Régis Messac etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Régis Messac etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2021 Salı

Régis Messac | Quinzinzinzili | I. Bölüm | [son]

 

Gelelim meşhur güne, öfke gününe… bir dakika, bunu daha önce nerede duymuştum? Aklıma gelmiyor. Öfke günü dağdaki serinlikleri, kireçtaşından ilginç oluşumları ile bilinen mağaralara yapılan bir gezinti günü olmalıydı. Her şey çok hızlı gelişti, birdenbire, pek çok insan günlük rutinlerinin teker izinde telaşsızca ilerlemeye devam ediyordu. Koruyucu Melek’e tam da Doğu’da işler kötüye gitmeye başladığı anda varmıştık (hah işte, otelin adını hatırladım), ilk kınamaların kabalığı ve sertliği, genel belirsizlik, bizi başka planlar yapmaktan caydırdı. Lord Clendennis ne mektuplarıma ne de telgraflarıma yanıt vermişti. Sanırım sansüre takıldılar. Belki de lord, kayıptı ya da ölmüştü. Bununla birlikte yaşım göz önüne alınırsa, harekete geçmek için bir emir almak zorundaydım. Ama emir memir gelmedi. Her şey çok çılgıncaydı, aptalca ve çılgınca… Ama tüm bunlar şimdi az, çok az önem arz ediyor. Sonrası için de. Doğrusu, bir ya da ikinci üçüncü bir hamle, bir ya da ikinci üçüncü bir yer, hangisinin ne önemi olabilir ki… Peh!

Böylece, toparlanıp mağara akınına katıldık. Yalnız değildik. Devrinin izcileri gibi giyinmiş, yirmi yaşlarında bir kılavuzun yol gösterdiği, preventoryumdan çocuklara katıldık, sayıları bir düzine kadardı. İzcinin ne olduğunu açıklamak için çok yorgunum. O delikanlı kocaman gözlükleriyle hâlâ gözümün önüne geliyor, zayıf yüzlüydü, yürek şeklinde boynu kızıl fularından çıkıyordu. Ufaklıkları militer bir biçimde yönetiyor, hırlayarak, onlara durmadan kısa buyruklar yöneltiyordu. Bölgede meşhur olan mağaralara ziyaretçileri götürmeyi alışkanlık edinmişti. Tatilimizin başından itibaren böyle bir gezi yapmayı planlamıştık. Işıl ışıl bir gündü. Kahvaltı yaparken yalnızca son cümlesini hatırladığım bir ajansı dalgınca dinledikten sonra: “Afrika artık yanıt vermiyor”, sıcaktan sakınmak için sabah erkenden çıkmıştık. Yeterince trajikti. Ama trajik haberlere çoktan fazlasıyla alışmıştık, her ne kadar çoğunlukla ertesi gün yalanlansalar da. Dünyanın sonunun programda o sabaha yazıldığına dair hiçbir şüphe ya da fikir yoktu. Dies irae, dies illa… şimdi bu ilahi söyleniyordu, eskiden küçükken, bilmiyorum nerede… Peh!

Böylece yola çıktık. Çocuklar neşeyle gevezelik ediyordu; patikanın çakılları ayaklarının altında yuvarlanmaktaydı, bayırların aromatik otları havaya kokularını yayıyordu. Bir çeşit su yolunu takip ediyorduk, dağın, nadir ve bodur bitki örtüsüyle kaplanmış çıkıntı ve kolları sağımızda solumuzda uzanıyordu. İniş ve çıkışlarla geçen bir ya da iki saatten sonra, yolumuz dikine bir faleze yanlamasına yaklaşan, yığma toprağa benzeyen bir şekil aldı. Mağaraların girişi, orada, kayaların eteğindeydi. Giriş yolunu destekleyen yamaçlar büyük ölçüde sunniydi. Doğal mağaraların ilk kâşifleri falezi dolaşmak ve yukarıdan halatla girişe kadar sarkmak zorunda kalmış olmalıydılar. Charles ve Ratbert diğer çocukların içine karışmıştı, içlerinde bir kız da vardı, ve neşe içinde çeneçalıp duruyordu. Ben arkadan yürüyordum, düşüncelerimle bir başımaydım, kılavuzla sohbet etmek hiç içimden gelmiyordu. Üstelik savaşı düşünmüyordum. Kafam, Biarritz’te, aralık ayında bulmayı umduğum, Elena Bubulco’daydı… Yazık! Elena şimdi nerede? O artık, sadece benim telaffuz edebildiğim ve benimle birlikte yok olacak bir isim ve hecelerden ibaret. Peki Biarritz? Deniz belki de gazinonun enkazından yüzlerce metre yüksekte gürüldüyor.


Neşeli topluluk mağaradan içeri girdi, dönüş yoluna geçmeden önce burada piknik yapılacaktı. Düzen verilmiş olmasına rağmen, bu mağara, bu mağaralar dizisi, başka pek çok ünlü mağara gibi daimi bir bekçiye sahip değildi. En arkada, ayakta girişte bekledim, bakışlarımı ufka yatırdım, kara bir nokta görür gibi oldum, manzaraya güney ve deniz yönünde sınır çeken en sondaki şişkin dağ yamaçlarının üzerinde…

Büyüyen, top top olan bir noktaydı, mürekkeple lekelenmiş bir pamuk tabakasına benziyordu.

- Galiba fırtına kopacak, dedim kılavuza, kayıtsız bir ses tonuyla, mağaranın içine dönerken.

- Olabilir, diye yanıtladı, her şeyi öngörmüş bir adamın sakinliğiyle. Ama güvendeyiz, ayrıca buralarda fırtına uzun sürmez.

 

Mağaranın -mağaralar dizisinin- meşhur uçurumları bilenler için hiçbir orijinal yanı yoktu. Ama şimdi meşhur uçurumları bilen mi var? Belki ben de onları rüyamda görmüşümdür. Birbirinin dengi olmayan şu üç ya da dört galeriyi de belki rüyamda görmüşümdür, hele ilk ikisi küçücük ve hiçbir özellikleri yok, yarı çukur yarı korunağa benziyorlar, tavanları çatlak çatlak. Tavanları gayet net görülebiliyordu. Üçüncüsü, çok daha geniş ve derindi, sadece elektrikli lambaların ışıklarının görülmesine izin veriyordu. Bu şekilde bakıldığında, bu belli belirsiz ışıkların dalgalı, titrek aydınlatmasında, olduğundan çok daha geniş görünüyordu. Tavanda ayrıca yer yer ışıldayan kabartılar, sarkıt başlangıçları vardı. Sağda da bir çatlak, gömme bir dolabı andırıyordu, daha küçük bir mağaraya giriş sağlıyor gibiydi. Ama ziyaret edilmiş miydi? Bunun karşısında ise dikine inen dar bir geçit, dibinden bir çağıltı duyuluyordu. Galiba bir yeraltı nehri. Ama hiç keşfedilmemişti.

Ziyaret hıphızlı tamamlandı, çocuklar yemek istediler. Orada ışıklı bir yerde mi dışarıda açık havada mı yemenin daha iyi olacağına dair bir tartışma yaşandığını hatırlıyorum. Biraz yorulduğumdan  yere, dar geçitin yakınına oturdum, gizli nehrin çağıltısına dalıp gittim. Gözlerim açık bir düşe kendimi bıraktım, bu dekorda bir mağara adamı olduğumu hayal etmenin tadını çıkartıyordum. Orada ateşin yanına çökmüş, ilikli kemikleri emerken, yahut üzerimi barbarca desenlerle kaplamak veya primitf sevgilimin yağlı tenine dövme yapmak için dumanın isiyle bir çeşit kozmetik hazırlarken… Bana öyle geliyor ki şakacı bir demiurgos bu hayali kurarken duydu beni… Korkunç bir gürültüyle yerimden fırladım, sersem haldeydim.

Bu gürültünün içinde önce bir boşluk açıldı ve içi çocukların ciyak ciyak bağırışları, küçük kızın tiz çığlığı ile doldu. Kılavuz, ilk yardım çantasını yere bıraktıktan sonra, hafif eğilmiş, olduğu yerde kaldı, kafası çıkışa doğru uzanmıştı.

Ona bağırdım:

- Bu da ne? Fırtına mı? Diziler halinde patlamalar duyuluyordu, hem çok şiddetli hem de korkunçlardı. Ama hele de vakit öğlense yaz yağmurunda da böyle yıldırımlar düşmez mi! Tekrar ettim:

- Fırtına mı?

Kılavuz kafa salladı ve sendeledi.

- Pek sayılmaz… Galiba bombardiman. Gidip bakacağım.

İlk mağaralara, yani girişe doğru atıldı. Şaşkına dönmüş çocuklar küme küme etrafımda toplandılar. Bir tanecik el lambası yere düştü ve içinde gölgelerin hareket ettiği zayıf bir ışık yaymaya başladı. Gürültü bir an zayıfladı, sonra çok daha korkunç bir hal aldı. Gümbürtü, patırtı, patlama aralıksız birbiri üstüne yığılıyordu, duyulup duyulmadıkları anlaşılamaz hale geldi. Birden, fenerden yayılan cansız koni ışıkta, kılavuz belirdi. Sendeledi, çene kayışı olan bej fötrü sırtına düştü, iki eliyle boğazını tuttu. Hemen yanımdan geçti ve niçin anlamama fırsat olmadan kaçışına devam etti – zira bu bir kaçıştı. Ve dar geçitin girişine vardı.

Geçit onu yuttu. Düşüşünü duymadık bile. Bedeni nereye kadar yuvarlanmıştır asla bilemeyeceğim.

Böylece tüberkülozlu bir avuç çocukla yıkık bir dünyada kalakaldım.



19 Mayıs 2021 Çarşamba

Régis Messac | Quinzinzinzili | I. Bölüm | [IV]

 

Buradan itibaren belgelerim seyreliyor, hatıralarım da. Ayrıca, ben de herkes gibi olup bitenler hakkında sadece kısıtlı bilgiye sahiptim; çoğunlukla şaşılacak derecede eş zamana rastlamaları yahut ultra-hızlı art arda gelişleri artık neden sonuç ilişkilerini tespit etmeye izin vermiyor. Bu noktadan itibaren devamını getiremeyeceğim birkaç genel bakıştan başka bir şey sunamayacağım -kötü bir Kodak’tan alınan şipşak fotolar gibi…- Öyle anlar oldu ki alet artık çalışmak istemedi, yahut klişeler iç içe geçti, kimileri de barok bir şekilde üst üste bindi, ve belgelendirmede sayısız boşluk oluştu.

Kabaca tüm söyleyebileceğim, bir birinci periyot olduğu, tahminimce üç hafta kadar sürdü (ama belki üç ay, ya da üç gündür), bu periyotta savaş bildiğiniz savaş gibi, yani 1914’teki gibiydi. Öldürmek için neredeyse aynı ya da aynı menşeeden yöntemler uygulanıyordu. Mutlu bir tesadüf eseri, Loraine ovası semalarında Fransız ve Alman uçakları karşılaştı, ve birbirlerini karşılıklı neredeyse topyekün yok ettiler. Her iki tarafta da yeni uçakların imalatına yoğunlaşılan kısa bir duraklama devri oldu… Duraklama dönemi derken… Bu kara zırhlıları arasında geçen bir dev muharebeler dönemiydi. Gazeteler, ağır toplarla donatılmış bu tür süper tanklara böyle diyordu; neredeyse hiçbir silah bunlara işlemezdi, o zamana değin görülmedik bir yıkım gücüne sahiplerdi. Bu çelik leviathanlar toprağın altını üstüne getiriyor, ancak önemli bir sonuç elde edemeden üç eyaletlik bölgeyi hepten sallıyorlardı. Paris’te şampanyanın önü arkası kesilmiyordu. Ünlü bir düşes kadınlar için, kısa şort ve sütyensiz, yarıçıplak gezinme modası başlattı, bele de aksesuar niyetine, baldırlar üzerinde sallanıp duran gaz maskesi kutusu takılıyordu. Bunun diğer savaşlar gibi bir savaş olacağı kanısı yerleşmeye başladı, yani son savaş gibi, gece kulüplerinde işler tıkırındaydı.

Pek çok ulus hâlâ kararsızdı. Bildiğim kadarıyla, İtalya seferberlilk ilan edecek vakti son anda buldu, ancak savaşa doğrudan katılmadı. İngiltere hâlâ tereddütteydi, hangi gruba dahil olacağını bilemiyordu. Aptalca bir olay onu Fransa’ya karşı kışkırttı. Hamburg’u yerle bir etmekle görevli bir filoya ait bir bombardıman uçağı yoğun bulut nedeniyle yolunu kaybetmiş, Kuzey Denizi ve Manş üzerinde uzun süre başıboş dolaştıktan sonra, sabahın ilk ışıklarında, benzini tükenince Folkestone’a düşmüştü. Taşıdığı son model bombalar neredeyse tüm şehri harabeye çevirdi. Bu kaza, dumanı tüten yıkıntıların ve başsayfanın tam ortasında tanınmayacak haldeki üç aylık bir bebeğin fotoğraflarını yayınlayan Rothermere basınınca bile isteye düzenlenen bir düşman saldırısıymış gibi gösterildi. Tüm Birleşik Krallığı bir korku ve ürperti dalgası kapladı, Fransız canavarlara zaten bilenecekleri kadar bilenmişlerdi, çok geçmeden savaş ilan ettiler. Bir İngiliz filosu, Calais’deki bebeklerin Folkestone’dakilerle aynı kaderi yaşamalarını sağladı. Ancak İngilizlerin daha fazlasını yapmaya vakti olmadı.


 

Doğrusu ikinci döneme giriliyordu. Kısa oldu, ve tüm umutlara son bir nokta koydu. Bu umutların hepten çılgınca olduğunu söyleyemeyiz… Gerçekten de düşünmeye başlanmıştı, savaşan birlikler dostluk kuruyordu, ve eğer… Ama şimdi tüm bunlardan konuşmak neye yarar? Yıkım kuvvetleri çoktan işe koyulmuştu. Dünyayı yok etme formülü çoktan hasta bir Demiurgus’un beyninde tasarlanmıştı. Bundan bahsediliyordu, ve önceden de üstü kapalı bir biçimde çokça bahsetmişlerdi. Savaş ilanlarının öncesinde bile… Bir Japon’du. Adı Tokuko Hayashi idi. İcadı, daha doğrusu icatları, zira iki icadı vardı; işte bunlar birbirini tamamlıyordu…

 

Az önce gözüm karardığı için kesmem gerekti. Metabolizmamda bozulan bir şeyler var. Ciğerler mi, beyin mi? Muhtemelen ikisi de… Ama uzun sürmedi. Şimdi kâğıdımın başındayım.

 

Nerede kalmıştım? –Ha, evet! Tokuko Hayashi. İzomer bileşikleri olan ağır bir gaz icat etmişti –herhalde şöyle diyorlardı- azot protoksit…

Şakaklarım nasıl zonkluyor. Sisin içinde yazıyorum. Can yakan elektrik dalgaları alnıma alnıma vuruyor. Her neyse, Hayashi’nin gazı; bunu sınırsız miktarda üretiyor, oksijen ve hava azotuyla kombine ediyordu. Aslında, onun yöntemiyle, reaksiyona fitilini takmak yeterliydi, bundan sonrası kendi yolunu takip edecekti, ama nereyse muallak bir biçimde. Atmosferimizi oluşturan oksijen ve azot ansızın teneffüs edilemez bir kimyevi bileşiğe dönüşüyordu, üstelik  bu bileşiğin elmacık kaslarını geren –yani güldüren- tuhaf bir özelliği vardı, ya da en azından surata gülümseyen bir ifade veren. İşte insanlar bu şekilde ölmek zorunda kalacaklardı, zira gülmek insana özgüdür.

Tüm bunlar gazete ve dergilerde epeyce açıklandı, ancak fantastik bir varsayım formunda… Meseleyi ciddiye almaya yanaşmıyorlardı. Ancak üretim yöntemi bal gibi de oturmuştu. Japonlar buna hemen başvurmadılarsa, sebebi büyük ihtimalle insani bir çekingenlik değil, Almanlarla yapılan bir antanttı. Meşhur formül, düşmanlıklar başgösterir göstermez, yakıt ikmali yapmadan nerdeyse sınırsız mesafe kat edebilecek bir süper-alman-denizaltısına emanet edildi. Neu Breslau (Birinci Dünya Savaşı’ndan bir denizaltının görkemli hatırasını yaşatmak için bu ad konmuştu) genç bir mühendis Kurt von Rechbein tarafından kumanda ediliyordu. Denizaltı ayrıca küçültülmüş bir modeli ve telemekanik bir torpilin planlarını taşıyordu; doğrusu, torpilin Hayashi’nin değil, Rechbein’in icadı olduğu söylentisi çoktan yayılmıştı.

Denizaltının, sadece tahminlere indirgenen dönüş yolculuğu, hayli uzun sürecekti. Suyun altında hızı hayli düşürüldü. Fakat sonrasında olanlar gösteriyor ki, bağlı olduğu limana varır varmaz, Japon ve Alman iki kurmay heyeti, özenle çalışılmış ve odaklanılmış bir plan uyarınca hareket ettiler. Sabit tarih ve saatlerde telemekanik hava torpillerini taşıyan çok sayıda küçük donanmayı harekete geçirdiler. Menzillerinin sonuna gelince torpiller alçalıyor, açılıyor ve ayrışmaya, ya da daha doğrusu atmosferi yeniden oluşturmaya başlıyor, her bir ünite için binlerce on bin metrekarelik engin bir alana etki ediyordu. Sadece yüksek dağ zincirleri etki alanlarını kısmen kesintiye uğratıyor ya da sınırlıyordu.

Tokyo’dan iki ayrı donanma grubu hareket etti, biri Asya’ya biri de Amerika’ya doğru. Berlin kendininkileri özellikle Rus steplerine fırlattı, ancak bunlardan düşmeyip başıboş yoluna devam edenler yahut rotasını İngiltere’ye, İrlanda’ya, kuzey kutbuna, Afrika’ya doğru şaşıranlar oldu. Yavaş gidiyorlardı. Onlar hedeflerine varmadan, fırlatılış haberleri bir efsane gibi radyo ve telgrafta henüz hâlâ dönüp dururken, bir Amerikan filotillası sürat yapıp onları yakaladı, ve Tokyo’nun tamamını, Japonya’nın diğer önemli şehirlerini de bilindik yöntemlerle yok etti. Tokuko Hayashi yurttaşlarıyla birlikte icadının başarısını göremeden can verdi.

Sonra neler olduğuna gelirsek; yarım yamalak bir genel bilgiden ve tahminlerden başka bir şeyim yok. Doğruluğu kesin son haberler engin Asya kıtasını içeriyordu. Çin ve Hindistan ovalarında torpillerin yerle buluşmasını, ani ve tam etkileri takip etti. Nedenini bilmeden, anlamadan, sarı yığınlar, uyuşuk çeltik tarlalarında, dev ırmaklar boyunca, soludukları havanın aniden boğucu hale geldiğini hissettiler. Elmacık kemikleri aniden çıkkınlaştı, gözleri kısıldı kısıldı, eğik bir çizgi haline geldi, Moğol çehreleri sonsuz bir sırıtış ile gerildi. İnsanlar biçilmiş ekin demetleri gibi ovalara saçıldı ve büyük şehirlerin kalabalıkları ölü kalabalıklar oldu.

Birleşik Devletler’de benzer olayların gerçekleşip gerçekleşmediği hakkında sadece varsayım üretilebilir. Her türlü iletişim aniden kesildi. Yeni kıta büsbütün sessizliğe büründü.

Felaket herhangi bir tedbir almaya fırsat kalmadan Avrupa ve Afrika’yı dövmeye çoktan başlamıştı. Cehennemlik kimya mucitlerinin öngörmüş olması lazım gelen bir geri tepme şoku sonucu, Rus steplerinde başlatılan atmosferik ayrışma Avrupa ovalarına yayıldı, ve sadece gitgide daha da büyüdü. Almanya, Fransa, İspanya, İngiltere, havalarının güldürücü gazla zehirlendiğini gördüler. Ve her yerde, vadilerde yahut zirvelerde, sokaklarda ya da caddelerde, köylerde ya da metropollerde, gölge düşmüş tarlalarda yahut ışıldayan plajlarda, yüzü kırışmış, eller, hava geçişini –artık olmayan bir havanın geçişini- genişletmek içinmiş gibi boğazda, insanlık sırıtarak öldü.

 

Aynı zamanda, beklenmedik olaya insanlık tarihinde görülmedik şiddette atmosferik felaketler eşlik etti. Esasında meşhur gaz, hava ile aynı yoğunlukta değildi. Atmosfer tabakalarında  ani basınç ve basınç azalması oluşturduğu ya da oluşturmaya başladığı her yerde havaya akın ediyordu. Birden ortaya çıkan geniş hava boşlukları, devasa hava uçurumları gazdan okyanusu aniden kesiyordu; henüz yok olmamış hava tabakaları ise bir volkandan püsküren lavların şiddetinde bunları doldurmak için içlerine hızla hücum ediyorlardı, hem de bir volkan ordusunun gürültü patırtısıyla. Görülmedik hızda ve şiddette kiklonlar[1] bütün okyanuslarda baş gösterdi, ve jeolojik dönemlere denk bir kuvvette deniz baskınlarına yol açtı. Nerdeyse bütün kıyılar sular altında kaldı, ve elbette, ne kadar büyük olursa olsun, tek bir gemi bile böylesi fırtınalarda bir atom taneciğinden daha ağır çekmedi. Adaların nüfusları şüphesiz ki tamamen üzerlerinden yıkandı. Ancak şu da doğal ki, Amerika ile iletişim kesildiğinden beri yerkürenin büyük bir kısmında neler olduğunu tam olarak öğrenebilecek hiçbir vasıtam yoktu. Belki, bir yerlerde, Avustralya’da, Afrika’da, Güney Amerika’da –kimbilir belki daha yakında- tıpkı şu an benim parçası olduğum topluluk gibi, barbarlık içinde sefil bir hayatı devam ettirmeye çalışan insan topluluğu kalıntıları vardır.

Sıra geldi hangi kozmik ve ironik kaza eseri hayatta kaldığıma… Kuşkusuz Avrupa’da tekim, bir grup çocukla birlikte.

 

Şu an dikkatimi kendi yazgıma vermeliyim, zavallı kafam bir kez daha kazan gibi oluyor. Tek olduğumu gayet net hissediyorum. Yalnız mıyım deli miyim? Önemi yok. İkisi de aynı şey değil mi?

Lozère’deki kasaba, adı neydi şunun? Herhalükârda, bir önemi var mı? Gene de beni delirtiyor. Dağın yamacına iyi yere konmuş bir otel vardı, yanından bir korniş yol[2] geçiyordu. Charles’a, iki erkek kardeşten küçüğü, yükseklik terapisi tavsiye edilmişti. Biraz tüberkülozu vardı. Anlaşıldığı kadarıyla, bölge bu tür hastalıklar için mükemmeldi. Otelin biraz yükseğindeki zirvenin tepesinde, çocuklar için bir preventoryum vardı, ve o zaman pek kalabalık sayılmazdı. Galiba otuz çocuk kadardılar. Belki daha fazla. Kim bilir? Bu çocuklar tarihte bir rol oynamak zorunda kalacaklardı. Göreceksiniz.



[1] Hızla ve döne döne ilerleyen kasırga (ç.n.)

[2] Sahil yolu (ç.n.)


17 Mayıs 2021 Pazartesi

Régis Messac | Quinzinzinzili | I. Bölüm | [III]

 

Bilindiği ve daha önce değindiğimiz üzere, olaylar zincirinin marşına Doğu’da basıldı. Savaş ilan edilmeden önce, uzun aylar boyunca, gizli ve sessiz, için için gelişen bir savaş yürütüldü, ki hakkında sadece çelişik ve eksik bilgilere sahibiz. Bu gizli savaşlar özellikle Mançurya’da, ve de Rusya ve Japonya arasında vuku buldu. Zaman zaman bir kızıl uçağının Japonlarca düşürüldüğü bildiriliyordu, ya da tam tersi, Ruslar tarafından bir Japon filotillasının bombalandığı, tam da Doğu Çin demiryolunu bombalamaya çalışırlarken… Sonuçta bu tür haberler her zaman neye yol açarsa o oldu: yalanlana yalanlana sonunda gerçek oldular. Savaş Uzakdoğu’da bir çırpıda oldu-bittiye getirildi. Savaşı ilan etme inisiyatifini Rus Hükümeti üstlendi, ancak bu ilanın savaşa yönelik olmadığının altını çizme özeni gösterdiler, bu daha çok bir durumu kabul etme ve diğer güçlerden sonuçlarını çıkarsamalarını talep etme ilanıydı. Diğer tarafta Japonya ise Rusya’dan çok daha üst bir perdeden savaş ilan ediyordu, iyi niyet adına protesto çekti ve dünyanın gözü önünde, kendinin haksız yere saldırıya uğradığını tüm dünyaya duyurdu.

Bu iyi niyete kimse inanmadı, ancak aynı zaman diliminde gerçekleşen ya da aynı zaman diliminde açığa çıkan bir dizi olay, çok kısa bir sürede diğer güçleri de savaşın içine çekecekti. Başta Birleşik Devletler’i. Japon donanmasından genç bir subay, emir almadan ve kendi insiyatifiyle (en azından hara-kiri yapmadan önce halk önünde bildirdiği bu şekilde) gemisiyle gidip Honolulu’yu bombaladı. Doğal olarak geminin, bir deniz filosunun öncüsü olduğu düşünüldü. Amerikan donanması derhal harekete geçti. Atlantik kıyılarındaki filolara, Panama Kanalı’ndan geçerek Pasifik limanlarına ulaşmaları emri çoktan verilmişti. Ancak Amerikan gemileri henüz kanala girmişti ki önleri kesildi. Ticari bir İngiliz buharlı gemisi, steamer Banshee, kaptan Hobgoblin, bir alavere havuzunun tam da önünde ve tam da zamanında alabora olmuş, tüm trafiği aylarca tıkamıştı. Mucize eseri tüm mürettebatı ile canlı kurtarılan Kaptan Hoblogoblin, büyük bir ağırbaşlılık ve beyefendilikle Amerikanlar’a özürlerini ve kazanın istifleme hatası ve Kör Talih’ten ileri geldiğini bildirdi. Bu olay Birleşik Devletler’de vatansever bir öfke patlamasına ve İngiltere’ye karşı bir hınç dalgasına yol açtı. Kaptan Hoblogoblin herhangi bir kanıt sunulamadan, İstihbarat ajanı olmakla suçlandı. Bununla birlikte İngiltere meseleye hemen müdahil olmadı. Hükümeti, otantik parçalarla, Hobgoblin’in İrlandalı olduğunu kanıtladı ve Amerikan hükümetinden konuyu özgür İrlanda Devleti ile çözmelerini rica etti.

Ancak trajedide olay örgüsünü hızlandıracak yeni sahneler, adı hayli kötüye çıkmış Pasifik Okyanusu’nun başka noktalarında gerçekleşiyordu. Hindi-Çin’de ve Hindistan’da eşzamanlı isyanlar başgösterdi. Yerel otoriteler bu isyanları, gözleri dönmüş gibi, hayli kanlı biçimde bastırma yolu seçti. Bu tür bastırmaların daima yol açtığı protestoları yatıştırmak için vatansever Fransız basını (hangi bilgilere dayandıklarını allah bilir) isyan liderlerini Berlin’e uşaklık etmekle suçladı, en azından Tokyo dememişler. Le Matin gazetesi, Hanoi isyanları üzerine bir araştırmanın sonuçlarını yorumlarken, iri puntolarla şu manşeti taşıyan özel bir baskı yayınlıyordu:

ASİLERİN CEBİNDEN JAPON ALTINI ÇIKTI

Elbet Fransa’da bu Japon altınını hangi emareden tanıdıklarını soracak kadar meraklı yarım düzine kadar zihin vardı, ancak genel hayhuy içinde sesleri yitip gitti. Bundan sonra da Japonya’nın Fransa’ya savaş açtığı ve Hindi-Çin’e saldırdığı duyuldu. Benzer bir süreç, Hindistan’da, İngiliz kamuoyunu savaşa hazırlamak için katkı sunmalıydı. Ancak bu sefer Hindu asilerin cebinden çıkan Fransız altınıydı, kaldı ki onların değil altın, cepleri bile yoktu. Ancak, Bunau-Varilla’nın tam da dengi Lord Rotherme’nin basını, olayları ülkesinin kamuoyuna böyle yansıttı.

Ve Avrupa da çoktan çalkalanmaya başlamıştı. Hitler’in hücum kıtaları Ukrayna’ya giriyor ve Kızıl Ordu’nun büyük kısmının Uzakdoğu ile meşgul olmasından faydalanarak, buğday yurdunu zafer naraları eşliğinde işgal ediyordu. Böylece General Goering, Fransa’ya açıkça ittifak tekliflerinde bulundu; ancak ülke kamuoyu bu teklifleri kabul etmek için son derece kötü hazırlanmıştı. Yeniden güçlenmiş bir Alman’ın düşüncesi bile vatanseverleri dehşete düşürmeye yetiyordu, bu sırada solun tüm muhalefeti Japon tutumu nedeniyle veya Sovyet Rusya’yla yanaşıklığı nedeniyle tiksinti vermişti. Rastlantısal karakterde başka koşullar da şüphesiz ki ülkenin savaşa girişinin hızlanmasına katkıda bulundu. Sağlık sorunları nedeniyle görevden çekilen Cumhurbaşkanı Lebrun’un halefi, kelek adamdı (ama hangi politikacı öyle değildi ki). Kimseye belli etmeden hazineye değgin bir yolsuzluğa karışmıştı, milletin gözü önünde cezalandırılacak noktaya geldiğini görüyordu, ve yeni bir skandaldan kaçınmak için her şeye hazırdı. O ve arkadaşları yeni ve hakiki devrimin gelişini görüyorlardı. Savaşa bel bağlamayı tercih ettiler. Kısa sürede bir dizi elverişli sınır karışıklığı birbirini izledi, ve kamuoyunun seferberlik emrini kabul etmesini kolaylaştırdı, bunun hemen akabinde sıra, Rusya’nınkine benzer bir deklarasyona geldi, hatta Rus hükümetinin sözcüklerini de kullanmakta sakınca görmediler. Bu çok kısa deklarasyona, Fransız kamuoyundan türlü nüanslara karşılık gelen ve çeşitli günlük gazetede çokça yer bulan bir dizi bildiri eşlik etti. Burada başlıcalarına yer veriyoruz.

Başkentlerde basılan Echo de Paris’in kelimenin tam manasıyla, vatansever notası:

“Daha önce defalarca tekrar ettiğimiz ve uyardığımız üzere, zira tehlike ölümcüldü, Töton ikiyüzlülüğü nihayet Fransız bağışlayıcılığını alaşağı etti. Bizler için artık tek bir yaşam şansı var; atalarımızın toprağına daima göz dikmiş düşmanımıza karşı makul bir savaş: köklerini kazıma savaşı vererek hayatımızı tehlikeye atmak. Ebedi Fransa dünya üzerine ışığını boşaltmak istiyorsa, tüm Almanlar, sonuncusuna varıncaya dek kılıçtan geçirilmelidir. Tüfekler omza! Hansların peşine marş marş! Yaşasın Fransa!”

-General Cherpetitfils”

Petit Parisien ve başka pek çok günlük gazete ise başka bir çağrı türetti, bunlar genelde, hakkında hemen hiçbir şey bilmediğimiz devrin, Paul-Boncoeur adında, muallak bir siyasetçisine atfediliyordu:

“Yurttaşlar!

İflah olmaz bir düşman, tükenmek bilmez sabrımıza ve barışa olan tutkulu aşkımıza nihayet son verdi. Umarım başlarını dökülecek kandan yukarı kaldıramazlar, en azından idarecileri. Bizler için gepegenç onca hayat ne kadar kutsal ve nazik olsa da, yapabilecek tek şeyimiz var, o da hayatımız pahasına, yaşama nedenimizi müdafaa etmektir: devrimci atalarımızın haşmetli mirasını, özgürlüğümüzü, yasalarımızı korumaktan başka yolumuz yok. Yurttaşlar! Bugün, tehlikede olan Vatan’ın yardımına koşacak gönüllüleri toplayacak kaçınılmaz çağrı, memleketimizin her yerinde ve kafamızın üzerinde yankılanmalıdır. Cumhuriyet bizi çağırıyor: Yenmeyi bilelim ki yok olmayalım!”

Le Populaire’den ise başka bir çan sesi geliyordu:

“Bu nihai ve hüzünlü çağrıyı, heyecana kapılmadan, kalbimiz dile sığmaz bir üzüntü ile sıkışmış haldeyken yapıyoruz. Fırtınaya kapılma pahasına kendimizi tehlikeye attığımız kesin! Ancak akacak o kadar kan akla gelince gözyaşı nasıl tutulur… Ancak cumhuriyetçi özgürlüklerimizin son kalıntılarını, geri alamayacağımızı bile bile feda etmemiz, kendiliğimizden, hiç direniş göstermeden Hitlerciliğin çizmeleri altına yatmamız şart mı? Böyle olursa, kan kusan, son derece haklı kınamalara uğrayacağımız, sonsuza dek alnımızda kara bir leke ile yaşayacağımız kesindir. Yüreğimiz dertli, ruhumuz yaslı, ancak bu acı görevi yerine getirmekte kararlıyız. Ya kötü, ya kötünün iyisi, biz ikincisini seçtik.

Bugün SFIO’nun vatan için yeniden kurulduğu gündür,

-Leon Blum”

Humanité de kendi payına, hayli farklı bir ton benimsemişti:

“Yoldaşlar!

Kapitalist haydutlarca beslenen iki hükümet, kışkırtıcı hiçbir sebep olmadığı halde Rus yoldaşlarımıza saldırmışlardır. Genel konjonktür gereği bir burjuva partisiyle geçici de olsa ortak hareket etmeye karşı olsak da, yoldaşlarımızın yardımına yetişmeyi asla reddedemeyiz. Yeni dünyanın ve proleter gücün kalesi, SSCB’ye yapılan saldırıya karşı ilgisiz olamayız, olmamalıyız. Yoldaşlar! Rus Devrimi’ni, Dünya Devrimi’nin ruhunu korumak için çantalar sırtımızda, dinamitler ellerimizde, hepimizin!

-Florimond Bonte”

Bu şekilde, farklı, ama aynı sonuca varan pek çok sebepten, örgütlü tüm partiler savaşı benimseme ya da en azından kabullenmeyle karşı karşıya kaldılar. Sadece münferit birkaç kişi savaşa karşı çıktıklarını ve hiçbir şekilde onaylamadıklarını bildirdi. Bunlar çoğunlukla (bizce hatalı bir biçimde) dini bir kategoriye sokulan, kendilerine vicdani retçi diyen şu acayip tarikattan birkaç kişiydi. Dağınık, gözlerden uzak, siyasal destekten yoksun ve halk üzerinde hayli etkisiz olduklarından muhalif çığlıkları savaşın yükselen gümbürtüsü içinde yankı uyandırmadan kaybolup gitti. Bir başlarına yürüttükleri isyan çarçabuk bastırıldı. Basit bir polis operasyonu, ya da şöyle dersek, küçük çaplı bir katliam kimsenin gözüne çarpmadı. Kimileri, jandarma tarafından yakılan evlerinde can verdi; büyük bir kısmı, gizlice, gece vakti fener ışığında, bir kışla avlusunun sonunda kurşuna dizildi ve derhal düştükleri yere gömüldü. Kimileri de teker teker öldürüldü. Kimbilir yüce ne çok düşünce, barış hayali, kardeşlik, sevgi barındıran beyinleri, askerliği uzatılmış bir çavuşun beylik silahından çıkan kurşunlarla bir koğuş yahut karakol duvarına saçıldı.

Sonları ne denli üzücü olsa da bu şehitler, insanlığın kalanını bekleyen korkunç kader düşünüldüğünde talihli ve ayrıcalıklı addedilebilir…

İşte savaş böyle başladı.

 

Ve bu gerçekten sonun başlangıcı oldu.



Régis Messac | Quinzinzinzili | I. Bölüm | [II]

 

İkinci dünya savaşından önceki hızlı ve kısa periyotta, Avrupa kamuoyu, temelinde en ufak bir önemi olmayan skandallarla meşguldü, ayrıca bunlar hakkında kimsenin pek de bir şey bildiği yoktu. Hırsız polis oynayarak eğlenen ve polis olmaktan yorulduklarında hemen hırsızlarla yer değiştiren çocukların oyununu andıran,  seyircileri eğlendirme amaçlı haydut hikâyeleriydi bunlar. Düzenbazları yakalamakla görevli polisin elebaşlarınca satın alınıp alınmadığı asla bilinemezdi, adalet bakanının tutuklanıp astlarınca hapse götürüldüğünü görmeyi beklemek olağan bir şeydi.

Bu polisiye tefrikasıvari maceraların özellikle şöyle bir etkisi -hatta amaçları- vardı: dikkatleri dönemin asıl meselesinden, yani Japonya’nın kuşatılmasından başka yöne çevirmek. İnsanlığın alınyazısı bu sefer gerçekten de Uzakdoğu’da temsil edilecekti. Avrupa’nın güçten düştüğünü hiçbir şey bu kadar güzel gösteremez. Bu sefer Avrupa savaşı, Pasifik savaşının bir alt-ürününden başka bir şey olamazdı.

Verimsiz, çorak adalara sıkışmış Japonya, gitgide artan nüfusuyla, durumu kurtarmak için tek çıkış yolu görüyordu: Çin’in kolonileştirilmesi. Ancak diğer taraftan, hâlâ radyo setine, traş makinesine, Ford otomobile henüz sahip olmayan 300–400 milyonluk Asya pazarı, o sıralar hayli güç durumda olan Amerikan kapitalizmi için tek umuttu. Bu nedenledir ki, iki ülkede de, canhıraş bir savaş hazırlığı vardı. 1934 yılının başında, Japon donanması başkomutanı, amiral Osumi, Londra ve Washington Antlaşmaları ile donanma silahlanmasına getirilen sınırlandırmaları asla kaale almayacağını, kararlılıkla, açık ve net dile getiriyordu. Aynı esnada, Amerikan Kongresi Vinson Donanma İntikali Harcırahı’nı oyluyordu; beklenti büyüktü, Birleşik Devletler’in, tarihinin en güçlü donanmasına kavuşması söz konusuydu. Öyle ki başkan Roosevelt tarafından desteklenen donanma başkomutanı Swanson, Pasifik’te ilk kez, Alaska kıyıları açıklarında gerçekleştirilecek 1935’in büyük deniz manevralarına hazırlanıyordu.

Epey genişleyeceğini haber veren bir çatışma olasılığına karşı herkes müttefik bulma derdine düşmüştü. Başka sonuçlara gebe ilk jest, Sovyet hükümetinin Birleşik Devletler tarafından tanınması oldu. Bu kabul –ve hemen akabinde kurulan diplomatik ve ticari ilişkiler– müttefiklik değilse de bir çeşit ittifak anlamına geliyordu. Her biri iki ayrı kıtayı domine eden iki güç tarafından Japonya’nın kuşatılması oldu-bittiye getirilecek gibiydi.

Böyle bir tehdit altındaki Japonya da kendi payına müttefik arayışına girmişti: buldu da. Mutsuz Almanya, iktidara yükseldiğinden beri çare peşinde koştuğu gözlemlenen bir hükümet tarafından yönetiliyordu. Hitler satılıktı, Japonya da onu satın aldı. Ve böylece, Japonya’nın kuşatılmasına karşılık Sovyetler’in kuşatılması cevabı derhal verilmiş oldu.

Kuvvetlerin bu denkliği savaş ihtimallerini azaltmaktan çok gelecekteki muhariplerin savaş arzularını iyice azdırdı. SSCB merkez komitesinin IV. toplantısında Litvinof şunları bildiriyordu:

“Dış dünyayla ilişkilerimi gözden geçirdiğimizde Almanya ve Japonya kadar önemli ülkeleri hiç de göz ardı etmedim… Bu iki ülke ile ilişkilerimizin son safhası, onları ortak paranteze almamı hiç de istemediklerini ummamıza izin veriyor. Yanılmıyorsam aralarında bir ırk birliği olduğunu da resmen kabul ettiler.”

Kahkaha ve alkışlarla karşılanan bu imâlı sözler, herkes tarafından anlaşıldı. Esasında arî ırkın şampiyonu, otobiyografisi Mein Kampf’ta şöyle dememiş miydi: “Almanya, Avrupa’da yeni topraklar fethetmek istiyorsa, bu kesinlikle, SSCB’ye zarar vermeden gerçekleşemez. Alman toprağına, Alman kılıcıyla, yurtluk, millete ise refah vermek için yeni Reich’in eski Töton Şövalyelerinin yolunu benimsemesi şarttır.”

Az önce alıntılanan konuşmasında Litvinof’un yanıtladığı işte bu ve benzeri deklarasyonlardır. Litvinof şöyle diyor:

“Ayrıca antlaşmaların ‘hakkaniyetli’ bir gözden geçirimi için planlar söz konusu, önceden Baltık ülkeleri ve mesela SSCB gibi, Versay Antlaşması’ndan hiçbir kazanım elde edemeyen, kim olursa olsun asla haksızlık yapmayan kimi ülkelerin zararına, önceden kötü muamele görmüş ülkelerin toprak iştahlarını giderecek planlar. Böyle bir ahlak ve adalet anlayışı özünü Hotanto kabilelerinden mi alıyor anlamak mümkün değil, ancak arî ırktan almadığı kesin. Özünde her ne olursa olsun, bu ahlâkı hayata geçirmeye çalışırlarsa, 170 milyonluk güçlü Devletimiz’i her şeyiyle karşılarında bulacaklardır.”

Bolşevik partisinin yayınladığı, ve bu konuşmanın yeniden elden geçtiği resmi broşürde, alıntıladığımız son sözleri şu ibare takip etmekte: Alkış patlaması. Bu oratoryal patlama, dünya üzerinde kopmaya hazır olan fırtına sırasında kendini duyuracak kaçınılmaz başka bir patlamanın sadece habercisiydi.

Ama öncesinde hortumun içine başka ülkeler sürüklenecekti. Başta Fransa. Litvinof, aynı konuşmada güvenlik hakkında Fransız barışsever Herriot’nun kavramlarını çok ama çok hatırlatan bir tanım verirken “Geçmişte nasılsa öyle devam edeceğiz ve güvenliğimizi garanti altına alacak temel yöntemi, kızıl ordumuzu, kızıl donanmamızı, kızıl hava kuvvetlerimizi sağlamlaştırmak ve kusursuzlaştırmak adına geçmişe kıyasla çok daha fazla çalışacağız,” sıradışı bir tesadüfle, Herriot’a tam tamına sıcak bir övgü gönderiyordu:

“Fransız halkının en seçkin, en parlak temsilcilerinden Bay Herriot’un Birliğimize yaptığı ve barışçıl temennilerini dile getirdiği son ziyareti (alkışlar) sonrasında başlarında hava kuvvetleri komutanı olmak üzere Fransız hava kuvvetlerinin resmi temsilcilerinin ziyareti, Fransız-Sovyet yakınlaşmasına yeni ve kalıcı bir ivme kazandırmıştır.”

Aynı sırada, yalanlanmamakla birlikte, Sovyet hükümetinin, Creusot fabrikasına Bakü petrolünce garanti edilen, hatırı sayılır miktarda silah siparişi verdiğine dair farklı yerlerden sesler geliyordu.

Birkaç ay sonra büyük yankı uyandıran bir konuşmasında, Fransız savaş bütçesi röportörü, aynı zamanda milletvekili Archimbauld, mecliste Sovyet basınını, Sovyet havacılığını göklere çıkartacak kadar övüp, barışın en sağlam direklerinin Fransa ve Rusya olduğunu bildirirken iki ülke arasında gizli askeri antlaşmalar olduğunun açıkça anlaşılmasına izin veriyordu. Kendi payına Rus hükümeti ise Fransa’ya karşı dostâne beyanlarını çoğaltmaktaydı. Bakan Barthou’nun, adı unutulmuş küçük bir Balkan kralı ile birlikte Marsilya’da trajik bir biçimde öldürülüşü üzerine, Moskova Postası asla devrimci olmamış Fransız devlet adamı hakkında dile sığmaz övgüler yayınlamıştı.

Bu metinler ve bu olaylar, ve başka pek çok metin ve başka pek çok olay, hakiki gizli bir ittifakı, en azından, Archimbauld’un deyimiyle iki hükümet arasında bir antantı haber veriyor ya da açığa vuruyordu. Böylelikle Rusya kendi kuşatılmasına, bir yenisiyle –Almanya’nın kuşatılması ile- karşılık verdi. Böylelikle, Doğu’dan Batı’ya, en güçlü, en iyi silahlanmış, en savaşçı milletler bir çarkın dişleri gibi birbirlerini izlemek ve birbirinin içine oturmak durumunda kaldı: adı Savaş olan canavar bir makinenin canavar çarkıydı bu.

8 Ağustos 2019 Perşembe

Régis Messac | Esnek Ayna | ilk sayfalar

Régis Messac
Le Miroir Flexible
(Colombus North takma ismiyle)
Primaires, 1933-1934





Esnek Ayna

Yazarın notu: Olanların üzerinden birkaç yıl geçti, ben de pek çok hemşerim gibi Boston’un kasvetinden, New York’un eğlencesinden kaçmak için Fransa’ya gelmiştim. İçki yasağının ve belanın zamanıydı. Esterel’de gözlerden uzak hayli sakin bir aile pansiyonu seçmiştim. Pansiyonerlerin hemen hepsi önemsiz kişilerdi, onlardan uzak durmaya da özellikle özen gösteriyordum. Sadece, pek yaşlı görünmese de “ihtiyar hanım” denilen bir kadın dikkatimi çekti. Sessiz ve kendi halinde, hafif çekingendi, içe kapanık bir yaşam sürüyordu. İki etkenin, somurtkan hali ile moda ve şıklığı asla önemsememesinin onu yaşlandırmak üzere birleştiğini fark etmekte gecikmedim; halbuki otuz beş kırkında ya var ya yoktu. Biraz güç de olsa yabaniliğini kırmayı başardım, ve uzun süre A.B.D’de yaşadığını öğrendim. Hatta memleketliydik, babası yurttaşlığa alınmıştı. Ancak onu konuşturmaya yönelik her türlü girişimime büyük direnç gösterdi, ne kadar çabalasam da sonuç elde edemedim; öyle ki zamanla diğer pansiyonerler ihtiyar hanıma âşık olduğumu sanmaya başladı. Gizemli bir şeyler olduğunu sezinliyordum, ancak bir süre sonra bunu aydınlatma ümidimi tamamen kaybettim. Güzel bir gün Miss Favannes’i (ihtiyar hanımın adı buydu) hareketsiz, can çekişir halde götürdüklerinde vaziyetler işte böyleydi. Boş arazide ağustos böceklerini dinlemek için biraz fazla vakit geçirmiş, başına güneş çarpmış. Bu sıradan, ahmakça kaza, tekdüze, gereksiz bir ömre yaraşır bir sondu sanki. İlk heyecan geçti, ihtiyar hanım akıllara geldiyse de konu çabuk değişti. Yaşamı, sıkıcı bir vaaz gibi dümdüzdü, ölümü ise başka bir olay oldu. Zira bir şeyler gün yüzüne çıkmaya başladı.Ölümünden kısa bir süre önce Miss Geneviève Favannes’in bilinci yerine geldi ve beni yanına çağırttı. Sıradan bir günde olduğundan daha endişeli görünmüyordu ve sadece birkaç kelime telaffuz etti. Yatağının başucundan, tek ayaklı-yuvarlak masanın üzerine konmuş bir tomar kağıdı göstererek, sakin bir tonda bana şöyle dedi: “Şüphelendiğiniz serüvenlerin hikâyesi bu kâgıtlarda. Buradaki zamanımı yazmaya ayırmıştım. Artık yok olup gitmek benim için en iyisi. Zaten elimden başka ne gelir.” Başka bir veda sözcüğü etmeden gözlerini kapattı. Beni salıverdiğini anladım, ve kağıt tomarını aldığım gibi, kimseye gözükmeden ortalıktan kayboldum. Bugün yayınladığım işte bu elyazması. Bunu yapmakla öfkeleri ve memleketlilerimin zaruri tedbirlerini, iyilikten yana olduğunu iddia edenlerin kınamalarını üzerime çekeceğimin farkındayım. Geneviève Favannens soğuk, özelliksiz dış-görünümünün altında, az rastlanır bir manevi hürlüğü gizliyordu, ki kimileri bunu korkunç bulacaktır. Kimi aklıbaşında hemşerimse kesinlikle insan kılığına girmiş şeytanla ya da bir türeviyle haşır neşir olduğuma hükmedecektir. Ancak dileğim şu ki, Geneviève Favannens’in öyküsü kimilerini de sadece öfkelendirmez, düşündürür de.
– Colombus North.

I

Bu hikâye her şeyiyle bir romana, özellikle de fantastik bir romana benziyorsa, bu benim hatam değil. Edebi eser meydana getirmek için yazmam, asla bir roman yazmadım, yazmayacağım da. Ayrıca bu konuda yeteneksizim de. Ayrıca edebiyat kadınlarından da korkarım. Tanrı korusun da asla hayatımı bu şekilde kazanmak zorunda kalmayım (ne de olsa tanrı bizi bir şeylerden korur.)
Korkunç şartlar altında can vermiş, cahil, batıl inançlı bir mahlukâtlar takımı tarafından katledilmiş babamın hatırasını temize çıkarmak için yazıyorum; kıskanç ve embesillerin bu hatırayı lekemek için uydurduğu aptalca onca ithamın, akıl almaz onca masalın üzerine bir çizgi çekmek için.
Babam Joseph Favennens, orta Fransa’da doğdu. Amerikan vatandaşlığına geçmişti, talihsiz adam, ne yazık ki bu pek de işine yaramadı. Ben de Fransa’da, küçük bir kasabada, Ardeche’te doğdum. Doğumumdan kısa süre sonra annemi kaybettim. Böylece babam için berbat bir sonla karşılaşacağı, Alabama’nın ücra bir köşesinde noktalanıncaya dek sürecek uzun, gezgin bir hayat başladı. Babam bir mucitti. Açlıktan ölen pek çok mucize nazaran mutlu mesuttu, geliştirmeye devam ettiği birkaç icat ve akla yatkın olarak, gülünç oyuncaklar sayesinde para kazanmayı başarmıştı: bir basmalı anahtar modeli, seçkin marka likör ve ilaçlar için madeni tıpalama sistemi, ki önemli ölçüde hilenin önüne geçiyordu, dolayısıyla büyük pek çok şirket tarafından kullanılmaya başlandı, ve bunun gibi şeyler… Refaha erişir erişmez saçma sapan işlerle uğraşmayı bıraktı. Beratlarından birini görüşmek üzere Amerika’ya geldi, bu ülkenin mucitlere sunduğu onca rahatlığa kapıldı: örneğin, kimi mekanik parçaları üretme ya da temin etme kolaylığı, Alabama’da bir mülk satın aldı ve bahsettiğim gibi burada trajik koşullar altında can verdi.
Öncelikle, elimden geldiğince açık biçimde, bu koşullardan söz etmem, sonrasında da destekli kanıtlarla babamın ne bir büyücü, ne bir suçlu ne de bir Şeytan ortağı  (he ne kadar Şeytan diye biri olsa da) ne de gözü dönmüş bir cani olduğunu göstermem gerekiyor.
Evimiz Tawasentha şehrine biraz uzaktaydı, en uç yerleşimler ve sefil bir köye hemen hemen aynı mesafedeydi, burada sadece siyahlar ve melezler yaşıyordu ve adı Ole March’tı.
Tawasentha’nın bir çeşit Amerikan kasabası olması dışında bir özelliği yoktu, özellikle zaman zaman başıboş zenginleri kendine çeken demirli su kaynakları ile biliniyordu (tabii biliniyorsa). Tüm korkunçluğu içinde yankilerin küçük taşra şehri, saygınlıkları ile şişinen seçkinleri, zengin çiftçi Tucson’un bir ineğinin doğum yapmasının önemli bir olay gibi duyurulduğu yerel gazetesi, ufak tefek dalavereleri, yobazları, dedikoduları… Bir şekilde iyi halde tutuluyordu ve tüm ulusal önyargılar, özellikle de başka renkten olan insanlara karşı horgörü sofuca bir huşu içinde besleniyordu.


....

Régis Messac | Quinzinzinzili | I. Bölüm | ilk sayfalar

Bendeniz, Gérard Dumaurier…

Bu kelimeleri yazınca şimdi gerçekliklerinden şüphe ettim. İşaret ettikleri varlığın gerçekliğinden demek istiyorum: yani kendimden. Var mıyım? Yoksa sadece bir hayal miyim; yahut bir kâbus mu? Düşüncelerimden çıkardığım en makul cevap: deli olduğum.

Evet, mağarada yazı çiziktiren, dış dünyanın gerçeklerinden habersiz, zavallı bir deliyim. Doktorlar sonradan karalamalarını inceleyebilmek ve bilgiç psikiyatri kitaplarına konu çıkartabilmek için önüne kağıt kalem bırakmış. Öyleyse, durum daha iyi. Bana hatıra gibi gelen bu korkunç kâbusları yaşamaktansa (yaşamış olmaktansa) duvarları kapitone kaplama bir zindanın dibinde zırdelinin teki olmayı yüz bin kere yeğlerdim.

Hatıralar, korkunç hatıralar, keşke sadece hayal olsanız…

Hekimler, usta doktorlar delilik perdemin benden gizlediği ne biliyor musunuz: sizler için yazıyorum. Eğer varsanız, en azından bu saçma sapan sözlerim şahitlere sahip olacak; sempatik ve belki de… beni kısmen anlayacak şahitlere.

Ama yoksanız…

Yanlış yapıyorum, dileğime sahip çıkmam, varolduğunuza inanmam lazım. Aksi takdirde devam edecek cesareti asla bulamam.

Bu yüzden senelerin tüneline yeniden girmem -  yaşadığım, tutarlı düşündüğüm zamanlara dek gitmem gerek. O zamanlar şimdi ne kadar da uzak!

O zamanlar Gérard Dumaurier’dim. Şimdi ise o muyum değil miyim bilmiyorum. Benliğim un ufak oldu, eriyip gitti, felaketlerin koçbaşıyla darmadağın edildi, mental şokların dinamitleriyle parçalandı. Atomlarımın ürkünç bir dünyada kozmik bir yalnızlığın asitiyle ayrıştığını, etrafa saçıldığını hissediyorum.

Bir zamanlar Gérard Dumaurier’dim. Somunun vidaya uyduğu gibi kendi için yaratılmış bir dünyada güvende, yerini yurdunu bulmuş biriydim. Susuzluğum için kafe terasları, giyinmem için terziler, ısınmam için radyotörler, gülümsemem için harika pudralar süren hanımlar vardı. Bugünse… Ama artık bugünü düşünmek istemiyorum. Artık istemiyorum… Yahut henüz hâlâ… Mutlaka bir…


 

Lord Clendennis’in çocuklarının özel öğretmeniydim. Bildiğiniz arpalık[1], o zamanlar böyle derdik. Çok çalışma istemiyordu. Asıl adı Isaac Fungo olan Lord Clendennis, spencervari, aristokratik soyismine rağmen servetini doğrultmuş bir ordu müteahitiydi. Bir baronluk satın almıştı. Bu bugün hâlâ yapılıyor mu? Günümüzde hâlâ lordlar var mı, doktor?... Ne önemi var ki… Eğer deliysem doktorun cevabını anlayamayacak durumdayım demektir. Peki ya değilsem…

Nerede kalmıştım? – Haa, evet! Ratbert ve Charles. Benim iki öğrencimdi. İşim spor yaparlarken, oyun oynarlarken onlara göz kulak olmak, şöyle böyle kafalarına biraz bilgi aşılamaktı. Ratbert hemen hemen on dördündeydi, Charles ise on buçuk yaşındaydı. On buçuk muydu on bir mi? Belki biraz daha fazla, bilemiyorum şimdi… Üçümüz çok gezerdik, senyörlerini, o zamanlar öyle denirdi, pek tasa etmeden. Senyörleri! Ha ha ha… Bir de lady Clendennis vardı, ama ayrılmışlardı. Ona ne oldu bilmiyorum. Galiba bir yerlerde bir villada, Fransız Rivierası’nın azur rengi kavanozunda  salamuraya yatmıştı. Atlantik kıyısını bir ucundan diğerine turlayıp duruyorduk, ki öğrencilerimin keyfine diyecek yoktu. Hollanda, Ostende, ya da Gaskonya körfezi, nadiren de Britanya. Bazen Lord Clendennis, Bask kıyısında bize katılırdı, şimdi adını hatırlayamadığım meşhur bir otelin gazinosu onu hemen kendine çekmekte gecikmezdi.  Bir düşüneyim… Bir savaşın adıyla kafiye yapıyordu, savaş: Austerlitz… Buldum, buldum! Biarritz!! Elena Bubulco’yu orada tanıdım. Romen olduğunu iddia ediyordu. Ama tüm bunların ne önemi var?  Artık ne Romanya, ne Biarritz, ne gazinolar, ne Fransa, ne de başka bir şey var, prehistorik bir mağaranın dibinde bunları karalıyorum, kısala kısala sonu gelmiş bir kurşun kalemle, tesadüfen bulunmuş bir çamaşırcı defterine. Ne zaman mı? Fakat ne zaman olduğundan emin değilim. Belki de bir deliler yurdundayım, başka pek çoğuna yapıldığı gibi, ne yazmışım görmek için bana kağıt kalem verilmiş…  Başka? Öncelikle… kafayı yedim. Yurt veya mağara… Peh!

Hikâyeme geri dönelim. Her halükârda, zihnimi meşgul etmeyi bırakmayacak. Talebelerimin babası, çocuklarının fransızca konuşmasını oldukça önemsiyordu. Nihayetinde fransızcayı ingilizceden daha iyi konuştular. Başka da hemen hiçbir şey bilmiyorlardı. Böylesi daha iyi oldu - çünkü işlerine yarayabilirdi. Savaş zamanı, deniz kıyısında değildik. Charles hükümetinin telaşa düşürdüğü hekimlerin tavsiyeleri doğrultusunda, Lozère’e bağlı ücra bir kasabada yükseklik terapisi yapmaya gittik. Kasabanın adı… Neydi? Şimdi hatırlayamıyorum. Şu kesin ki hava mükemmeldi. Bir prevantoryuma yerleştik, hastalıklarına rağmen bir şekilde yaşamda kalma becerisi göstermiş çocuklardan -kimileri hâlâ yaşadığına göre fazla yadırgamamak lazım- oluşan bir koloni vardı burada.

O zamanlar şimdi ne kadar uzakta… O kasaba ne kadar da uzakta... Başka bir dünyada… Yine de gülünç bir şey var; o kasabayı düşündüğümsıra oraya çok yakın olmalıyım… Yer değiştirmedik, neredeyse hiç. Hep Lozère’deyiz. Yerleşkeye çok yakınız. Ama bununla birlikte artık Lozère diye bir yer yok… Kasaba da. O kadar kaybolmuş ki adını bile hatırlamıyorum. Adlar! Kendiminkini de sonuna kadar hatırlayabilecek miyim? Ben, Gérard Dumaurier…

Gérard Dumaurier! Gérard Dumaurier! Bu adı yüksek sesle tekrar ediyorum, suda boğulan biri bir dala nasıl tutunursa ben de ona öyle, sımsıkı tutunuyorum. Ve daha şimdiden bu ad fazla bir anlam ifade etmiyor. Benliğimin benden kurtulduğunu, eriyip yok olduğunu hissediyorum. Dünyada Gérard Dumaurier diye biri hiç oldu mu? Dünyada hiç biri oldu mu?...

 

Geçen gün yazmaya ara vermem gerekti, düştüğümü hissettiğim uçurum, derinliği git gide artarak önümde açılıyordu. Bilincimde bir oyuk. Bu böyle ne kadar devam etti bilmiyorum. Günler - belki de aylar. Bunu nereden bilebilirim? Günler- doğrusu, bunun ne anlama geldiğini az buçuk biliyorum, ama aylar, aylar! Bu çok karmaşık bir düşünce, ve ona, yaşayanlar içinde galiba sade ben sahibim. Benimle birlikte kimbilir kaç karmaşık ve gereksiz düşünce çürüyüp yok olacak.

Belki hepsi değil, bu kâğıtlar benden sonra yaşamaya devam ederse… Bu boş umut, zaman zaman beni yazmam için cesaretlendiriyor. Yazıyorum –bana geleceğin insanlığı için yazıyormuşum gibi geliyor– gelecekte hâlâ bir insanlık olursa elbette. Tarihçi bir eser meydana getireceğim. Şüphesiz, asla okuru olmayacak bir hikâye.

Yine de bu görev için takım taklavatı fena düzmedim. Eski meşgalelerimin beni çok fazla tarih kitabı okumaya sevk etmiş olmasından başka, eğer şimdiden –he ne kadar hatırlamasam da– bir yığın olay, isim ve tarih varsa bir nedeni de savaştan önceki günlere dair oldukça net bir hafıza muhafaza etmemdir. Her şeye rağmen, başlıca olayları iyi akılda tuttum. Ve dahası, hâlâ belgelerim var. Paha biçilmez, geleceğin müze ve arşivlerinin bekçilerini, yöneticilerini gururdan titretecek belgeler: sandviç sarılan, lekeli, yağlı, yırtık pırtık eski gazeteler; eski konserve kutuları, sardalye salamuraları… Ne var ki şimdi boşlar, ama olmayan bir şeyler daha var, görkemli bir geçmişin, biricik şahitleri…

Yeterince düşünceye daldım. Bugün havanın güzel olmasını ve kanlı canlı hissetmeyi, eskiden olduğu gibi yazmayı, eskinin insanları için yazıyormuş gibi yazmayı, yazdıklarımı anlayabilecek eğitimli, uygar insanlar hâlâ varmış gibi yazmayı diliyorum.

Ama yine de! Yazacaklarım uygarlığın koca çılgınlığının en büyük kanıtı olmayacak de ne olacak! – Fakat bu kadar yeter. Akıl deliliğin zirvesi ise, son derece akıllı olmak istiyorum.


 



[1] İşi az, parası çok iş. (ç.n.)