28 Mart 2017 Salı

Sandıktan çıkanlar, no:2 | Charles Baudelaire: Yaşamı ve Eserleri | Charles Asselineau*

Charles Baudelaire, hayatı ve eserleri
Charles Asselineau
PARİS
Alphonse Lemerre
1869


I

İNSAN VE YAPIT


Baudelaire’in hayatı kaleme alınmayı hak ediyordu. Çünkü onun hayatı yapıtının bir yorumu ve tamamlayıcısıdır.
O, ömrü sürekli çalışma masasında geçen ve kitap bittiğinde söyleyecek başka sözü kalmayan titiz, düzenli yazarlardan değildi.
Çok kez dile getirildiği üzere yapıtı onun kendisidir; ancak onu her şeyiyle yapıtının içinde görmek mümkün değildir.
Yazılıp yayınlanmış eserin ardında konuşmuş, hareket etmiş, nefes almış başka bir eser daha vardır; bunun ayırdında olmak önemlidir çünkü o, Baudelaire’in kendisinin de belirttiği gibi, asıl eser, onun doğası ve nasıl meydana geldiği hakkında fikir verir.
Yaşamaktansa çalışmayı yeğleyen, hareket etmeyi ise iş sonrası bir dinlence olarak gören insanların çoğunun aksine Baudelaire en başından itibaren yaşamaktan yana oldu. Merakla, hayranlıkla, çözümleme arzusuyla düşüncelerini gösteriden gösteriye, söyleşiden söyleşiye gezdirdi. Düşüncesini sıradışı konularla besliyor, uyuşmazlıklarla sınıyordu; ona göre yapıt hayatın bir özetiydi yahut onun sözler ile bezenmiş haliydi.
Yöntemi konsantrasyondu; kısa metinlerde, yarım sayfalık bir düzyazıda yahut bir sonede elde ettiği yoğun etki bununla açıklanabilir. Bu ayrıca düzyazı tekniklerine duyduğu derin merakı, düşünsel yapıtların plan ve yapılarıyla ilgili beğenisini, kombinasyonlar ve yöntemler ile ilgili sürekli bir araştırma içinde olmasını da açıklıyor. Onda, nasıl yapıldıklarını öğrenmek için oyuncakları parçalayan bir çocuğun naif merakı vardı. Yürekten sevip imrendiği ustası ve kahramanı, Edgar Poe’nun, soğukkanlı bir cambaz gibi numaralarını açıkça gösterdiği ve belirli, pozitif ve matematiksel yöntemlerle Kuzgun şiirinde bir sayrılık ve dehşet hissini yaratmayı nasıl başardığını anlattığı yazısını okumaktan büyük keyif alırdı. Baudelaire a posterieuri bir yaratım şarlatanlığına kesinlikle kapılmamıştı,  bununla birlikte kimi zaman a posterioriye  başvuruyor ve onu burjuva aylaklığı için kurulmuş iyi bir tuzak olarak da görüyordu. Fakat bu konuda iyi niyetli olduğundan eminim. Hazırlanmış mucizelere, düşünülüp taşınılmış bir cümle ile okurda mutlak surette herhangi bir heyecan uyandırmanın mümkün olduğuna ciddiyetle inanırdı. Onun bu kanısı Théophile Gautier’in ünlü aksiyomunun doğal bir sonucudur: “Bir göktaşı gibi aşağı düşerken, bunu ifade etmek için kısa sözcükler bulan herhangi fikre sahip bir yazar, gerçek bir yazar değildir.” Baudelaire ise içtenlikle şöyle demişti: “Parlak, yüce, rezil ya da grotesk bir arzunun emrinde olmayı bilmeyen şair, şair denmeyi hak etmez.” Pek çok kez şiir okuluna gittiğinden, yirmi ders sonunda doğru dürüst epik ve lirik şiirler yazmayı becerebilen ilk kişi olduğundan bahsederek övünmüştür. Özgün olmak için yöntemlerin olduğunu iddaa ederdi, ona göre sanatsal yaratıcılık bir çıraklık süreciydi. Dünyayı kendi kuvveti ölçüsünce değerlendiren, ulaştığı şeye başka herkesin ulaşabileceğini düşleyen yüce bir ruhun hataları… Dehanın kendiliğinden ortaya çıktığını ve özgünlüğün öğrenilebildiğini, açık hava ressamı M. Corrot’nun becerisine yetişmek konusunda birisinin sorduğu soruya verdiği şu cevapta da görmek mümkün: “Bakın. Ne gördüyseniz onu çizin.” İyi niyetli ressam tavsiyesine şunu eklemeyi unutuyordu: Gözlerimi ve parmaklarımı alın, ayrıca zekâmı da. Aynı şekilde Théophile Gautier, çalışmaya üzücü bir şekilde ara verdiğinde, dehanın kendinde sihirli ve az rastlanır bir yeteneğin olduğunu herkese kabul ettirme ayrıcalığı olduğunu bilmezden geldiğini dile getirmiştir. Baudelaire şiirsel yeteneğin ve özgünlüğü öğrenmenin teknik bir mesele olduğunu ileri sürerken, öncelikle kendi değerini soyutluyordu. Zira bu sadece gramer ve yöntemsel tekniklerle uğraşanların,  daha doğrusu uğraşabilenlerin faydalanabileceği bir olgu.

Tıpkı Théodore Banville’in söylediği gibi Baudelaire, “Oldukça genç, bir o kadar şöhretliydi.”[1]Sanat ve edebiyat çevrelerinde “özgün” bir şair olarak kendisinden söz edilmeye başlandığında henüz yirmisinden fazla değildi; iyi bir eğitim almış XIV. Louis öncesinin açık yürekli ve kararlı ustalarını, özellikle Regnier’i okumuştu. Fakat bu nesil zamanında belirgin bir etki göstermemişti; bu nedenle Baudelaire kimsenin takipçisi olmadı. Fakat, yorum, stil, tamlık, netlik ve açıklık bakımından yakınlarından etkilendiğini söyleyebiliriz.
Henüz o yıllarda (1843-1844), Elem Çiçekleri’nde (1857) yer alan çoğu şiiri bitmişti, ve şair on iki yıl sonra yayınlanmalarından önce hiç bir değişiklik yapmaya gerek duymamıştı. Zira, stil ve anlayış açısından çok önceden bir usta haline gelmişti.
Hayatın içine girdiğimiz o yaşlara gelinceye değin Baudelaire çok yaşamış, çok görmüş, sürekli düşünmüş ve kendisi üzerine kafa yormuştu. Uzaklara seyahat etmiş, manzarası ve havasıyla zihninden hiç çıkmayan Hindistan’a kadar gitmişti. Babasının ölümüyle erken yaşta bağımsızlığını kazandı, böylece küçük bir varlığın sahibi oldu ve meraklarını giderip sanat öğrenimini finanse edebildi. Yolculuklarla ve erken yaşlarda edinilen deneyimlerle harekete geçen ruhu olgunluğa ermişti; başkalarının karşılaşmayı hayal bile etmeyeceği zorluklara atılmayı bildi,  bu tür girişimleri aptallığa meydan okurcasına git gide artan bir deneyim arzusuyla benimsemişti.
Bu yüce ruhlu insanın biyografisinde, anekdotlar yahut dedikodularla maval okumaya kalkışmayacağım. Bununla birlikte şunu belirtmem gerekir ki, sersemlerin ikiyüzlü kibri sıradanlığa sürekli indirilen darbelerle kırılmıştır. Giyim kuşamda, mobilyalarda, hal ve hareketlerdeki tuhaflıkta, konuşma ve fikirlerlerdeki acayipliklerde şekil bulan bu kibir, acaba Elem Çiçekleri’nde ışığını saçan isyanın ve adi bir uzlaşıya karşı düşmanlığın kazanımlarına, çoğunluğu şaşırtmak ve rahatsız etmek için gün be gün, süreğen bir biçimde kavgaya girişme ihtiyacına işaret etmiyor mu? Bu, düşünceyle evlenen hayattı, eylemin hayalle birleşmesiydi, ki bunu en cesur şiirlerinden birinde ileri sürmüştü. Onun dışında herşey kendisini tadını çıkarmaya bıraktığı gülünçlüğün altında can vermişti, etkileri ona neşe veriyordu, değerinin sarsılmaz bilincini sevine sevine, şükreder gibi taşıyordu.
Sadece aptalları kızdırabilecek bu şakaların arkadaşlarının ağırına gitmediğini de eklememiz gerek. Kimsenin bunlara katlanmak zorunda olduğunu söyleyemeyiz, hatta eğleniyorlardı ve hoş sohbetleri bunlarla renkleniyordu.
Bu onun için aynı zamanda tanıdık olmayanlar hakkında bir sınamaydı. Tuhaf ve gülünç bir soru, paradoksal bir söz, karşısındaki insan hakkında karar vermesine yarıyordu; verilen cevabın tonunda ve tavırda bir samimiyet ve anlayış varsa, hemen doğal haline geri döner, yine en iyi, en candan arkadaşlardan biri olurdu.
Hayatının bilinmeyen bu döneminde Baudelaire, beyefendilere özgü bir şekilde tarihi bir evde kalıyordu, meşhur Pimodan Oteli, saygın edebiyatçı ve sanatçıların uğrak noktası olmuştu ve Théophile Gautier, öykülerinden birine, Haşhaşiler Kulübü’ne mekân olarak burayı seçmişti. Orada hep çatı katında senelik üç yüz elli franklık bir dairede kaldı, hafızam iyidir! İki odasından ayrı bir de çalışma odası vardı. Oturma odası, yatak odası, çalışma odası şu an gözlerimin önünde, tavan ve duvarlar siyah-kırmızı bir duvar kağıdıyla kaplanmıştı, ışık bir tek pencereden giriyordu ve camları en yüksekdekiler de dahil olmak üzere donuklaşmıştı, “gökyüzünden başka bir şey görmemek için” derdi. Sonraları bu melonkoli havasından sıyrıldı, otel ve sokakları herkesten çok sevdi. Bir yerde şöyle der: “Uzun zaman penceremin önünde gözlerime tatlı bir acı veren kırmızı yeşil bir içki masam oldu.” (Salon de 1846). Yüklük ve şöminenin ortasında 1843’te Emile Deroy’un yaptığı portreyi hâla hatırlıyorum, karşı duvarda daima kitaplarla dolu olan bir divanın üzerinde, aynı ressamın Baudelaire için yaptığı Cezayir Kadınları tablosunun bir kopyası asılı, şair bu tabloyu göstermekten gurur duyardı. Hatırımda böylesine güzel kalan o kopya acaba ne oldu? Bilmiyorum, bu konuda Baudelaire de bana bir şey söylemedi. Ne mutlu ki, portre korundu ve ilk edebiyat yılında Elem Çiçekleri’nin şairinin fizyonomisi hakkında fikir verebiliyor
Zavallı Deroy hakkında da bir şeyler söyleyelim, yetenekli bir sanatçıydı, 1847’den önce genç yaşta öldü, haklı olarak gençlik hatıralarımızda onun da bir yeri var. Paris ve İsviçre caddelerinde oldukça iyi tanınan Litografyacı Isidor Deroy’un oğluydu. Kimin öğrencisi olduğunu hatırlamıyorum, keza usta olarak birini benimseyip benimsemediğini de. Délacroix’nın parlak başarısı ve Couture’ün uyandırdığı ilk yankılarla koloristlerin yükselişe geçtiği bir dönemde, Deroy da oldukça yetenekli ve olgunlaşmış bir sanatçıydı.  Bahsettiğim portre ve kaybolan ya da bir yerlerde unutulan, Baudelaire’in çok değer verdiği Cezayir Kadınları’nın kopyası dışında, ondan geriye, bir sokak şarkıcısı etüdü[2], kimi potreler, bunların içinde Théodore Banville’in babasının, ki onunla şairin evinde hâla rastlaşırız, Pierre Dupont’un, Privat d’Anglemont’unkiler ve Nadar’ın muhafaza ettiği bir kadın portresi etüdü sayılabilir. Bir ressam olarak oldukça düzenliydi, harika bir koloristti, ayrıca zeki ve açıkgörüşlü bir insandı, karanlığa savaş açan değerli her insan gibi, sözünü sakınmaktan çekinmezdi.
Yoksulluk ve inziva onu güvensiz ve sert biri haline getirdi. Keder ve yalnızlık içinde öldüğünde pek iyi geçinmediği hatta korkuttuğu meslaktaşları onu özlemle anmadı; fakat yeteneğine şahit olanlar ve parlak geleceğine  inananların saygı ve sempatisini kazandı. Sanatçı kişiliği ve düşünceleri nedeniyle Baudelaire onu çok severdi, yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi. Baudelaire ile Deroy’un aracılığıyla, Salon de 1845 dolayısıyla tanışmıştım.
Portremize geri dönelim, günümüzde çok az insan Baudelaire’i bu portredeki haliyle tanımıştır, sakallı bir Baudelaire, siyah giymeye adanmış ve stil sahibi.
Tamamen macunla resmedilmiş figürün bir kısmı açık renk fonda bir kısmı ise donuk kırmızı çuhada çıkmış. Fizyonomisi kaygılı ya da daha çok kaygı verici; gözler kocaman açılmış, gözbebekleri direkt, kaşlar kalkık, dudaklar konuşmak üzere; ince ve sık sakallar sanki dokunulmamış gibi, yanakların ve çenenin çevresinde hafifçe kıvırcıklaşmış. Saçlar oldukça gür ve şakaklarda tutamlaşmış; gövde sol dirseğe doğru eğilmiş, siyah bir takım elbisenin içinde, kıvrılmış muslin yakaya elbisenin içinde hafifçe görünen beyaz bir kravat takılmış. Bu kostüme cilalanmış çizmeleri de ekleyelim, açık renk eldivenleri ve şık bir şapkayı da; Saint-Louise adası civarlarında yahut, gösterişe kimsenin önem vermediği ıssız ve yoksul mahallerde dolaşırken karşılaşabileğiniz Baudelaire işte böyle biriydi. Şu an bu resime bakarken La Fanfarlo’da çıkan Samuel Kramer’in Portresi hikayesini hatırlamamam imkansız, hikayenin kahramanı bence kesinlikle yazarına benziyor. – “Samuel’in alnı açık ve soyludur, gözleri kahve damlası kadar parlaktır, burnu muzip ve alaycıdır, dudakları utanmaz ve şehvetlidir, çenesi dörtkenar ve dediğim dediktir, saçları kasıntılı bir biçimde Rafaelvaridir...” Bir kaç sayfa sonra yazar bu buruna, Samuel’in fizyonomisinde ve portede başlıca ve belirgin özelliğe geri döner: “Aşırı yüksek alnına, balta girmemiş bir ormana benzeyen saçlarına, enfiye tiryakisi burnuna rağmen hanım onu pek de fena bulmuyordu...”
Bizim için tarihten bir sayfa olan bu portre, gerçekten de ümit dolu ve şiirsel bir gençliği gözlerimin önünde yeniden canlandırıyor: Lüksemburg’a ve Louvre’a yapılan uzun geziler, atölye ziyaretleri, hoş kafeler, l’Odeon Lireux’deki suareler. Kostümü ve duruşuyla ortak arzuları temsil eden bu sessiz figürün çevresinde birden bire genç çehrelerden oluşan bir topluluk beliriyor: Pierre Dupont, Théodore de Banville, Levasseur, Prarond, August Dozon, Jules de la Madelaine, Philippe de Chevennières, hepsi aynı ümitle gülümsüyor ve aynı arzuyu dile getiriyorlar, bu masum bir dilek, fakat ölçüsüz, çünkü sonu sonrası yok, aynı zamanda kimilerine göre aptalca; yine de alçaklık bu isteğe hiçbir zaman nüfuz etmedi. Şunu söylemek istiyorum: o zamanlar gelecekle ilgili düşlerde paraya ve “mevkii”ye yer yoktu. Özlemlerimizin ebedileştiği anılarımızdan yola çıkarak kendimiz hakkında fikir verebilmek için şöyle diyebiliriz: arzular ne kadar büyük idiyse, arkadaşlık da o kadar canlı ve neşeliydi. Eğer bir gösteriş varsa bu burjuvalar içindi, ve koyu renk giysiler, dağınık saçlar, -Çinlilerin savaşta taktığı canavar maskları gibi, düşmanı korkutmaya yarıyordu.
Baudelaire portresine gelince, kaldığı her yere onu da beraberinde götürmekten usandı. “Angaryadan bıktm” demişti. Ve bu zamana dek onu elinde tutan bir arkadaşına onu hediye etti.




[1]Théodore Banville ile ilgili kısım, Poétes Françaises IV. Cilt, 1862.
[2]O zamanlar latin mahallesine takılan bu genç gitarist, şair ve ressamların zihinlerini oldukça meşgul etmiştir, Bu hanımın, Th. de Banville’in Stalaktites (Sarkıtlar), piyesiyle ilgisi vardır, zira piyes şu sunumla başlar: “küçük bir sokak şarkıcısına”, ayrıca Elem Çiçekleri’ndeki Mendiante Rousse’un da (Kızıl Dilenci) o olduğuna inanıyorum. 






* On yıl kadar öncesinden bir çeviri,çalışırken şüpheli bulduğum kısımları renkli şeritle işaretliyorum, bir paragraf baya sıkıntılıymış o haliyle bırakmışım; eski baskı kitaplarda "s" harfi yerine "f"ye benzer bir karakter kullanıldığı oluyor, bu çeviri için bulabildiğim özgün metinde de böyleydi, "s" meselesi beni baya yormuştu, bugün tekrar baktığımda çevirisini bu yüzden bıraktığımı hatırladım:)"Courier" fontuyla yazılmış kısımdaki eksikliği ilerleyen günlerde tamamlamayı umuyorum. k.e 

Sandık'tan çıkan ikinci kayıt :)


Görsel Gallica'dan alınmıştır; ayrıca özgün metnin linki

27 Mart 2017 Pazartesi

"Moby Dick"ten bir parça*

....
Ahab’ın görünümündeki katı yüreklilik ve yüzündeki mor leke beni fazlasıyla etkilemişti, daha ilk anda ona hakim olan bu sertliğin sadece vücudunu kısmen ayakta tutan bu vahşi beyaz bacaktan kaynaklanmadığını anladım. Bu fildişi bacağın denizde iken,  balinanın cilalanmış çene kemiğinden yapıldığını duymuştum. ‘Tabii ya, Japonya’da gemisinin direği kırılmıştı,’ demişti Gay-Head’li ihtiyar kızılderili, ‘ o da bunun için eve geri dönmek yerine onu orada yaptırdı, bacaklarını da. Onlardan daha bir sürü var.’
Asla vazgeçmediği ayrıksı duruşu dikkatimi çekiyordu. Peqoud’nun kıç güvertesinde döşemede, direği dik tutmaya yarayan mizana halatının oldukça yakınında, yaklaşık yarım inç çapında, burguyla açılmış bir delik vardı. Ahab’ın takma bacağı buraya  giriyordu; Kaptan burada bir eli havada, bir halatı kavramış bir şekilde dimdik durarak, geminin dalgalarla yükselip alçalan pruvasından uzaklara bakardı. İleri doğru korkusuzca sabitlenmiş bu bakışlar sanki vazgeçirelemez bir inatçılık ve sonsuzluğa adanmış sarsılmaz bir kahramanlıkla kutsanmıştı. Tek bir kelime söylemiyordu; ne de çalışanları ona bir şey soruyordu; bununla birlikte her an, hareketlerinden ve sözlerinden huzursuz oldukları anlaşılıyordu, zira acı çeken bir lider tarafından izlendiklerinin bilincinde olmak onlar için dayanılmaz olmalıydı. Hepsi bu kadarla kalsa iyi, bu küskün yıkık Ahab çarmıha gerilmiş gibi karşılarında dururken, yüzünde krallara özgü, görkemli, büyük bir keder beliriyordu.
Dışarı bu ilk çıkışından kısa bir süre sonra kamarasına geri döndü. Ancak o sabahtan sonra, tayfalar onu her gün gördü; ya o sabit yerinde ayakta durur ya da fildişi sandalyesinde otururdu bazen de güçlükle güverteyi adımlardı. Gökyüzündeki kapanıklık azaldıkça, hoşgörülülüğü az da olsa kendini gösterdi, gün geçtikçe o köşeye çekilmiş halinden çıkmaya başladı; sanki gemi denize açıldığından beri herkesten uzak olmasının sebebi havaya hakim olan kış soğuklarıydı. İnzivası böylece sona erdi, öyle ki artık zamanının çoğunu dışarıda geçiriyordu; ancak hava güzelken, güvertede söyledikleri ve yaptıklarıyla, herhangi bir tayfadan daha yararlı olmadığı aşikardı. Ancak Pegoud o sırada sadece yol alıyordu; böyle bir geminin boş gezmesi nadirdir, ikinci kaptanlar bu durumdan istifade ederek, balina avı için gerekli tüm hazırlıkları tamamlamıştı, çoğu iş ona gerek duyulmadan halledildiği için Ahab’a yapacak pek bir şey kalmıyordu, bu fasılada Ahab’ın tepesinde sanki küme küme bulutlar birikiyordu, bulutların kaplamak için en yüce dorukları seçmesi gibi.
Yine de, çok geçmeden, iyiden iyiye ısınan hava, içimizde mutluluğa olan inancı kuvvetlendirdi, bu tatlı mevsim sanki onu kederinden çekip alıyordu. Dans eden kırmızı-yanaklı iki kıza benzeyen Nisan ve Mayıs ayı, bir kış evine ya da el değmemiş bir ormana nasıl girerse; en zayıf, en sert, üzerine en çok yıldırım düşmüş yaşlı bir meşe bir anda bu ziyaretçileri mutlulukla karşılamak için nasıl canlılıkla yeşil tomurcuklarını açarsa, Ahab da en sonunda tatlı bir kıza benzeyen bu havanın eğlenceli çekiciliğine az da olsa kendini kaptırdı. Bakışlarında çoğu kez soluk çiçekler beliriyordu, oysa bunlar başka her insanda, bir gülümsemeyle canlanabilecek çiçeklerdi.
....

* sekiz-dokuz yıl kadar önce hazırladığım bir deneme metni. k.e.

Eski çalışmalarımdan örnekler paylaşacağım "Sandık" sayfası Moby Dick'ten bir parçayla başlıyor

TEKRENKÇİ - Unicoloriste*

Jules Moy
UNICOLORISTE
Editions Stock, Paris, 1897

[ Bu metnin pdf ve epub dosyalarını Archive.org'tan indirebilirsiniz. (k.e) ]

TEKRENKÇİ



Aktör sahneye elinde üç çerçeveveyle çıkar, çerçevelerin her birinde tek renkte birer kağıt vardır: Beyaz, Mor ve Siyah.

Beğenmediniz mi? Ama hemen burun kıvırmayın. Bendeniz Anatole Troillefer, salonlar bana kısa süre önce yasaklandı! Yeni bir resim ekolünün lideriyim, tekrenkçiliğin temelini ben attım! Ressam denince liste izlenimciler, noktacılar, lekeciler, peysajcılar, bandajcılarla vs. uzar gider; bir  tekrenkçiler eksikti, onu da ben yarattım. İsimlerinden de anlaşılacağı üzere tekrenkçiler bir tabloda sadece tek renk kullanır; tekrenkçi fırçadan çıkan tabloda çiğlik ne kadar azsa sadelik de o kadar çoktur, sıradanlık ne kadar azsa orjinallik de o kadar fazladır; donukluğa yer yoktur, canlılığı ise istemediğiniz kadar bulabilirsiniz. Cinslerin karışmasına tahammülüm var, ama renklerin karışmasını kabul edemem. Zevkler kişiye özel; bu da benimkisi, ekolümü her geçen gün daha çok benimsiyorum, duraksamadan ondan bahsetmekten gocunmuyorum: ne de olsa zevkler ve renkler tartışılmaz. Tekrenkçilikle birlikte israfa, kirli tuvallere, leke leke paletlere son. Anladınız mı şimdi, (tabloları gösterir) şunlara bir bakın; ışıktan parlamıyorlar mı? Gözünüze batan, küçük de olsa bir şey gösterebilir misiniz? Demek ki, renk tutturacağım diye onca rengi heba eden ressam beylerin devri bitti; tablolarınızı değiştirme vakti geldi! Ayrıca bu tabloları anlamaya yarım gün ister. Benimkileri anlamak içinse katalog çevirmenize gerek yok; zira onlar dile gelir, kendi kendilerini anlatır.
(Beyaz kağıdın olduğu çerçeveyi gösterir.)
Bu elimdeki nüshada, Mont Blanc'ta İspanyol beyazından bir taş ocağında komünyon ayincileri krem peynirlerini yemek üzereyken  kartopu oynayan sıska soytarıların resmedildiğini görmek için elbette alim olmaya gerek yok; daha yukarıda solda ise, gagalarında peynir tutarak kanat çırpan güvercinler temsil edilmekte.
Pekâlâ! Belki inanmayacaksınız ama bu tablom geri çevrildi! Jürideki beylere yaranmak için elbette komünyon ayincilerimi Loїs Fullerlerle[1], soytarılarımı da arlekenlerle[2] değiştirmem gerekirdi! Öyle ya! İşler böyledir, kayıranın varsa sırtın yere gelmez; kayıranın yoksa… hadi yallah!
(Mor kağıdın olduğu çerçeveyi gösterir.)
Bir de şu tabloya bakın! Bunu anlamak için Güzel Sanatlar çıkışlı olmaya gerek var mı? Ametitle süslü piskoposlar, bir patlıcan tarlasında Palmiye Nişanlarını dağıtmak üzereler, ilk bakışta herkes görür bunu.
Pekâla! Belki inanmayacaksınız ama bu tablomda geri çevrildi. Jürideki beylere yaranmak için mutlaka piskoposlarımı kardinaller gibi giydirmem, patlıcanlarımı da  şalgam tarlasına sürmem gerekirdi! Öyle ya! İşler böyledir; kayıranın varsa sırtın yere gelmez, kayıranın yoksa… hadi yallah!
(Siyah kağıdın olduğçerçeveyi gösterir.)
Ya bu tabloya ne demeli! Bu kadar mı olur! Sadece konuşmuyor, adeta gürlüyor! Bunların gece vakti bir kömür ocağında tünel içinde  meyankökü emip yer mantarı çiğnemekle oyalanan dolayısıyla kara hastalığa yakalanan  zenciler olduklarını görmek için Politeknik çıkışlı olmaya gerek var mıdır?
Pekâla. Belki inanmayacaksınız ama… diğerleri gibi bu tablom da geri çevrildi! Jürideki beylere yaranmak için zencilerimi Londra'da beyazlaştırmam, tünelin içine de  güneş ışığı efekti yansıtmam gerekirdi! Öyle ya! İşler böyledir; kayıranın varsa sırtın yere gelmez, kayıranın yoksa… hadi yallah!



* Coquelin Cadet tarafından sahnelenmiştir.
[1] Loїs Fuller: (1862-1928) Modern dansın öncülerinden Amerikalı kadın sanatçı.
[2] Arleken: veya "arlekin" İtalyan komedyasında tipleme. 

Blogta "Her Telden" sayfası bir Coquelin Cadet monoloğu "TEKRENKÇİ" ile başladı

26 Şubat 2017 Pazar

Blogta ayın şarkısı; Rage Against The Machine - No Shelter

"Okuma Üzerine" baskısı için son rötuşlar



Sevdiğiniz bir kitabın sayfalarını yıllar sonra yeniden çevirdiğinizde sadece o kitabı okuduğunuz dönemi hatırlamazsınız, belirli bir anı kendi gözlerinizle yeniden yaşarsınız. Kitap kokusu, kitap sadece başka bir zamandan ve yerden geldiği için değil, içinde sizden bir şeyler barındırdığı için de sevilir. Çünkü okuma sadece faydalı bir uğraş ya da güzel vakit geçirme yöntemi değil, kişiye özgü yaratıcı psikolojik bir faaliyettir. Edebiyatın dili sessizliğin dilidir ve kişi okurken yalnızlığın sinesindedir; "yazarın bilgeliğinin bittiği yerde okurun bilgeliği başlar." O halde şöyle diyebiliriz, kitaplar onları yazan kadar okuyanın da ruhunu yaşatırlar.

Marcel Proust'tan "Kayıp Zaman"ı müjdeleyen, kısa ve derin solukla okunacak bir metin. 

12 Ocak 2017 Perşembe

Stepan Skitalets - Dekor Ressamı; ilk sayfalar

Dekor ressamı Kostovski içmeye tam da sırası değilken başlamıştı. Bir peri masalı sahnelenecekti: ve oyunun başarısı dekorun gösterişine bağlıydı. Afişlerin en göze hitap edenleri şehrin dört bir yanına asılmıştı; prömiyerin eli kulağındaydı ve  son hazırlıklar tamamlanmak üzereydi; bütün personel, her biri kendi vazifesine göre, canla başla çalışmaya devam ediyordu. Ancak en mühim dekorlar henüz hâlâ işlikteydi ve rejisörün her şeyden çok korktuğu felaket kaşla göz arasında patlak verdi: Kostovski şu andan itibaren dünyaya bir daha dönmemecesine sarhoştu.
Kostovski’nin bu sarhoşluk krizleri daima ona en çok, acilen ihtiyaç duyulan zamanlarda ortaya çıkardı. Sanki bir iblis ona pusu kuruyor ve direnmesine imkan vermeden onu yasak sıvıya doğru itiyordu. Bu durumda genç adam, kötücül, ahlaksız bir hale bürünüyor, her şeyi berbat etmek arzusuyla yanıp tutuşuyordu, kendisi hakkında bile olur olmaz konuşuyor, çevresindekilerde işte şimdi adamına çattınız hissi uyandırıyordu: kısacası artık kendinde olmuyordu, şeytana ait oluyordu.
En şiddetli heyacanlar, bu taşkın ve şaşılacak derecede savruk yaradılış için birer gereksinim haline geliyordu, bunları ise ancak çakırkeyflikten çok daha fazlasında bulabiliyordu. Böyle günler onun için inanılmaz tesadüflerle, sadece onun başına gelebilicek olmadık maceralarla dolu olurdu.
Buna karşın, bir kere ayıldı mı huşu içinde çalışmaya koyulurdu: etrafında ne var ne yok alev alır, çıtırdar, kendisi de içinde doğan esin ateşiyle gürül gürül yanmaya başlardı.
Halleri böyle olsa da işten atılmıyordu, zira onda beğenilen bir dekor ressamından çok daha fazlası vardı, ustalık bakımından kimse onun yanına yaklaşamazdı.
Gerek özensiz giyimi, kirli pasaklılığı, ayaktakımına özgü dış görünümüyle gerek sebep olduğu skandallarla belki topluluğun şanını tehlikeye atıyordu, fakat fırçalarından öyle güzel, sanatsal açıdan öylesine değerli dekor resimleri çıkıyordu ki seyirci alkışlamak için onu hararetle sahneye çağırıyor, gazete köşeleri yazarlar ve oyuncular için olduğu kadar ondan da bahsediyordu. Ama tiyatroyla uğraşan herkes ona mesafeyle yaklaşmaktaydı, kimse onunla tanış olmaya can atmıyordu; korocular da içiyordu ama bu işçi-dekorcuya baktıklarında kendilerini daha yukarıda görüyorlar, bu nedenle yakınlık kurmaktan özenle sakınıyorlardı. Bale topluluğundaki dansçı kızlara gelince, onu cinsiyetsiz bir varlıkmış gibi görüyor, tiksintiyle kaçıyorlardı. Kostovski’nin tarafından bakılacak olursa, onun da dansçılarla ilgilendiği pek söylenemezdi.
Yine de bir tanesi vardı ki, ondan hoşlanıyordu; Julie, gencecik bir balerin; dekor ressamı reflektörü idare ederken sahnede elektirik ışınları altında kanat çırpan genç kızı dikketle izlerdi. Onun narin başının hafifçe eğilmesi, yavaş ve durgun belli belirsiz hareketleri dekor ressamını büyülüyordu; en parlak ışıkları Julie’nin üzerine düşürüp, onu bir sürü dansçının içinde ortaya çıkarmak genç kızı izlemekten duyduğu zevke zevk katıyordu. Sahne dışında onunla hiç konuşmuyordu, Julie ise dekor ressamından bihabermiş gibi görünüyordu.
Kostovski, tuhaf bir yalnızlık içinde, aşksız ve arkadaşsız, ki bunlar hayatın “vazgeçilmez” çarklarıdır, bir ömür sürmek, kimseden ilgi görmemekle, gizli, belli belirsiz bir hakarete uğradığı hissi duyuyordu; ve bu duygu ne zaman ki belli bir sınırı aşsa kendini doğrudan içmeye veriyordu. Bu hali öyle bir mutlak anda ortaya çıkıyordu ki onun için “geri dönüş” imkansızdı.
Provadan sonra, irikıyım rejisör sahneye çıktı ve şık bir esmer olan, yahudi kılıklı idari menejere sıkıntısından bahsetti.
Rejisörün geniş, yağ bağlamış yüzünden bir telaş, endişe, güçlükle zaptedilen bir öfke okunuyordu.
- Fakat, söyleyin bana, diye takrar etti, ağlamaklı bir tonda, fırtına bulutları adeta kalbinde küme küme toplanıyordu – şimdi ne yapacağız? Şimdi ne yapacağız?
Bu sırada geniş kollarını devasa göbeğinin üzerine kavuşturmuş, kudurmak üzereymiş gibi karşısındaki adamın yüzüne bakıyordu.
- Şu Kostovski ne hödük herif! diye yanıtladı idari menejer; en son böyle olduğunda, denizdeydik, seyahatte... (daha da bırakmadı ki şaşmamak gerek!) Neyse, yolculuk sırasında denize düştüğünü biliyor muydunuz? Çok eğlenceliydi. Ben uyuyordum. Bir gürültü patırtıyla uyandım. Fırtına nedeniyle  gemi arıza yapmıştı, Yalta yakınlarındaydık. Birisi bağırdı: “Adamın biri denize düştü!” yataktan fırladım. “Kim? – Kostovski! – Yok canım, Kostovski mi!” Bambaşka bir isim bekliyordum: derhal yatağıma geri döndüm, zira Kostovski’ye adam mı denir, rezilin teki.
- Nasıl düşmüş? Sarhoş muymuş?
- Başka ne umabilirsiniz ki! Küpeştede uyuyakalmış, kimsenin de umrunda olmayınca... Ama gemi yalpa yapmış ve deniz yükseldiği gibi Kostovski’yi geri güverteye yuvarlamış.
- Hoh hoh hoo! diye bir kahkaha patlattı rejisör.
- Heh heh he he! diye karşılık verdi idari menejer. – Fakat burada asıl mucizevi olan şu, deniz bile kabul etmedi adamı: suyun vakti onu ayıltmaya yetmemişti, hiçbir şey olmamış gibi güvertede öylece duruyordu bizimki. Kesinlikle inanılmaz bir fenomen: deniz onu döküntü diye geri çevirdi!
Rejisör yeniden, kocaman karnını hoplatan bir kahkaha patlattı.
- Peki, şimdi nerede madem? Bulabildiler mi onu? diye sordu, Kostovski’nin başına gelen kazanın hikayesi ile hafif yatışmış olarak.
- Burada, ama sızık vaziyette. Aramadık yer bırakmamışlar, en sonunda batakhanenin birinden çıkarıp getirmişler, tam da oradaki işçilerle dalaşıyormuş, buraya paket gibi getirildi desem yeridir. Tek gözü mor.
- Getirin şu ayyaşı buraya!
Genç adam hızla sahneden çıktı ve kulise doğru gözden kayboldu. Sahne arkasındaki sessizlikte, şöyle bağırdığı duyuluyordu.
- Kostovski! Kostovski!
Gitmesiyle gelmesi bir oldu. Gözleri, bak sen şimdi komediye der gibi kırpışıyordu.
- Hemen geliyor. Çok utanmış, ortalığa çıkacak yüzü yokmuş.
Usul usul yaklaşan adım sesleri duyuldu ve denizin istemediği adam sahnede göründü.

Kanlı canlı orta boylu bir adamdı, sağlam yapılı ve kaslıydı, hafif kamburu çıkmıştı: Kostovski, çeşit çeşit boya ve yağ lekeleriyle rengârenk olmuş mavi bir gömlek giymiş, beline geniş deri bir kuşak sarmıştı; kir pas içindeki pantolonunun paçalarını uzun postallarının boğazlarından içeri sokmuştu. Kısacası, herhangi bir işçiymiş izlenimi uyandırıyordu. Buna karşılık, bir gorilinki gibi uzun ve sinirli ellerinden, yeterince biçimsiz ve sıradan fakat çıkıntılı elmacık kemikleriyle kendine has yüzünden, sarkık uzun kızıl bıyıklarından, korkunç fakat zaptedilen bir kuvvet barındırdığı düşüncesi uyandırıyordu. Kalın çatık kaşlarının altında mavi gözlerinden suskun aynı zamanda uysal bir bakış yansıyordu. Bu fizyonominin başka bir özelliği ise sıradışı bir enerji ve atılganlık ifadesine sahip olmasıydı: sol gözünün altında, okkalı bir darbe aldığına işaret eden bir “mavilik” kendini gösteriyordu. Alnın üstünde dağınık keçe gibi saçları diken diken olmuştu; kısacası Kostovski’nin bütün şahsiyetinden buram buram yontulmamış, gürültü patırtıcı, laf geçirilemez bir yaradılış okunuyordu.

28 Kasım 2016 Pazartesi

"Kazara Güzel" ilk sayfalar, Jacques CAZOTTE

BİR ASTRAKAN KRALI ARDINDA KÜÇÜK YAŞTA BİR PRENSİ SELEF BIRAKARAK HAYATA GÖZLERİNİ yumdu. Küçük çocuğu annesinin otoritesine bırakmıştı. Kraliçe oğluna görülmedik bir şefkat besliyordu, onu gözlerinin önünden bir an olsun ayırmıyor hatta yatağının yanında yatırıyordu.
Kraliçe, uykusuzluk hastalığına yakalandığından, işinin ehli uyku getirici kim varsa etrafına toplamıştı, bu kadınlar öyle yetenekliydi ki, genç kadının bedeninin bütün uzuvlarını hafifçe ovarak ruhunu uyuşmaya hazırlıyor, her türden masallar, özellikle peri masalları anlatıp onu eğlendirerek nihayetinde uykusunun gelmesini sağlıyorlardı.
Küçük yatağına kıvrılmış küçük prens, mucizelerle dolu bu masallardan öyle tat almıştı ki geceleyinki uykusu unutturmasın diye bunları gün boyu kendine yeniden anlattırıyordu. Duru yoktu, uyku getiricilerin ara vermesine bile izin vermiyordu: öyle ki Asya’nın bütün pazarlarını araştırıp yeni bir repertuarla gelebilecek uyku getiriciler bulmak artık şart olmuştu. Zira masallar olmadığında prens yemekten içmekten kesiliyordu.
Prensin her türde eğitimi alması gerektiğini bilen kraliçe onun bu masallardan bu kadar kesin bir zevk almasından tedirgin olmuştu. Onun kanına işlemiş bu tutkuyu dizginlemek için boşuna uğraştı, en azından uyku getiricileri saraydan uzaklaştırarak oğlunun masallarla beslenmesini önlemeye çalıştı, ama olmadı.
Çünkü uyku getiricilerin yerini hemen genç muhasipler almıştı. Mürebbinin kendisi bile, gözden düşmemek için bir masal anlatıcısı oldu; böylece her şey genç prensin yanlış fikirlerini sürdürmesine katkıda bulunduğundan doğa onun gözünde artık bir büyü haline geldi.
Pıtı pıtı giden bir fındık sıçanı onun için küçük sevimli fındık sıçanıydı: bir papağan ya da yeşilağaçkakan, mavi kuştu: rengine göre, bir yılan ya da yeşil bir yılancık, peri Manto’ydu: sıska bir yaşlı ya da oldukça kirli pasaklı bir derviş, namsız Urgande ya da büyücü Pandragon’du. Şu da var ki bahçelerini süslemek için konulmuş bir fıskiyeden üzerine ilk kez su sıçradığında, mürebbisini dans eden suyu bulduklarına ikna etmeye çalışmıştı.
İlk yanılgılar kraliçeyi eğlendirmişti; yanılgılarda diretme ise onu ciddi biçimde alarma geçirdi: zira bu diretme kati ve kararlı bir dikkafalılık özelliği almaya başlamıştı; hastalığın çaresiz olduğunu çabucak kavradıklarında, artık haklı nedenleri vardı.
Kraliçe oğlunu evlendirmek istiyordu. Devlet konseyiyle el birliği edip, ona en avantajlı evliliği ayarladı. Prens Kandahar kralının biricik kızı ve tek selefiyle evlenmek zorundaydı. Bu genç kız ruhun, zekânın ve kalbin meziyetlerini güzelliğin kayraları ile bir araya getiriyordu. Böylece iki aile kan bağı ile birbirine bağlanacak, iki imparatorluk birleşecek, bu ittifakı doğa, siyaset ve sevgi idare edecekti. Oğlu gözalıcı kuzini ile evlenmeyi inatla reddettiğinde kraliçenin şaşkınlığı nice oldu. Prens genç kıza gayet dostane duygular beslediğini söylüyordu, fakat onun gözlerinde büyük bir kusur vardı: o bir peri değildi ve prens bir periden başkasıyla evlenmeyeceğine ant içmişti.
“Prensim, dedi kraliçe, perilerin varlığını hiç de şüpheli görmüyorum; fakat masalların onlar hakkında sizi yanlış yönlendirdiğine şüphem yok. Dünya üzerinde yatağına bir peri buyur eden tek kral yoktur, bunu yadsıyamam. Soyağacınız kökeninizin en eski zamanlara dayandığını gösteriyor; atalarınızın hepsi kadınlarla evlendi. Hayallerinizi bir kenara bırakın. Halkınızı efendilerinin ve ailenizin mirasını devam ettireceğinize dair temin edin. Bu kadar yakın olmuşken, Kandahar kralının dostluk adına attığı adımları geri çevirerek güçlü bir düşman kazanmaktan sakının. Haberiniz olsun, oldukça tehlikeli rakipleriniz var.”
Prens bakışlarını öne eğdi. Kraliçe onu düşünceleri ile baş başa bıraktı ve mürebbiye, oğluna kendisine varmaya çoktan hazır olan genç kızla evlenme kararını aldırmasını emretti.
Mürebbi, siyasi ne kadar beylik söz varsa hepsini sarf etmesi gerektiğine inanıyordu, fakat sözleri çabuk kesildi: “Bana bağlı devletleri çoğaltmaya ihtiyacım yok bayım, yapmam gereken elimin altındakileri geliştirmek. Topraklarımın bir kısmındaki kuraklık oradaki nüfusu yerinden ediyorsa, bir sopa darbesi şu faydalarıyla çare olabilir: çöllerin ortasında kaynaklar çıkartır, bugünki kötü görüntüleri gözleri rahatsız eden şu kel dağları eşi benzeri olmayan ormanlarla kuşatır. Nereyi meskenim yapmak istesem, büyülü saraylar arkamdan gelir, hem de hazinemi harcamama gerek kalmadan. Gerek olduğunda sınırlarımı çelik duvarlar korur; ben canavarlarla etrafını sarabilecek ve halkını ayaklandırabilecekken, hangi düşman bana saldırmaya cesaret edebilir?
- Fakat, diye yanıtladı mürebbi, bunlar bir periyle evlendiğinizde mümkün olurdu; sizce de perilerin güçlerini biraz abartmıyor musunuz? Tarih aktardığı olayları güzelleştirir de: masallara fazla bel bağlamamak gerek.
- Perilerin o kadar da güçlü olmadığı şüphe götürmez, bayım; fakat bir periyle evlenmek, bunu kesinlikle istiyorum, umarım dileğimi anlarsınız. Bu konudaki hayallerimi size daha önce anlatmıştım, oldukça sıradışı ve olumlu olduklarına hükmetmiştiniz. Tek kelimeyle... kararımı verdim ben, güzel kuzinime gelince o da kendi kararını versin. Bu sarayda, benimle tahtımı paylaşacak kraliçenin kendini göstereceği anı bekleyeceğim; ama beni zorlamaya kalkarlarsa, dünyanın her yerinde onu aramak için topraklarımdan dışarı çıkarım. Ne yazık ki vaktiyle alkışladığınız planlarıma karşı çıkmakla beni hayli şaşırttınız.
Mürebbinin bilinci bulanıklaşmıştı. Bu küçük serzeniş ona iş dalkavukluğa varınca sakıncaların er ya da geç başgösterdiğini hatırlattı. Uyarılarının fayda etmemesinden utanmış olarak, kraliçeye prensin halleri hakkında izahat vermeye gitti. Kraliçe prensin saçmalıklarla dolu bir eğitim almasına izin verdiği için kendine kızıp dursa da, olan olmuştu.

Kendinden başka kimseyi suçlu bulmadığı için şiddetli bir kedere gark oldu ve kederi, devam ettikçe, bu dünyadaki günlerini kısalttı. Oğlu bundan etkilenmişti, ama inadından vazgeçecek kadar da etkilenmemişti. Kısa süre sonra Halilbad Han adıyla ülkesinin idari kollarının başına geçti. 

"Kazara Güzel", ilk sayfalar, Jacques CAZOTTE



26 Ekim 2016 Çarşamba

İnanılmaz Öyküler I. Bölüm "KAÇIKLAR" ilk sayfalar

I

NEDEN altıda? ne altıya beş kala, ne altıyı beş geçe, saat tam altıda. bu konu kabullenmek istemeyeceğim kadar kafamı meşgul ediyordu, yine de yanılmamıştım. alın işte, daha dün davam için yine ona gittim.
Şu halde size neden ve kimden söz ettiğimi söylememin zamanı geldi.
O dediğim kişi, mister Golding, solistörüm, anlayışlı ve yetenekli biri, Birleşik Devletlerdeki tüm avukatlardan daha kurnaz, keçe bir eldiveni tersyüz eder gibi düşüncelerinizi tersyüz etmeyi, sizi kıvama getirip zihninizi, grezlenmiş bir bowie-bıçağıyla açar gibi açmayı gayet iyi bilen biri.
Ben de sizin gibi bir insanım  okur dostum, ancak içimde sizde belki henüz sadece gizil halde olan bir yetenek barındırıyorum.
İnsan ırkına mensup her bireyde, hususî bir noktada ve o bunun farkında bile değilken, dikkate değer bir süperduyarlık yetisi vardır, bu yeti adeta başka bir duyudur. Bunun kimilerinde altın arzusu ya da ticari girişimlerde burnu iyi koku almak olduğunu gördüm; kimilerinde ise bir hanımın kırılganlığını sezgisel bir biçimde önceden görmekti. Bol kepçeden sallayan birini duyduklarında şöyle diyenler vardı: sövüşleyecek birini buldum yine. Kimileriyse çoluk çocuk sahibi kadınlar içinde en en süslüsüne bakarak kendine şunları söylüyordu: işte aşığı olacağım kadın.
Bahsettiğim şey tartışma götürmediği gibi açıklama da kaldırmaz. Olduğu gibidir, tüm istemlerden bağımsız bir birleşme, başka bir varlıktan bir parçayla onun dengi olan sizin doğanızdan bir parçanın birleşmesidir ve kaçmakta muvaffak olamayacağınız bir dişliye benzer. O  adamda ya da o kadındaki bir pürüz, girinti çıkıntı, kendi kalıtımı nedeniyle mekanizmamızın zembereklerinden birine takılı kalır. Üstelik anında takılıverir.
Bana gelecek olursak... benim önsezim bambaşka: bir adamda, epey masum, herkese hayli doğal gelen bir adamda  anormal olanı önceden sezerim, en küçük ölçeklerde olsa bile. Sonsuz-küçük bana fena dokunur. Ve bir kez bu görünmez zemberek tarafından dokunulmayagörüyüm hiçbir şey beni durduramaz. Öğrenmem, hareketi devam ettirmem, bana bağlanan itkinin sebebini tespit etmem gerekir.
Mister Golding’le de böyle oldu, düzenli adamdır, bir saatin sarkacı gibi:  bir dişli gibi yürür, otomatik bir biçimde, dahası matematiksel bir hayat sürer. Danışmanlığından faydalanmak için onu bürosunda sabah saat onda bulurdum. Ayrıca şuna dikkat edin, ne ona bir kala, ne de onu bir geçe; mahkemede saat birde; dairesinde ise saat beşte; saat altı da ise... işte beni yıldırım gibi çarpan da bu saat oldu.
Ofisindeydim: davam hakkında konuşuyorduk... Ah ki ah! Tam bir felaket... Bana dokunmayacak bir kaç yüz dolardı mesele... Fakat bunu bir gurur meselesi haline getirdim ve yirminci kez Golding’e – kimbilir belki de yüzüncü kez -  inatçılığımın nedenini tekrar ettim. Bir solistör dinlemeyi nasıl ki iyi bilirse o da, geçen her dakikayı tarifelendirerek, az sonra takdim edeceği ve şunları okumak zorunda kalacağım: X... davasına danışmış olmaktan ... 8 dolar, borç defterini hayal ederek beni dinliyordu. Saate dikkat etmemiştim,  o da bana danışma süresinin bitmek üzere olduğunu hatırlatmamıştı. Esasında, çözüme yaklaşıyorduk ve görüşme hiç de gereksiz değildi.
Tartışmamıza son noktayı koymak üzereydim, zafer kazanmış bir edayla hasmımın namussuzun teki olduğunu gösterecektim ki saat altıyı çaldı: ah ki ah! usulca, upusulca, bir ingiliz gemi yükünden çıkmış, kurtlar tarafından kemirilmiş yaşlı bir duvar saatinin yaşlı zilinin çatlak sesiyle. Öyle görünüyor ki saat altıyı çalmıştı: bense tam duyamamıştım, zil ne kadar da zayıf çınlamıştı. Fakat aynı anda, Golding artık karşımda yoktu. Peki neredeydi? Daha az önce deri koltuğunun içine çivi gibi epey sağlamca çakık vaziyetteydi!... Arkama baktım, çalışma odasının kapısı kapanıyordu. O gitmişti. Hıpızlı, teptereddütsüz, tek af kelimesi etmeden, eyvallah bile demeden!... Gitti, daha doğrusu dışarı kaydı.
Bu adamla ilgili  şey ve tahkikat yeteneğim arasında bir birleşme oldu. Kendimi boşlukta asılı kalmış gibi hissettim. Çarkın mandalı artık düşmüştü bir kere.
Hayır, görüşmemizden böyle kaçması ne nezaketsizlikten, ne sıkıntıdan ne de yorgunluktandı. Nezaketsizlik mi? Golding çelebinin ta kendisiydi! Sıkıntıdan mı? Bir solistör, sadece evraka dökülmeyen şeylerden sıkılır. Yorgunluktan mı? Müşteri ya da başka biri, ne önemi olur ki bunların?
Başka bir şey vardı. Peki neydi? Hiçbir şey bilmiyordum, ama sezinliyordum. Belli belirsiz bir heyecan, tanımlamayan ama bildiren, pozitif bir öngörü. Ertesi gün, bütün gün boyunca, kafam fena meşguldü, bir arzuyla ilgili değildi bu, bilme ihtiyacıydı ve kafamın içinden çıkmak bilmiyordu. Bir saplantıydı; fikir içimde kök salıyor, gelişiyor, büyüyordu. Saat beşte solistöre döndüm. Beni her zamanki gibi karşıladı.  Halinde ne bir değişiklik ne de bir soğukluk vardı, fakat özür de yoktu. Dün olanlar hakkında bilgisi yokmuş gibi davrandı; bense konuyu açmaya cesaret edemedim.
Soru dudaklarımın ucuna neden on kez gelip gitti ve neden on kez konuşacak cesareti kendimde bulamadım? Altıya bir kaç dakika kala... bekliyordum, ah ki ah... çatlak sesli zil çınlasın diye nasıl da bekliyordum... fakat gelip görüşmemizi erken sonlandıranlar oldu, oradan ayrılmak zorunda kaldım ve caddeye indim. Saat altıda, yanımdan geçti... ama beni görmeden, ya da en azından ben, beni görmediğinden eminim, zira geçerken yüzüme bakmıştı... Onu takip edebilirdim, ama bu şekilde davranmaya gerek olmadığına karar verdim. Böylece yollandım, ertesi gün, bir sonrakinde de geri gelmek üzere.
Fakat talih – gerçi buna talih mi denir? – bana karşıydı; saat altıya kadar bir türlü kendimi çalışma odasında bulamıyordum. Sadece aşağıda kapının yanında büzülmüş bir halde durup kabarık cüzdanını aşırmak isteyen bir hırsız gibi onu gözetleyerek,  yanımdan geçtiğini, sakin, soğukkanlı, etrafında olan biten her şeye duyarsız bir halde, her zaman aynı yöne doğru, ne sağına ne soluna bakmadan  bir hedefe doğru dimdirek gittiğini görüyordum...
Kırk yaşlarında bir adamdı... Tabii ya! Portresi mi? Onda tuhaf olan hiçbir şey, kendine has hiçbir özellik göze çarpmıyordu. Sadece çocuklar ve duygusal yetişkinler hâlâ kişinin dış kabuğunda bir tuhaflık ışıltısı, davranışlarda ve fizyonomide ihanet eden bir nokta olduğuna inanıyor. İnanın bana, tam aksine, hiçbir görüntü vermeyen insandan sakının asıl! Sakin yüz, önemsiz duruş, o istemli ya da bilinçsiz ikiyüzlülük. Hiçbir şey demeyen yüz içerde konuşuyordur.
O adam – gri saçlarıyla, mavi gözleriyle, yüksek ve kırışıksız alnıyla, düzenli adımlarıyla, dışardan bakıldığında telaştan yoksunluğuyla –  cidden içerde kırışıklara sahip olmalıydı, kalbi eminim, vicdan azabının ihtilaçlı kesik kesik soluklarıyla ya da korkudan sıçrama anında olduğu gibi, göğüs kafesinin içinde kesik aralıklı bir çarpmayla atıyordu.
Onu casus gibi nasıl da izledim, peşinden küçük ince adımlarla nasıl da gizlice gittim, ses tonundaki değişiklikleri nasıl da inceledim!... ama nafile! Peki, sadece ve sadece; otuz yıllık bir uygulama boyunca, saat tam altıda ofisini terk etme alışkanlığını yerine getirdiğini, o saatte belki bir hükümet görevlisinin, biraz daha kelli felli, belki biraz daha sert, Ketıldaki suyun fazla kaynamasından, ekmeklerin fazla kızarmasından şikayet eden birinin onu beklediğini farz etmek de ne oluyor?...
Ama hayır, hayır, bin kere hayır. Kimse onu beklemiyor; ama o birini bulacak, başka türlü yapamaz. Saat altıda yola düşmesi gerek. İşte böyle, bunu açıklayamam, ama, yine de tekrar edeyim, bunu biliyorum.  Böyle olmamasının imkanı yok.
Bu düşünce bende sabit bir hale gelmişti. Golding’i hayatı bana ait olan bir düşman gibi görmeye başlamıştım. Sırrını gizlemeye hakkı yoktu: zira onun içinde varolan anormal benim içime yansıyor ve bende sürekli bir huzursuzluğa neden oluyordu. Buna bir son vermeye karar verdim.

Tam anlamıyla belli bir koşul bana hizmet etti. Buna uzun zamandır hazırlanmıştım. Golding çok kibardı, ve – saat altıdan önce – kendisiyle arada sırada bir bardak sherry içtiğim, plume-cake paylaştığım iyi yürekli bir insan evladıydı. Böylece ona şöyle dedim: Davamı kazanırsam, sizi bir luncha davet etmeme izin verir misiniz?
Lunch demiştim çünkü bu kelime gündüz gözüyle anlamına gelir ki masamda ona öğlen ya da saat birde ihtiyacım vardı.
Davamı kazandım. Sizi temin ederim, sözünü tutmasını talep etmek için hiçbir şey bana geri adım attırmadı. Kuşkuya kapılmasından korkuyordum, ısrar etsem bu mutlaka onda şüphe uyandırırdı. Evine dönmek zorunda olduğu vakti söylemesinden endişeleniyordum. Fakat hayır, bahsi bile geçmedi. Hamilton-square’daki evime kadar beni yüzünde bir gülümseme ve sakin bir alınla, işte böyle takip etti.
Eve girer girmez istirhamlarda bulunmak  için elimden geleni yaptım. Esasında da hayli canayakındım... belki doğal olsun diye fazlasıyla canayakındım. Fakat o hiçbir şey görmüyor, hiçbir şey anlamıyordu. Hatta, Yankee Doodle’ı mırıldandı, inan olsun, büyüden yoksun olmayan bir sesle...  fakat ben o sırada sabırsızlık içinde şaraptan içsin diye tatlıya sıra gelmesini bekliyordum... kendime mahsus şarabımdan. Sıkı bir oyun çıkarıyor ve saat altıyı çalacak diye ürperiyor, titriyordum... ama hayır, daha çok vaktim vardı.
Nihayet! Pastalar ve meyveler; kadehini bana uzattı, ben de doldurdum; birlikteliğimizin parlak başarısına kadeh kaldırdı ve iki, üç, derken altı kadeh yuvarladı... Zira bildiğim şeyin etkisini göstermesi uzun zaman alacaktı!
Ama işte kafası ağırlaşıyor, gözleri kapanıyor, onu kanepeye götürüyorum, bir puro yakıp bekliyorum...
Ve saat altıyı çalıyor...


24 Ekim 2016 Pazartesi

İnanılmaz Öyküler I. Bölüm "KAÇIKLAR" ay sonuna kadar ücretsiz


                                     Kaçıklar
                                     Google Play link
                                         

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Proust "Okuma Üzerine" bilgilendirme;


Marcel Proust "Okuma Üzerine" çevirim önümüzdeki haftalarda artık basılı kitap olarak okurla buluşacak. Yayıneviyle anlaşmamız gereği ekitap yayınını sonlandırıyorum. İlginize teşekkürler.
k.e



7 Temmuz 2016 Perşembe