmez. Ama o bir adam değil, o bir mantar.”
— Bir ne?!
— Mantar!
Küçük prensin yüzü öfkeden solgunlaşmıştı:
— Milyon yıllardır çiçekler diken üretir. Milyon yıllardır koyunlar yine de çiçekleri yer. Hiçbir işlerine yaramayan bu dikenleri üretmek için onca zahmete neden katlandıklarını öğrenemeye çalışmak, ciddi bir iş değil mi yani? Koyunlar ve çiçekler arasındaki savaş önemli değil mi? Kırmızı suratlı büyük bir beyefendinin hesap kitaplarından daha önemli ve ciddi değil mi bu? Ve ben, gezegenim haricinde, dünyada hiçbir yerde bulunmayan biricik bir çiçek biliyorsam, ve bir koyunun; tam da şöyle, ne yaptığını bilmeden, tek hamlede onu yok edebileceğini biliyorsam, bu önemli değil, öyle mi?!
Öfkeden kızarmıştı, yeniden başladı:
— Birisi milyonlarca ve milyonlarca yıldızda sadece bir tek örneği olan bir çiçeği seviyorsa, mutlu olması için yıldızlara bakması yeter. Çünkü o kendi kendine şöyle der: “Çiçeğim orada bir yerlerde...” Fakat koyun o çiçeği yerse, bu onun için tüm yıldızların aniden sönüvermesi demektir! Bu da önemli değil yani!
Daha fazla bir şey diyemedi. Aniden hıçkırıklara boğuldu. Hava kararmıştı. Araç gereçlerimi nihayet bırakmıştım. Artık çekiçimle, cıvatamla, susuzlukla ve de ölümle gayet güzel dalga geçiyordum. Bir yıldızın üzerinde, bir gezegende, benimki, yani Dünya’da konuşacak küçük bir prens vardı! Onu kollarıma aldım. Kucağımda salladım. Ona şöyle diyordum: “Sevdiğin çiçek tehlikede değil... Koyununa bir burunluk çizeceğim... Çiçeğin için de bir zırh... Ve de...” Artık ne söyleyeceğimi bilmiyordum. Çok kötü hissediyordum. Ona nasıl ulaşabileceğimi, ya da yetişebileceğimi bilmiyordum... Gözyaşı ülkesi ne kadar da gizemli...

_______________________________________________________________________________

* Küçük Prens çevirenler kervanında ben de varım; teliften düştüğü yıl bu kitabı ben de bir yayınevi için çevirmiştim, yeni kurulan bir yayıneviydi basmaya fırsatları olmadı. (k.e.)

sandıktan çıkanlar no:7 | Küçük Prens





1 Nisan 2017 Cumartesi

Blogta ayın şarkısı | Sonny Boy Williamson | Bye Bye Bird

sandıktan çıkanlar | no:6 | SAINT-BEUVE’ÜN CONSTITUTIONNEL’DEKİ KÖŞESİNDE GUSTAVE FLAUBERT’İN “LEMOINE DAVASI” ROMANI ÜZERİNE ELEŞTİRİSİ (not: okumadan önce bir kaç gün önce yayınladığım Flaubert pastişine göz atabilirsiniz. k.e.)

Pastiches et Mélanges
-Pastişler ve Seçme Yazılar-
Marcel PROUST
Gallimard, 1919

[Bu yazının pdf ve epub versiyonunu Archive.org'tan indirebilirsiniz.]


SAINT-BEUVE’ÜN CONSTITUTIONNEL’DEKİ KÖŞESİNDE GUSTAVE FLAUBERT’İN “LEMOINE DAVASI” ROMANI ÜZERİNE ELEŞTİRİSİ


Lemoine Davası... Gustave Flaubert’den! Böyle bir başlık özellikle de Salambo’dan hemen sonra genel bir şaşkınlık yarattı. O da ne? Anlatıcı, resim sehpasını Paris’in göbeğinde, Adalet Sarayına, tam da bir istinaf mahkemesi dairesine kurmuş...: biz de kendisini hâlâ Kartaca’da sanıyorduk! Mösyö Flaubert – gerek geçici heveslerinde gerek tercihlerinde saygıyı hak eder – Martial’ın incelikle alay ettiği, belli bir havalide usta sayılan ama ünleri orası ile sınırlı olan, kantonlarını orada kuran, kalelerini orada berkiten, tasası her şeyden önce eleştirilere mahal vermemek olan, sıra manevraya geldiğindeyse tek hamleden sonrasını getiremeyen yazarlardan değildir o. Mösyö Flaubert, o, keşifleri, çıkış manevralarını, düşmanı her yönden karşılamayı sever, demem o ki kendisine meydan okunduğunda kapışmayı memnuniyetle kabul eder; onun için, sunulan şartların önemi yoktur, ayrıca ne silahları seçmeyi talep eder ne de araziden kendine avantaj sağlamaya çalışır. Ancak bu sefer, şunu kabul etmek gerekir ki, böylesine ani bir değişiklik, hiçbir zaferin mazur gösteremeyeceği, (hemen hemen) Bonaparte'ın Mısır dönüşünü andıran bu çark, pek de hayra alamet görünmüyor; şunu belirtelim ki birazcık şaşırtmaca kokusu aldık, bize öyle geldi de diyebiliriz. İşi, bahis kelimesini telaffuz etmeye vardıranlar bile oldu, ki bu görünürde sebepsiz değildir. Mösyö Flaubert, hiç olmazsa bu bahsi kazanmış olabilir mi? Açık yüreklilikle araştıracağımız işte budur, ancak yazarın oldukça saygıdeğer bir beyefendinin oğlu olduğunu unutmadan yapacağız bunu; mesleğine, memleketine izini ve ışığını bırakmış o Rouen tıp fakültesi profesörünü hepimiz tanırız; sevimli evlat – dostluktan ileri gelen bir yardımseverlikle, yeteneğini şimdiden, fütursuzca alkışlayan aceleci gençlere bir kaç görüşle karşı çıkabilsek de – titizlik ve incelikten ödün vermeyen üslubunun mükemmel biçimde eşlik ettiği, gerçeğe uygunlukları ile bilinen hikâyelerinin sadeliği ile - gelin görün ki tüylü kalemini eline alır almaz sadeliğin tam tersi oluyor kendisi - saygı ve ilgiyi hak ediyor.
Hikâye, daha iyi idare edilmiş olsaydı mösyö Flaubert hakkında yeterince uygun bir fikir verebilecek bir sahne ile, krokilerin, gerçeklik vuku bulurken çıkartılan etüdün o apansız, dolaysız biçimiyle başlıyor. Adalet sarayındayız, oturuma verilen ara sırasında, Lemoine davasının görüldüğü istinaf mahkemesi dairesindeyiz. Pencereler hakimin emri ile henüz kapatılmış. İşte burada, seçkin ve değerli bir avukat, hakimin oradaki hiçbir şeyle ilgisi olmadığı konusunda beni temin ediyor; bu tip olaylar için çok doğal ve makul bir havası varmışa benziyor hakimin, verilen arada elbette oturum dışı konularla uğraştığı odasına çekilmiş gibi sanki. Bu, sadece istersek görebileceğimiz küçük bir detay. Ama siz, (gerçekten saymışsınız gibi) Kartaca ordusundaki fillerin ve yaban eşeklerinin sayısını söyleyen siz, sorarım size,  bu kadar yakın bir zamana ait, eğrisi doğrusu bu kadar kolay ortaya çıkartılabilir, ayrıca kısa ve hiçbir şekilde detaylandırılmamış bir olay hakkındaki sözlerinize inanılmasını nasıl beklersiniz; yaptıklarınız düşüncesizce! Neyse, geçelim bunları: yazar hakimi tasvir etmek için fırsat aramış ve gözden kaçırılmasına izin vermemiş. Bu hakim “palyaço yüzlü (okuru ondan soğutmaya yetiyor bu) vücut ölçülerine göre oldukça dar bir cüppesi var (yeterince acemice bir anlatım biçimi ve resmettiği bir şey yok), kafasında evirip çevirdiği emelleri var.” Palyaço yüzü de geçiniz! Yazarımız insanlıkta soylu ve kıymetli hiçbir şey görmeyen bir ekolden geliyor. Katıksız bir Norman olan Mösyö Flaubert, gerçi Normanların içinde katıksızı var mıdır bilemiyorum, Fransa’ya, şimdi anımsayamadığım hatırı sayılır çok sayıda avukat ve yargıç yetiştirmiş, ulu bilgeliğin, ince kurnazlıkların çok iyi bilindiği bir memleketten geliyor. Kendimizi Normandiya ile sınırlandırmayacak olursak, mösyö Villemain’in hakkında nazik bir tasvirden daha fazlasını verdiği bir yargıç Jeannin’in, bir Mathieu Marais’in, bir Saumais’in, bir Bouhier’in, hattâ o sevimli Patru’nun, fikirlerindeki hikmet ve kaçınılmaz saygınlıkları ile ayırt edilen bu adamlardan herhangi birinin imgesi, öyle inanıyorum ki burada bize gösterilen “palyaço yüzlü” hakimden çok daha ilginç, çok daha gerçeğe yakın olurdu. Yine de boş verelim artık şu palyaço yüzü! Fakat “kafasında emelleri” varsa, henüz ağzını açmadığına göre bunlar hakkında ne biliyorsunuz? Aynı şekilde, biraz ilerde, izleyicilerin içinde, yazar bizlere bir “hissedar”ı tasvir edecek, onu parmağıyla gösterecek. Günümüzde çok sık kullanılan bir gösterme biçimi bu. Ama burada, sorarım  mösyö Flaubert’e: “Bir hissedar. Peki uzaktan hissedar olduğunu nereden bilebiliyorsunuz? Bunu size kim söyledi? Ne biliyorsunuz bunun hakkında?” Gayet açık görüldüğü üzere, yazar, eğleniyor, tüm bu hususiyetler sırf zevk için uydurulmuş. Ama bu kadarla da kalmıyor, devam edelim. Yazar, izleyicileri, daha doğru bir tâbirle kendi keyfince atölyesine topladığı saf “model” gönüllüleri resmetmeye devam ediyor: “Cebinden bir portakal çıkartarak, bir zenci...!” Seyyah efendi, dudaklarınızda sadece gerçekliğin, “objektifliğin” kelimeleri var, bunu iş edinmişsiniz, bunu gözler önüne sermekten çekinmiyorsunuz, ancak bu sözümona nesnelliğin altında, sizinle birlikte karaya henüz adım atmış bu zenciden, bu portakaldan, hele hele bu papağandan, eskizinizi çarçabuk kaplamak için acele ettiğiniz beraberinizde getirdiğiniz tüm bu aksesuarlardan sizi hemen tanımazlar mı, bu eskiz fırçanızın uğraştıkları içinde en alacalı bulacalısı, şunu üzerine basarak söyleyim ki  gerçeğe en az yakını, en az benzeyeni.
Pekâlâ, zenci cebinden bir portakal çıkardı ve böyle yapmakla, “itibar kazandı”! Gayet iyi anlıyorum ki, mösyö Flaubert bir kalabalıkta, örneğin yanındakiler şişeden kafaya dikerken maşrapa çıkartan biri gibi, herkese aşina ve samimi görünmekle birlikte, kendisinden istifade edilmesine izin veren ama böyle yapmakla  üstünlük de taslayan birinden bahsediyor; bir gazete, eğer orada gazete almayı akıl etmiş tek kişi o ise, o kişi o andan itibaren dikkate değer ve başkalarından ayrı tayin edilmiş demektir. Ancak itibar kazanma ile ilgili bu son derece müstesna ve muhayyile dışı ifadeye, en yüksek ve en zor elde edilir her türlü saygınlığın esasında değeri olmayan zâti eşyanızın başkalarında uyandırdığı arzu ile kazanıldığını, durumun bundan ibaret olduğunu ileri süren ifadeye rasgeldiğinizde aslında buna pek de üzülmediğinizi itiraf edin. Ne diyelim, mösyö Flaubert’e sözümüz şu ki, bu hiç de doğru değil; itibar, - bu örneğin sizi ilgilendireceğini biliyoruz çünkü yalnızca edebiyat dahilinde bir duyarsızlık, aldırmazlık ekolündensiniz siz – onu, tüm hayatınızı bilime ve insanlığa adayarak elde edersiniz. Edebiyat, vakti zamanında, sadece zihnin inceliğinin teminatı yani çiçeği olduğunda, şüphe yok ki, kendi tercihleri ve hedefleri olan ama sefahatin ve alayın imgelerinin yanında masumiyeti ve erdemi seçen tepeden tırnağa insani o hâleti ruhiyeye ait olduğunda, bu itibarı elde edebiliyordu. Eskilere kadar gitmeden (onlar ki sizin hiçbir zaman olamayacağınız kadar ‘natüralist’tirler, ama reel bir çerçeve içinde renkleri hafif hafif beliren bir tablodan önlerindeki boşluğa, tablo sanki açık havadaymış gibi alınlığa ışıltısını konduran, kontrastı aydınlatan, her haliyle tanrısal bir ışık düşürürler) onlara, adları Homeros ya da Moschus, Bion ya da Tarenteli Leonidas olmuş, o kadim sanatçılara kadar gitmeden, kendinize referans olarak göstermekten kaçınmadığınız tüm o yazarlar çok daha iyi tasarlanmış resimlere varmak için hep ne yapmıştır, söyler misiniz bize? En başta Saint-Simon’u anmak gerek, bir Nouilles ya da bir Harlay’ın tekinsiz, her halleriyle tüyler ürpertici portrelerinin yanında onun, gerek ışığı gerek ölçüsüyle bir Montal’ın, bir Beauvilliers’in, bir Rancé’nin, bir Chevreuse’ün faziletini gösterecek  kadar yüce fırça darbeleri yok mudur? Hatta şu “insanlık komedyası”nda ya da Mösyö Balzac’ın, insanı güldüren bir kendini beğenmişlikle, resmettiğini iddia ettiği, sözüm ona, (gerçekte hepsi düzmece olan) “Paris ve taşra hayatından sahneler”de, (oysa kendisi, böyle bir tane sahne olmuş olsa bile bunu gözlemleyebilme becerisinden yoksun biridir), sizin Narr’Havaslarınızın, Shahabarimlerinizin gıpta edecek hiçbir şey bulamayacağı, onun adlandırdığı şekliyle Hulotlara, Philippe Bridaulara, Balthazar Claelerlere itiraf etmeliyim ki karşılık ve kefaret olsun diye bir Adeline Hulot, bir Blanche de Mortsauf, bir Marguerite de Solis hayal etmemiş midir?
Parlak ve kârlı nice görüş tarzı, nice yerinde ikazı borçlu olduğumuz nükteci Beyle[1]’in günümüzde romancı sayıldığı söylecenek olsa, şüphe yok ki Jacquemontlar, Darular, Mériméeler, Ampèrler, onu çok iyi tanımış ve bu kadar cüzî bir şey için ortalığı ayağa kaldırmanın gereği olmadığına inanmış bütün o ilmî zihniyet ve nezaket adamları buna hiç de şaşırmazdı doğrusu. Ama nihayetinde o bile sizden daha gerçek! Ne yazık ki en kapsamsız incelemede bile – Seneca de Meilhan’dan, Ramond’tan, Alton Shée’den bahsediyorum ben – çalışa didine hatalı bırakılmış sizinkinden çok daha fazla gerçeklik vardır. Tüm bunlar insanı haykırtacak kadar gerçek dışı, hissetmiyor musunuz siz bunu?
Sonra sessizlik sağlandı (tüm bunlar detaylardan ve belirginlikten gayet yoksun), Werner’in avukatı söz aldı, mösyö Flaubert, onun hakime her döndüğünde sanki “sunaktan geri çekilen bir papaz çömezi” gibi  hayli anlamlı bir reverans yaptığını bilgimize sunuyor. Mahkeme ve savcılık önünde hatta Paris barosunda da yazarın dediği gibi “diz çökmüş” kim bilir ne çok avukat olmuştur, bu mümkün elbette. Ama böyle olmayanları  da var – bunu, bilmek istemiyor mösyö Flaubert – ve saygıdeğer Chaix d’Est-Ange’ın (onun yayınlanmış söylevleri canlılığı ve lezzetini asla kaybetmediği gibi boş laflara, meyhanelere yaraşır tartışmalara da  son vermiştir) savcının kibirli bir ihtarına gururla şu yanıtı verdiğini duymamızın üzerinden çok da zaman geçmedi: “Burada mahkeme salonunda, savcılar kurulu başkanı ve ben eşitiz, yeteneklerimiz haricinde!” O gün, etrafında Cumhuriyet’in son çağının ilahi yankısını, o atmosferi bulamayan kibar hukuk adamı yine de altın oku, tam da bir Çiçero gibi, fırlatmasını bilmişti.
Fakat bir süreliğine güçten düşmüş dava, gerekçelerini kanıtlarcasına hareketlenmeye, hararetlenmeye başlar. Sanık içeri alınır ve ilk başta, onu gördüklerinde, oradakilerden bazıları çok eskiden sevdikleri bir hanımla uzaklara, şairin söz ettiği o sadece yaşanmaya layık, insanın tüm yaşamı boyunca sürecek bir coşkunluğa kapıldığını hissettiği saatlere gitmesine izin verecek zenginliği hasretle yad eder (hep faraziye, hep faraziye), vita dignior œtas[2]. Yüksek sesle okunduğunda bu parça – bir Monselet’nin, bir Fréderic Soulié’nin tesirine fazlasıyla rıza göstererek kapıldıkları hakiki ve hoş izlenimlerden meydana gelen o acılı histen biraz yoksun olsa da – bir ahengi, yeni bir akımı yeterince temsil edebilirdi:
“Fırtınakuşunun çığlığını, sisin çökmek üzere olduğunu, gemilerin yerlerinde sallandığını, bulutların irileştiğini fark edebiliyorlardı.” Ama şunu sormadan edemeyeceğim, fırtınakuşları ne yapmaya gelmiş oraya? Yazar alelade bir biçimde eğlenmeye, daha açık söyleyecek olursak, bizimle dalga geçmeye devam ediyor. Kuşbilim ile ilgili alışkıları yutulur cinsten değil, ayrıca fırtınakuşunun sahillerimizde oldukça yaygın bir kuş olduğu bilindiğine göre bir tanesi ile karşılaşabilmek uğruna elmas üretimini keşfedip servet yapmanın hiç de gereği yoktur. Pek çok kez bu kuşun peşine düşmüş bir avcı, ötüşünde kesinlikle özel hiçbir şey bulunmadığı hatta onu duyan birinin anında irkileceği konusunda beni temin ediyor. Yazarın bu kuşa cümlenin akışına uyup kazara yer verdiği gayet açık. Fırtınakuşunun çığlığı, bunun kulağa hoş geldiğini düşündü ve palaspandıras beğenimize sundu. Chateaubriand çalışılmış bir çerçeve içine iş işten geçtikten sonra ek detaylar dahil edenlerin ilkidir, bunların doğruluklarını ortaya koymakta da pek zorlanmamıştır. Fakat o ki, metinleri için yaptığı açıklamaların en sonuncusunda bile, ilahi yeteneğe, imgeyi ete kemiğe büründüren kelimeye, ışığı ve seçkinliği ile daima, Joubert’in deyimiyle, Büyücü’nün tılsımına sahipti. Ah! Atala torunu! Atala torunu! Günümüzde, anatomicilerin otopsi masalarına varıncaya dek her yerde bulabiliyorlar seni! v.s.



[1] Marie-Henri Beyle, Stendhal'ın gerçek ismi. (ç.n.)
[2] Vergilius'un "Aeneis"inde geçiyor: "Te superesse velim:  tua vita dignior œtas." (Hayatta kalmanı diliyorum, yaşamayı hak eden bir yaştasın) [tercümenin doğruluğu garanti değil, ç.n]

31 Mart 2017 Cuma

Alexandre Dumas | Eppstein Şatosu | II

Az önce gördüğüm ışığı tekrar görmek ümidiyle, içeri girmenin bir yolunu arayarak, bu cepheyi boylu boyunca kat etmeye başladım. Ve  iki kule arasında, yapının bir köşesinde bana ilk başta kapalı gibi gelen bir kapı gördüm. Üzerinde kilit yoktu, sürgülenmemişti ve daha ilk denememde kolayca açıldı.
Eşiği geçtiğimde kendimi karanlık bir kubbenin altında buldum, az sonra otlar ve böğürtlenlerle kaplanmış bir geçide geldim, geçidin sonunda donuk bir camekanın arkasında hayalgücümün bir ürünü olduğunu düşündüğüm, bulutların içindeymiş gibi titreyen o tatlı ışığa bakıyordum.
Bir lambanın ışığında iki ihtiyar ısınmaya çalışıyordu, şüphesiz karı kocaydılar. Kapıyı aradım, pencerenin hemen yanındaydı, ve koluna dokunduğum anda hızla açıldı: kadın bir çığlık attı. Yüreklerini hoplattığım bu namuslu insanları yatıştırmaya çalıştım.
— Korkmayın dostlarım, dedim onlara, ben yolunu kaybetmiş bir avcıyım, yorgunum, açım ve susadım; buraya sizden bir bardak su, bir parça ekmek ve uyuyacak bir yer istemek için geldim.
— Karımın böyle ürkmesini bağışlayın, diye cevapladı yaşlı adam ayağa kalkarken. Bu şato kazaya uğramış birinin tesadüfen bulamayacağı kadar gizli bir yerde, silahlı bir adamı karşımızda görmek bu kadar korkutucu olmamalı sevgili Bertha, tanrıya şükürler olsun. Ne kendimizin ne de efendimizin burada haydutlarla karşılaşmasını isteriz.
— Herhalükarda dostlarım, içiniz rahat olsun, ben Elim Kontuyum... Beni tanımıyorsunuz, biliyorum, ama Mösyö de R...’yi tanıyor olmalısınız, Frankfurt’a onu görmeye geldim, birlikte avlanmaya çıkmıştık, bir kızıl keklik sürüsünün peşine düşüp Taunus dağlıklarının derinliklerine dalmışım.
— Ah bayım, diye cevapladı yaşlı adam, karısı ise merakla beni süzmeye devam ediyordu. Şehirde artık kimseyi tanımıyoruz ne karım ne ben, yirmi yılı aşkındır dışarı adım atmadık, ancak söyledikleriniz kâfi, hakkınızda başka bilgi vermenize gerek yok. Açsınız, susamışsınız, dinlenmeye ihtiyacınız var; size yemek hazırlayacağız. Yatağa gelince, (iki ihtiyar birbirlerine baktı), bu biraz zor olabilir, ama nihayetinde buna da bir çare düşünürüz.
— Tek istediğim yemeğinizden bir parça ve şatonuzun herhangi bir yerinde bir koltuk, dostlarım.
— İzninizle bu isteklerinizi yerine getirelim, kurulanıp ısının, dedi kadın, bu arada biz de elimizden geldiğince hazırlık yapalım.
Bana kurulanıp ısınmamı söylemesi yersiz değildi: iliklerime kadar ıslanmıştım, üşümekten dişlerim takırdıyordu; köpeğim bana örnek olmak istercesine, peşine düştüğü avları pişirecek kadar sıcak olan ocağın karşısında güzel bir yere kurulmuş uyukluyordu.
Gördüğüm kadarıyla tel dolaplarının içi tamtakırdı ve bu namuslu insanların yemeği şöminede kaynamakta olan tencereden ibaretti, av çantamı onlara uzattım.
— Vay canına, dedi koca, içinden bir kekliği ve tavşan yavrusunu seçerken, bunlar harika, soframızın fakirliği sebebiyle Beyefendi, biraz endişeye düşmüştük.
Sonra karı koca aralarında bir kaç kelime konuştu. Kadın kekliğin tüylerini yolup, tavşanı yüzmeye koyulduğunda adam da dışarı çıktı.
On dakika kadar sonra ateşin karşısında bir o yana bir bu yana dönerek oldukça kurumuştum. Adam geri geldiğinde, üzerimde ayaklarımdan başıma kadar buharlar tütüyordu.
Eğer yemek salonuna geçmek isterseniz Beyefendi, orada daha büyük bir ateş yanıyor, buradan daha iyi, az sonra size servis yapacağız.
Teklifini nazikçe geri çevirdim ve orada bulunmaktan son derece memnun olduğumu ve onlarla aynı masada yemekten büyük onur duyacağımı söyledim. Ancak o bu sözlerime saygıyla eğilerek yanıt verdi ve bir Kontun nasıl ağırlanması gerektiğini gayet iyi bildiğini söyledi. Böylece o şapkası elinde kapının önünde dururken, ayağa kalktım ve yemek salonuna geçmeye hazır olduğumu belli ettim. O önden yürüdü ben de onu takip ettim. Köpeğim uzunca gerindi, dört ayağının üzerine geldi ve peşime düştü.
Terkettiğim sıcaklığa denk bir sıcaklığa kavuşmak için büyük bir sabırsızlık duyuyordum, koridora geçtiğimiz odalara fazla dikkat etmesem de, her şey bana harap olmak üzereymiş gibi göründü.
Bir kapı açıldı, yanmakta olan büyük bir şömine gördüm, aceleyle yaklaşırken, Fido dört ayaklı olmanın verdiği avantajla yine sahibinden önce davranıp ateşin karşısına kuruldu.
İlk dikkatimi çeken şey ateşti. Şöminenin karşısına yerleştikten az sonra benim için hazırlanmış masayı fark ettim. Üzerine Macar kumaşından yapılmış olağanüstü güzel bir örtü serilmiş ve göz kamaştırıcı sofra takımları konulmuştu.
Bu beklenmedik olağanüstü güzellik merakımı arttırdı. Örtüleri ve sandalyeleri inceledim, hepsi güzel bir işçiliğin eseriydi ve ait oldukları zenginlik hemen göze çarpıyordu. Her nesnenin üzerine kontluk çelengi içinde, sahibinin arması işlenmişti.
Ben bu gördüklerimle meşgul olurken, kapı yeniden açıldı ve diğer servis kaplarına benzeyen gümüş bir kase içinde çorba getiren özel giysili bir uşak içeri girdi. Gözlerimi kaseden onu sunana çevirdiğimde yaşlı adamı hemen tanıdım.
— Ama dostum, benim için böyle seremoni düzenlemenize gerek yok, sizi rahatsız etmem karşısında gösterdiğiniz misafirlikle zaten beni fazlasıyla mahcup ettiniz.
— Kontumuza nasıl saygı gösterilmesi gerektiğini gayet iyi biliyoruz efendim, dedi yaşlı adam, kaseyi masaya bırakırken, böyle bir şeyi seve seve yapmamak ancak bizim irademiz dışında olur. Ayrıca Kont Everard bizi asla affetmez.
Bildikleri gibi hareket etmelerine razı olmaktan başka çare yoktu. Bir sandalyeye oturmak istiyordum, ancak tuhaf uşak bana büyük bir koltuk getirdi: ne de olsa bu merasimin lideri o idi. Koltuğun arkalığı önceden dikkatimi çeken armalarla bezenmişti, ve onlar gibi kontluk çelengi içine işlenmişti.
Gösterilen yere oturdum. Söylediğim gibi, açlık ve susuzluktan ölüyordum, bu nedenle önümdekileri anında mideye indirdim. Bununla birlikte, bana sunulan her şey, iki hizmetiçimin akşam yemeğindeki paylarını azaltmış olsam da mükemmeldi. Şarap en iyi Bordeaux, Bourgogne ve Rhin bağlarındandı.



29 Mart 2017 Çarşamba

Alexandre Dumas | Eppstein Şatosu | I*

LE CHÂTEAU D'EPPSTEIN
Alexandre Dumas
Michel-Levy Frères, Paris, 1860.

GİRİŞ
     
1841 kışında Floransa’da Galitsin Prensesinde geçirdiğimiz uzun ve görkemli akşamlardan biriydi. O akşam orada bulunan herkesin başından geçen bir hikâyeyi anlatması kararlaştırılmıştı. Ancak sadece fantastik hikâyelere izin veriliyordu. Elim Kontu dışında herkes bir şeyler anlatmıştı. Elim Kontu yakışıklı genç bir adamdı. Sarışın ve soluk yüzlüydü, sıska denilecek kadar zayıftı. Melonkolik havası kimi zaman yerini bir sayrılık krizi gibi onu ele geçiren kahkaha nöbetlerine bırakıyordu. Benzer konularda devam eden sohbet sıra ona geldiğinde defalarca kesildi; ne zaman hayaletlerden bahsedilse ve birisi ona fikrini sorsa kont, bize şüphe götürmeyen o kendinden emin sesiyle şu yanıtı verdi:
— İnanıyorum.
Bu anlatılanlara neden inanıyordu? Kimse ona bunu sormamıştı. Ayrıca böyle şeylere ya inanılır ya inanılmaz, kişi kolaylıkla hemfikir ya da karşı olduğuna dair makul sebepler ortaya sürebilir.
Hoffmann, elbette, anlattığı karakterlerin gerçek olduğuna inanıyordu: Floh Usta’yı görmüş, Copellius’la tanışmıştı.
Sırası geldiğinde Elim Kontu yine hayaletler, hortlaklar, dirilenlerle ilgili bu hikâyelere inandığını söylediğinde hiçbirimiz aklımızdan aslında bunlara inanmadığını geçirmiyorduk.
Hikâye anlatma sırası kendisine geldiğinde, eğer sırasını savmaya yeltenirse ısrar etmek üzere, herkes büyük bir merakla yönünü ona çevirdi. Hepimiz sabırsızlıkla bu gece anlatılanlar içersinde en hayret uyandırıcı hikayeyi,  hatta gerçeğe en yakın olanı duymayı ümit ediyorduk. Prensesin ihtarı da etkili oldu ve Kont fazla direnemeden bu isteğe boyun eğmeyi kabul etti, kendisi için özel olan bir hikayeyi anlatmak istediğini söyledi.
Böyle bir giriş yapması hikayesine duyulan ilginin boşuna olmadığını kanıtlıyordu, devam eden sessizlikte sözlerine kaldığı yerden devam etti:
— Üç yıl önce Almanya’ya bir yolculuk yaptım. Frankfurtlu zengin bir tüccar için tavsiye mektuplarım vardı, bu adamın yaşadığı bölge tekin bir avlanma sahasıydı. İyi bir avcı olduğumu bildiği için beni çiftliğine davet etti. Ancak bu teklifi kendisiyle avlanmam için yapmamıştı (zira bu uğraştan haz almadığını çok kez dile getirmişti) bunu, o bölgede babasıyla ayrı görüşlerde olduğu bilinen büyük oğlu için istiyordu.
Nihayet, o gün gelip çattı ve sözleştiğimiz üzere şehrin kapılarının birinde buluştuk: atlar ve arabalar bizi bekliyordu, kimimiz banklı at arabalarına kuruldu kimimizse doğrudan, kendisi için getirilmiş atlara bindi. Neşe içinde yola koyulduk.
Tüccarın çiftliğine bir buçuk saatte vardık. Bizi orada zengin bir kahvaltı bekliyordu, ev sahibimiz avcılıkla ilgilenmemesine rağmen ava çıkacak misafirlerin nasıl ağırlanması gerektiğini gayet iyi biliyordu.
Toplam sekiz kişiydik: ev sahibimizin oğlu, öğretmeni, beş arkadaşı ve ben. Masada öğretmenle yan yana oturuyorduk: yaptığımız seyahatlerden konuştuk; o da benim gibi Mısır’a gitmişti. Bu, aramızda geçici bir bağ kurulmasına vesile oldu. Başlangıçta, güzel bir sabah kurulan bu tarz yakınlıkların sürekli olacağına inanılır, ancak harekete geçildiğinde bu bağdan geriye eser kalmaz ve asla yeniden kurulmaz.
Masadan kalkarken birlikte avlanmayı kararlaştırdık. Öğretmen benim başı çekmemi teklif etti, Taunus Dağlarına doğru tırmanmalıymışız, tavşan ve keklikler en çok bu dağları kaplayan ormanlarda saklanıyormuş, burada kendi avımı bulabileceğim gibi başkasından ürküp kaçan bir avı da vurma şansım olurmuş.
Tavsiyeleri büyük bir istekle dikkate aldım. Avlanmaya başladığımızda vakit öğleni geçmişti. Ekim ayında günlerin kısa olduğunu da hatırlatmam gerek.
Avın bol olması kaybettiğimiz zamanı telafi etti.
Parlak öğretmenin tavsiyesinin ne kadar isabetli olduğunu anlamakta gecikmedim, sadece karşıma her an tavşanlar ve keklikler çıkmıyordu, arkadaşlar sık ağaçlar arasına gizlenmiş sürüleri hareket ettirdiklerinde kaçan hayvanları kolaylıkla öne sürüp sıkıştırabiliyordum. İki saat sonunda iyi bir av köpeğimin de olması sayesinde mükafatımı fazlasıyla almıştım. Dağın derinliklerine ilerlemeye can atıyor, onları gözden kaçırmamak için yüksek yerlerde arkadaşlarımı bekliyordum.
Şu söz tam da avcılar için: “İnsan ister.Tanrı verir.” Yönümü değiştirip ovaya yönelmiştim ki bir kızıl keklik sürüsünün vadiye indiğini fark ettim, böyle bir sürüyü gün içinde ilk defa görüyordum.
Çiftemle ikisini vurmayı başardım: La Fontaine’in açgözlü avcısı gibi sürüyü takip etmeye koyuldum.
Elim Kontu, özellikle içimizdeki hanımlara “Pardon, affedersiniz” diyerek sözlerine ara verdi, “Bu sürek avının detaylarına fazla girdim, sanırım. Ancak bunlar gruptan ayrılışımı ve sonrasında yaşadığım tuhaf macerayı açıklayabilmem için gerekli.”
Herkes onu can kulağıyla dinlediğini belli etti, böylece anlatıcı sözlerine kaldığı yerden devam etti:
Büyük bir hırsla keklik sürüsünü takip ediyordum, onları gözden kaybedip tekrar buluyor, koyaktan koyağa, vadiden vadiye geçerek dağın derinliklerinde ilerliyordum. Bu takibe kendimi öyle kaptırmıştım ki gökyüzünün bulutlarla kaplandığını ve bir fırtınanın yaklaştığını fark edemedim. Ancak bir gök gürültüsü yüreğimi hoplattığında güvenliğimden endişe ettim. Bakışlarımı her tarafta gezdirdim: bir vadinin tabanındaydım, zayıf  aydınlıkta etrafımı çevreleyen ağaçlarla kaplı dağları görebiliyordum; bunlardan birisinin tepesindeki düzlükte, soluk ışıklarıyla eski bir şatoyu fark ettim, ancak oraya giden yola dair herhangi bir işaret yoktu. Sonuçta buraya tesadüfen kayalıkları, fundalıkları aşarak gelmiştim, eğer bir yol istiyorsam şüphesiz onu bulmam gerekecekti. Oysa nereden başlayacağımı hiç bilmiyordum.
Bu arada gökyüzü kararmaya devam ediyordu, bir gök gürültüsünü her an bir diğeri takip ediyordu. Büyük yağmur damlaları gürültüyle sararan yaprakların üzerine düşüyor, şiddetli rüzgarın her esintisinde bu yaprakların yüzlercesi kuş sürüleri gibi havaya uçuşuyordu.
Kaybedecek zamanım yoktu. Kendimce bir yol tutturdum; tek çarem hiç sapmadan diz bir çizgiyi takip etmekti. Her çeyrek milde, yarım milde karşıma bir keçiyolu yahut patika çıkıyordu. Bu yolların beni, insan ya da hayvan olsun dağların tehlikelerinden korunaklı bir yere götüreceğini ümit ediyordum, hepsi bu. Başıma gelebilecek en kötü olay bir ağacın dibinde uyumak zorunda kalmak olurdu, bu da gökyüzü anbean korkunç bir görüntü almadığı sürece çekilebilir bir durumdu. Barınabileceğim bir yer bulmak için adımlarımı sıklaştırdım.
Ancak daha önce belirttiğim gibi sık korularla kaplı bir dağ yamacında ilerliyordum. Bu nedenle araziden kaynaklanan engeller beni sürekli durduruyordu. Kimi zaman bana kılavuzluk eden av köpeğim sık bir çalılıkla karşılaştığında kuyruğunu sallayarak geri dönüyor, kimi zaman da dağlık arazilerde sıkça görülen büyük yarıklar önümüze çıkıyordu, böyle zamanlarda uzun bir mesafeyi geri tepmek gerekiyordu. Diğer bir aksilik ise bulutların alçalmasıydı. Ve yağmur, onu bekleyen felaket hakkında hiçbir fikri olmayan bir adamı endişelendirecek derecede yağmaya başlamıştı. Ev sahibimizde yaptığımız kahvaltının üzerinden çok geçtiğini ve altı saattir yaşadığım deneyimin sindirim sistemimi hızla çalıştırdığını da belirtmem gerek.
Yine de ilerledikçe çalıların yerini ağaçlar aldı. Böylece daha kolay yürüyebiliyordum; ancak hesaplarıma göre yaptığım onca zikzak sebebiyle başta öngördüğüm düz istikametten bir hayli sapmıştım. Bu beni az da olsa endişelendiriyordu. Ağaçlık bölge her adımda biraz daha büyüdü ve bir ormana dönüştü. Bu ormanda ilerlemeye devam ettim, yeni bir patika bulduğumda yaklaşık çeyrek mil kadar yürümüştüm.
Acaba bu patikanın hangi tarafından devam etmeliydim? Sağa mı gitmeliydim yoksa sola mı? Kesin bir karar vermeme yarayacak en ufak bir belirti yoktu, bu işi tesadüfe bırakmak tek çıkar yol gibiydi. Sağ tarafı seçtim, öyle ki köpeğim çoktan bu istikamete doğru hareket etmişti. Bir mağara ya da harabe gibi herhangi bir korunağın içinde güvende olsaydım kendimi gözlerimin önünde süregelen bu sihirli manzaranın seyrine bırakırdım. Zira durmaksızın birbirini takip eden şimşeklerin ışığı, ormana akla gelmeyecek fantastik görüntüler kazandırıyordu. Bir yıldırımın gümbür gümbür yaklaştığı hissediliyor, vadinin bir ucunda patladığında sesi diğer uca doğru kaybolmaya başlıyordu; sonra rüzgar ağaçların yüksek dallarını yanında alıp götürürcesine sallıyor, kayın ağaçlarını, dev köknarları, asırlık çınarları mayıs melteminin buğday başaklarını dalgalandırması gibi eğip büküyordu. Yine de rüzgarla amansız bir kavgaya tutuşan ağaçlar büyük bir direniş gösteriyordu, rüzgar onları sağa sola çırparken dallarından çatırtılar yükseliyordu. Kasırganın rüzgarla, yağmur ve yıldırımlarla, ormanı titreten öfkesine, orman, talihsizliğin üzerine çöken felakete isyan eder gibi keder ve kasvetle cevap veriyordu.
Bana gelince, ben ise, kendimi bir anda bu şiirsel çarpışmanın içinde bulmuştum. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyordu. Giysilerimde ıslanmadık bir tek lif kalmamıştı. Üstelik açlığım her an kendisini daha çok hissettiriyordu. Takip ettiğim patikanın genişlemeye ve önümde açılmaya başladığını fark ettim. Muhakkak beni bir yerleşime doğru götürüyor olmalıydı.
Gerçekten de, bu doğal felaketin içersinde yarım saatlik bir yürüyüşten sonra, bir şimşeğin aydınlığında, tuttuğum yolun bir kulübeye gittiğini gördüm.
Adımlarımı sıklaştırdım, bir konukseverliğin beni beklediğini umarak tüm yorgunluğumu unuttum. Kısa bir süre sonra sabırsızlıkla ulaşmaya çalıştığım bu korunağın karşısındaydım. Ancak büyük bir hüsranla karşılaştım; içeride hiç ışık yanmıyordu. Vakit o kadar geç olmadığına göre bu küçük evin sahibi henüz uyumuş olamazdı, kapılar ve rüzgarlıklar sımsıkı kapatılmıştı; kulübenin içi de dışı kadar sağlam bir yapıda olmalıydı. Ayrıca çevresinde, fırtınanın sebep olduğu tahribatı hesaba katmayacak olursak, birilerinin her gün bir şeylerle uğraştığı kesindi. Yapraklarının büyük bir bölümünü kaybetmiş bir asma kulübeyi çevreleyen dış duvarı kaplamıştı, çitle çevrilmiş küçük bahçeye giden yollara geniş yapraklı güller ve geç açan çiçekler serpiştirilmişti. Beni duymayacakları kanısındaydım ancak yine de kapıyı çaldım.
Tahmin ettiğim gibi bu hareketime içeriden bir karşılık gelmedi, seslendim ancak kimse cevap vermedi.
Öyle düşünüyorum ki eğer bu küçük eve herhangi bir şekilde girebilme şansım olsaydı, sahibi orada bulunmasa bile, bunu değerlendirirdim. Ancak kapı ve rüzgarlıklar sımsıkı kapatıldığı gibi kilitlenmişti de. Ve kırılan bir kapı karşılığında nasıl bir Alman konukseverliğiyle karşılaşacağımı bilemezdim.
Yine de aklıma gelen bir fikir beni teselli etmeye yetti: bu kulübe elbette dış dünyadan soyutlanmış olamazdı, muhakkak bir köyle yahut şatoyla komşuluğu olmalıydı. Öncekilere göre çok daha sert bir şekilde kapıyı yeniden çalmaya başladım, ancak bu teşebbüslerim de sonuçsuz kaldı, nihayetinde kesin kararımı verdim ve çevreyi araştırmaya koyuldum.
200-300 adım attıktan sonra tahmin ettiğim gibi karşıma bir parkın dış duvarları çıktı. Giriş kapısını bulmak amacıyla bir süre duvarı takip ettim, yoluma çıkan bir gedik beni uzun bir keşif yürüyüşü yapmaktan kurtardı. Yıkıntıdan geçtiğimde artık parkın içindeydim, burası prenslerin gezintiye çıktığı olağanüstü parklardan biri olmalıydı, bu bahsettiklerime Almanya’da rastlamak mümkün, Fransa’da ise 50 yıl sonra ancak görürüz. Parkın Chombard’a, Mortefontaine’a, Chantilly’e benzeyen bir havası vardı; sadece biraz önce gördüğüm kulübe ve çevresine düzenli bir şekilde ne kadar titizlik gösterildiyse burası da o kadar bir başına bırakılmış, ıssız ve bakımsızdı.
Fırtınanın dinmesiyle bulutların arasından süzülen ışık, ayın doğmakta olduğuna işaret ediyordu. Doğa nihayet eski dinginliğine yeniden kavuşmaktaydı. Bir zamanlar muhakkak eşsiz olduğunu düşündüğüm bu parkın harabeliği iç acıtıcı cinstendi. Boyları atmış çalılar uluağaçların gövdelerine kadar tırmanmış, zamanının gezinti yollarını kaplamıştı. Bu yollar yaşlılıktan devrilmiş ağaçların, soyulmuş kabukları ve çıplaklıklarıyla birer cesedi andıran dev tomrukların üzerlerinden çekilmesini bekliyor gibiydi. Manzara hiç de iç ferahlatıcı değildi, burada yaşayan birileriyle karşılaşma şansım oldukça zayıftı, bu karanlık, viran gezinti yollarında birilerinin seyretmesi ihtimal dışıydı.   
Yine de, dördü yıkılmış beş direğin bulunduğu bir kavşağa geldiğimde, uzakta bir pencerenin ardında bir ışığın geçtiğini görür gibi oldum, ancak ışık, ben bundan emin olamadan kayboldu. Işığın bu kısa süreliğine görünüp kaybolması bana kılavuzluk etmek için yeterli oldu. O tarafa doğru yürümeye koyuldum, yaklaşık on dakika sonra parkın başında bir çimenliğe gelmiştim, ilerde ağaçların içinde bir karaltı göründü. Bu şato olmalıydı.
Yaklaştıkça yanılmadığımı fark ettim, sadece göz kırpan bir yıldıza benzeyen bu ışık, tamamen kaybolmuştu; ayrıca tuhaf yapıya doğru ilerledikçe, buranın tamamen terkedilmiş olduğu izlenimine kapılıyordum.
Almanya’da sık görülen mimari bir bütünlüğü olan şu eski şatolardandı, zamanının gereklerine, yahut sahiplerinin heveslerine göre nice tadilattan sonra ayakta kalmayı başarmıştı, görüntüsü XIV. yüzyıla işaret ediyordu, ancak bu, devasa yapıya tanımlanamaz bir keder havası veriyordu, öyle ki ön cephesindeki on on iki pencereden hiçbirinde ışık yanmamaktaydı. Bu pencerelerden sadece üç tanesi pancurlarla kapatılmıştı, ancak panjurlardan birisi ortadan kırılmıştı  ve pencere hafifçe aralanmıştı, odanın diğerlerinden daha aydınlık olmadığı belliydi ve içeride herhangi bir ışık olsa bu açıklıktan rahatlıkla fark edilebilirdi. Diğer pencerelere gelince, şüphesiz onlar da zamanında bu üçü gibi rüzgarlıklarla kapatılmıştı, ancak onlar da ya tamamıyla sökülmüştü ya da bir kuşun kırık kanadı gibi, onları tutan bir demir parçasından yere sarkıyordu.
Az önce gördüğüm ışığı tekrar görmek ümidiyle, içeri girmenin bir yolunu arayarak, bu cepheyi boylu boyunca kat etmeye başladım. Ve  iki kule arasında, yapının bir köşesinde bana ilk başta kapalı gibi gelen bir kapı gördüm. Üzerinde kilit yoktu, sürgülenmemişti ve daha ilk denememde kolayca açıldı.

….

* Dumas'ın gotik romanından uzun bir giriş bölümü, bir kaç kısım halinde yayınlayacağım. k.e.

Sandıktan çıkanlar, No:4 | Alexandre Dumas - Eppstein Şatosu
















Özgün metin için Archive.org linki:
Le Chateau D'Eppstein 


28 Mart 2017 Salı

Lemoine Davası | Marcel Proust'tan Flaubert pastişi*

Pastiches et Mélanges
-Pastişler ve Seçme Yazılar-
Marcel PROUST
Gallimard, 1919

[Bu yazının pdf ve epub versiyonunu Archive.org'tan indirebilirsiniz]



GUSTAVE  FLAUBERT’DEN LEMOINE DAVASI[1]

Sıcak iyiden iyiye boğucu hale gelmişti, bir çanın sesi duyuldu, kumrular kanatlandı ve pencereler hakimin emri üzerine kapatıldı, bir toz kokusu ortalığa yayıldı. Hakim yaşlıydı, palyaço yüzlüydü, bedeninin ölçülerine göre oldukça dar bir cüppesi, kafasının içinde evirip çevirdiği emelleri vardı; ve tütün rengi sinmiş eşit favorileri tüm kişiliğine kurumlu ve kaba bir hava katıyordu. Oturuma verilen ara devam ettiği için samimiyetler yavaş yavaş biçim alıyordu, konuşmaya başlamak için kimi açıkgözlüler içerinin havasızlığından şikayet ediyordu, birisi az önce çıkan beyefendide İç İşleri Bakanını tanıdığını söylediğinde, bir hissedar “Zavallı Fransa!” diye iç çekti. Bir zenci cebinden bir portakal çıkartarak saygınlık kazandı ve popülerite adına, özür dileyerek dilimleri bir gazetenin üzerinde komşularına ikram etti: ilk başta “bu kadar güzelini hiç yememiştim; harika bir meyve, serinletici” diyen bir papazın sesi duyuldu; ancak kibar bir dul, korunmacı havaya büründü ve kızlarını “tanımadıkları birinden” herhangi bir şey kabul etmekten men etti, bu arada gazetenin kendilerine kadar gelip gelmeyeceğinden emin olamayan diğer kişiler, uygun bir tavır takınma peşindeydi: çoğu saatlerini çekiştiriyordu, bir hanım şapkasını çıkardı. Şapkanın üzerinde bir papağan duruyordu. İki genç adam buna oldukça şaşırmıştı, oraya hatıra olsun diye mi yoksa egzantrik bir zevk uyarınca mı yerleştirildiğini öğrenmeyi ne kadar da isterlerdi. Matrak meraklıları çoktan bir sıradan diğerine çene çalmaya koyulmuştu, ve karılar kocalarına bakarken mendillerinin içine gülmekten boğulacak hale gelmişlerdi, sessizlik sağlandığında, hakim uykuya dalmak üzereymiş gibi görünüyordu, Werner’in avukatı savunmasını telaffuz etmeye koyuldu. Abartılı bir tonla başlamıştı, iki saat konuştu, hazımsızlık çekiyormuş gibi bir hali vardı, ve her “Sayın Hakim” dediğinde, hayli anlamlı br reveransla birdenbire öyle eğiliyordu ki sanki bir kralın önünde bir genç kız, sunaktan geri çekilen bir papaz çömeziydi. Lemoine’e karşı acımasızdı, fakat kalıplaşmış cümlelerinin zarifliği iddia makamının hışmını yatıştırıyordu. Ve konuşmasının her kademesi, çağlayan suları, açılan bir sargı gibi kesintiye uğramadan birbirini takip ediyordu. Konuşması kimi anlar öyle monotonlaşıyordu ki sessizlikten ayırt edilemiyordu, çınlaması sürüp giden bir çan yahut gücünü kaybeden bir yankı gibiydi. Bitirmek için, hakimler Grevy ve Carnot’nun kürsünün üzerinde asılı olan portrelerini tanık gösterdi; ve herkes, başlarını kaldırarak, şerefimizi ortaya koyan ama köhnelikten de kokan bu resmi ve kirli salonda bunların üzerini küf tuttuğunu tespit etti. Geniş bir boşluk sıraların kürsüye kadar dizildiği salonu ortadan ikiye ayırıyordu; döşemesinin üzeri tozluydu, tavan köşelerini örümcek ağları bağlamıştı, her deliğine bir fare yuvalanmıştı, kaloriferi zaman-zaman iç-bulandırıcı demenin hafif kalacağı bir koku yaydığından, burayı sık sık havalandırmak gerekiyordu. İtiraz eden Lemoine’in avukatı kısa kesti. Fakat güneylilere özgü bir aksanı vardı, genel arzuları davet ediyor, ikide bir kelebek gözlüğünü çıkartıyordu. Onu dinlerken Nathalie, belâgatin yol açtığı o karmaşayı hissetti, tatlı bir yumuşaklık onu ele geçirdi ve yüreği kabardığından, göğsünü kuşatan bluzunun patiskası, bir pınarın kenarında boy atmaya hazır bir ot gibi, az sonra kanatlanacak bir güvercinin tüyleri gibi inip inip kalkmaya başladı. Sonra hakim bir işaret yaptı ve bir homurtu yükseldi, iki şemsiye yere düştü: sanık yeniden dinlenecekti. Seyircilerin öfkeli jestleri dikkatleri derhal onun üzerinde yoğunlaştırdı: neden gerçeği söylememiş, elmas üretip patentini almamıştı? Herkes, en fakiri bile, - şu muhakkaktı ki – bu işten milyonlar elde etmeyi başarabilirdi. Hatta matemini tuttuğumuz bir şeyin benliğimizi saran özleminden doğan öfke içinde o kadar parayı şimdi gözlerinin önünde görebiliyorlardı. Ve pek çoğu kendilerini bir kez daha, dolandırıcı tarafından aldatılmadan önce, keşif haberiyle serveti bir an için gördüklerinde kurdukları hayallerin tatlılığına bıraktı.
Böyle bir servet kimileri için işten güçten elini eteğini çekmek, Avenue du Bois’te konak, Akademi’de nüfuz sahibi olmak anlamına geliyordu; sıcak yaz aylarında onları soğuk ülkelere götürecek bir yatı da unutmamak gerek, ama kutba kadar da gitmezlerdi elbette, merak edilesi bir yer olmakla birlikte, orada yağ mı yiyorsun yemek mi yiyorsun belli olmazdı, yirmi dört saatlik gündüzde uyumak biraz dertli olurdu, ayrıca kutup ayılarından nasıl korunabileceklerdi?
Kimilerine ise milyonlar yetmiyordu; hemen parayı Borsa’da oynuyor, - bir arkadaşlarının yetiştirdiği bilgi doğrultusunda - ertesi gün yükselecek hisseleri önceki günden en düşük kurla alıyorlardı, böylece sermayelerini bir kaç saat içinde yüze katlamalarına ramak kalıyordu. Artık Carnegie kadar zengin olduklarına göre, insanlıkçı ütopyaya kapılmaktan da geri duruyorlardı. (Ayrıca neye yarar, tüm Fransızlar arasında paylaşılan bir milyar, tek kişiyi zengin etmez, hesaplanmıştır bu.) Ama lüksü kendini beğenmişlere bırakıp sadece konfor ve itibar ararlar, kendilerini Reis-i Cumhur seçtirir, İstanbul büyükelçisi atatırlardı, yatak odalarının duvarlarında komşuların gürültülerine dur diyen bir mantar köpüleme olurdu. Aristokratlık nizamından şaşmayarak Jockey-Club’e adım atmazlardı. Papa’nın verdiği bir asalet ünvanı çok daha ilgilerini çekerdi. Belki bedelini ödemeden sahip olanabilirdi bu ünvana. Amaan...o kadar milyonla ne olacak ki? Kısacası, kurumu ayıplamaktan da geri kalmayarak papalığa yaptıkları senelik yardımı arttırırlardı. Kırsaldaki papazlar açlıktan ölürken, Papa beş milyon dantelle ne yapabilirdi ki?
Fakat bazıları zenginliğin kendilerini de bulabileceğini kafalarından geçirdiklerinde, mahvolmaya açık olduklarını hissediyorlardı; çünkü bu zenginliği o zamana kadar kendilerini hor-görmüş ama nihayetinde öpücüğünün sırrını ve bedeninin tatlılığını bahşedebilecek bir hanımın ayakları önüne serebilirlerdi. Kendilerini o hanımlarla görüyorlardı, kırda, günlerinin sona erdiği vakitlere kadar, her tarafı beyaz ahşaptan bir evde, büyük bir ırmağın hüzünlü kenarında. Fırtına-kuşunun çığlığını, sisin çökmek üzere olduğunu, gemilerin yerlerinde sallandığını, bulutların irileştiğini fark edebilir ve bedenen saatlerce o hanımların dizlerinde olabilir, suların kabardığını, palamalarların çarpıştığını, teraslarından, hasır bir koltukta, mavi şeritli bir tentenin altında, metal toplar arasında seyredebilirlerdi. Ve tüm bunlar, güneşsiz bir öğleden sonranın çiğ ışığında, ufalanmaya yüz tutan kızılımtrak bir duvar boyunca hızla akan suya neredeyse dokunacak kadar inen iki öbek mor çiçeği ancak gördüklerinde sona eriyordu. Bu insanlar için şunu söylemek uygun olacaktır; üzüntülerinin aşırılığı sanığa yönelttikleri lanetlerin etkisini azaltıyordu; ancak hepsi, Lemoine’in kendilerini, sefahatten, şandan, şöhretten, dehadan; kimi kez de herkesin kendi düşlerinin kendine has çılgınlığında, çocukluğundan beri içinde sakladığı derin ve tatlı çok daha tanımlanamaz arzulardan yoksun kıldığına hükmederek, ondan nefret ediyordu.



[1] Aradan geçen on yılda Lemoine’ın, gerçeğe aykırı bir biçimde, elmas üretmeyi keşfettiğini ve Beers’in başkanı sir Julius Werner’den bir milyondan fazlasını kopartarak, onun şikayeti üzerine 6 Temmuz 1909’da altı yıla mahkum edildiğini belki de unutmuşsunuzdur. Ceza mahkemesinin bu önemsiz fakat vaktiyle kamuoyunu cezbetmiş davası bir akşam tarafımca, tamamen tesadüfen, belli sayıda yazarın tarzını taklit etmeyi deneyeceğim parçaların yegâne teması olarak seçildi. Küçük de olsa pastişler hakkında açıklama yaparak bunların etkisini azaltma rizki ile karşı karşıya kalıyoruz, haklı gururları incitmekten kaçınmak adına pastişi yapılmış yazarın  sadece kendi aklınca değil, zamanının dili ile de konuşuyor saydığımızı hatırlatmak isterim. Örneğin Saint Simone’daki iyi-yürekli adam, iyi-yürekli kadın kelimeleri aynı samimi ve koruyucu anlamı bugün hiç de taşımıyor. Hatıralarında Saint-Simon, sonsuz bir saygı beslediği, Chaulnes dükü için rahatça iyi-yürekli adam Chaulnes der ve pek çok kişi için aynı tâbiri kullanır. (M.P.)


*Proust, Lemoine davası olayını  Balzac, Saint Beuve, Goncourt gibi yazarlarından gözünden anlatıyor. Vaktiyle bir yayıncı için başladığım sonrasında yarım kalan bir çeviri. (k.e.)


Sandıktan çıkanlar; no: 3 | "Lemoine Davası" Marcel Proust, Flaubert taklidi yapıyor