20 Mayıs 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili | [V]

....

Dönüp Alma’ya baktı.
Genç kadının sesi alçaldı. “Çok daha kolay olabilirdi,” dedi. “Silah taşı bana vermeni sağlayabilirdi. Ama Hagen planı daha da ileri götürdü. Seni öldürmemi istedi, sonra da pencereye gidip taşı Dodsley’e atmamı. Polis geldiğinde burada bekliyor olacaktım. Yırtık elbisemi gördüklerinde sadece kendimi korumaya çalıştığımı söyleyecektim. Elbette safirden falan haberim olmayacaktı.”
Clayton bir müddet sessiz kaldı. Sonra şöyle dedi, “Eski bir numara, ama iyidir. Eminim işe yarardı. Peki neden yapmadın?”
Alma’nın gözleri Clayton’un nüfuz edilmez suratına bakıyordu. “Anlamadın mı?”
“Anlayacak şey bir tane değil. Kurnaz bir tilkisin, benimle kafa buluyorsun.”
“Doğru, bazen kurnaz bir tilkiyimdir,” diye kabul etti Alma. “Ama çoğu zaman bir kadınım.”
Alma üzerine yürüdü. Clayton’un beyni ise onu istiyorum, onu istiyorum diye yerinden oynuyordu. Sonra buz soğukluğunda bir düşünce her şeyin önüne geçti, ona güvenmiyorum. Ve en sonunda kinin sebep olduğu bir karar tüm bu düşüncelere son verdi: Canı cehenneme, ucuz oynuyor, ben daha ucuzunu oynarım.
Platin rengi saç iyice yaklaştı. Clayton ayakta öylece bekliyor, onun aralanmış dudaklarını, bunları ıslatan dilini izliyordu. Nefesinin ılık dokunuşunu yüzünde hissetti; ve birden onu kollarında buldu, dudakları dudaklarına yapıştı. Elleri sırtının hafif yayı boyunca usul usul aşağı indi, saçlarının kokusunu derince içine çekti, ona bu kadar yakın olmanın sarhoşluğunu yaşıyordu. Ne şimdi diyen saati ne de burası diyen yatağı duydu. Sadece Alma’nın kapalı gözlerinin, göğsüne yapışmış göğüslerinin, vücudunun sıcaklığının farkındaydı. Gerçekliğin sınırlarını geriye püskürtmüş ve nihayet aşmıştı - öte yandan bunun bir rüya olmadığını biliyordu. Onca zamandır beklediği ve açlığını hissettiği şeydi bu, ve şimdi gerçekleşiyordu.

Sıcaklık onu çok erken terk etti. Dudaklarında o sert sırıtışın yeniden oluştuğunu hissediyordu. Alma’yı elbisesini düzeltip, kalça kenarlarından çekiştirirken  izledi, ayağa kalkarken de bacaklarının uzun parıltısını.
“Aşağı inmeden önce dudaklarına baksan iyi edersin. Rujunu tazelemen gerek.”
Cevap kelimelerle değil doğrudan yüze atılan bir bakışla geldi. Genç kadın şaşkınlık içinde gözlerini Clayton’a dikti. “Hepsi bu mu… Söyleceyeceklerin bu kadar mı? Bana… bana… güvenebileceğini kanıtlamadım mı?” Sustu, devam etmeye nefesi yetmiyordu.
“Evet, pis bir tuzak olduğunu kanıtladın. Şimdi defol.”
“Clayton –” Hıçkırarak söyledi bunu.
Clayton çoktan sırtını dönmüştü. “Hadi ikile, cehenneme kadar yolun var.”

Duvara bakıyordu. Alma’nın kapıya yöneldiğini duydu, sonra da kapının açılıp kapandığını. Dakikalar geçti, yüzü, çıplak duvara dönüktü; bakışları hâlâ bomboştu. Bir duş alma düşüncesi yavaş yavaş zihninde belirdi. Kirli hissediyordu, kendine iyi bir banyoya ihtiyacı olduğunu söyledi. 

13 Mayıs 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili | [IV]

....

“Hayır.” Sonra onun yüzüne baktı. “Dodsley’e göstermedim sana da göstermeyeceğim. Ayrıca Hagen’e temsilci göndermeyi bırakmasını söyle. Neye benzediğini öğrenmek istiyorsa buna izin veririm. Fakat öncelikle benden randevu alması gerek.”
Genç kadın bir müddet sessiz kaldı. Konuşmaya başladığında sesi sakin ve seviyeliydi. “Hagen’i bu işin dışında tutalım. Temsil ettiğim tek alıcı kendimim.”
“Sen mi?” Clayton bu cevaba hazırlıksız yakalanmıştı. Gözleri öfkeyle kısıldı, hiç beklemeden: “Paran nerede?”
Alma’nın kolunda oğlak derisi küçük bir çanta vardı. Parmaklarıyla çantanın ön yüzünü tıpırdattı. “Burada,” diye mırıldandı. “Ön ödeme için yeterlidir sanırım.”
Sonra çantayı açıp bir tomar banknot çıkardı. Bunlar bin dolarlık banknotlardı, saymaya koyuldu, yirmide durdu.
Clayton’un gözleri hâlâ kısık vaziyetteydi: “Tam fiyat üç yüz bin dolar.”
Alma belli belirsiz gülümsedi. “Hayli pahalıymış.” Sonra gülümsemesi kayboldu: “Kalanı yarın buraya getiririm.”
Para tomarı öne uzatılmış, alınmayı bekliyordu, ancak Clayton’un kılı kıpırdamadı. Gözlerini Alma’nın gözlerine dikmişti. Sonunda olumsuz anlamda kafa salladı: “Satış yok.”
“Nedenmiş o?”
Clayton alayla güldü.”Beni ne sanıyorsun, aptal mı? Bana yirmiyi verirsin, sana taşı veririm, sen de Hagen’e teslim edersin. Eninde sonunda böyle olacağından eminim.” Gülüşü gittikçe huysuz, diş gösteren bir hal aldı: “Hagen’e başka dolap çevirmesini söyle.”
“Dolap falan yok, Hagen de bunun hakkında hiçbir şey bilmiyor.” Sonra derin bir nefes aldı. “Hile mi arıyorsun, sana göstereyim. Benden bu yönteme başvurmamı istedi.”
Eli çantaya gitti. Küçük otomatik bir revolver çıkarttı.
Clayton’un vücudu gerildi.
Ancak silahın namlusu ona bakmıyordu. Alma onu gevşekçe tutmuştu, sadece göstermek için, sonra geri çantanın içine bıraktı. Silahı para tomarı takip etti.
Genç kadın çantayı kapattığı gibi yatağın üzerine fırlattı. Ve edasını hiç bozmadan pencereyi işaret etti: Clayton dışarı göz atmakla iyi ederdi.

Clayton çarçabuk odanın öbür ucuna gitti, storların aralığından etrafı kolaçan etti. Aşağıda sokakta tek başına bir adam bekliyordu. Dodsley’nin kaypak yüzünü, baştan savma giysisini ilk anda tanıdı.

....

15 Nisan 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili [III]

….
Kapıya vuruluyor, her vuruş uykusunda, karanlığın içinde zıp zıp zıplayan mavi kürelerden bir geçide dönüşüyordu. Gözlerini açtı, küreler kayboldu ancak karanlık olduğu gibi kaldı. Sonra bir yumruk kapıyı yeniden tıklattı.
Silah yatağın altındaydı, hemen uzanıp aldı, emniyeti indirdi, çabukça kendini yataktan dışarı attı.
Dışarıdan bir ses: “Benim, Kroner.”
Işığı açtı, ardından da kapıyı. Kroner, Clayton’un elindeki silahı fark etti, ona hak verdiğini gösteren bir ifadeyle kafa salladı.
Clayton esnedi. “Saat kaç?”
“Üçü geçiyor. Geldi. Aşağıda.”
Clayton, Kroner’i süzdü. Sonra hiç düşünmeden, otomatikman “Onu yukarı gönder,” dedi.
Kroner iç çekti, ama bir şey söylemedi. Eşikte öylece duruyordu. Gözleriyle, Clayton’a onu içeri almanın ciddi bir hata olacağını anlatıyordu.
Clayton’un dudakları çatıldı. Alma orada bir kat aşağıdaysa, bu mutlaka meydan okumak içindi. Genç adam sesini yükseltti: "Ne dediğimi duydun, onu yukarı gönder.”
“Hemen mi?”
“Derhal.”
“Tıraş olmayacak mısın? Şu haline bak. Üzerinde giysi bile yok.”
“Giysinin canı cehenneme. Beni nasılsam  öyle görsün.”
Kroner yine iç çekti. Çıktı ve kapıyı kapattı. Clayton bir sigara yaktı, duvardaki aynaya bakar vaziyette olduğu yerde kaldı. Karmakarışık saçları, kirli sakalı ona hırpani bir hava veriyordu, giysi namına üzerinde tek şey kısa bir şorttu. Ancak o sırada, bakışları hâlâ aynaya sabitlenmişken, derbeder hali dikkatini çekmiyordu. Aynanın ötesinde bir şeylerdi gördüğü. Beyni acı hatıraların patikaları boyunca, çetrefilli yolculuğuna yeniden çıkmıştı.
Üç yıl öncesine, uzun bir aradan sonra ilk kez görüştükleri ana gitmişti. Birlikte biraz içmişlerdi sonrasında Alma işleri oluruna bırakmasını, onu unutmasını istemişti. Onun için mesele nakitti, Clayton züğürttü bu da toplu fotoğrafta bir kenarda durması için yeterli sebepti.
Ancak Clayton onun bir profesyonel olmadığını biliyordu. Onu daha açık konuşturmaya çalıştı. Böylece Alma ona hayatını anlattı, Okinawa muharebesinde ölen kocasından, feleğin bir dizi sillesinden, birkaç yıkımdan ve en nihayet parayı her şeyden üstün tutma kararından bahsetti.
Oysa bakışları o an paranın aralarında mesele olmayacağını anlatıyordu. Yine de Clayton parayı bulmayı bir kez aklına koymuştu. Safir çıkarmak için dere tepe aştığı, her seferinde boş ellerle döndüğü iki yıllık bir dönem başladı. Ancak boş kalan kolları değildi. Zira Alma her seferinde onu karşılamak için oradaydı. Paranın bahsi bile geçmiyordu.
Sonra bir yıl öncesinde, tepelerden epeyce büyük ebatta bir kaç taşla döndü. Hazine sayılmazdı. Ancak Clayton’un evlilik teklif edebilmesine yetecek kadardı. Colombo’ya vardığı gece, Alma ilk kez onu otobüs garajında karşılamadı. Clayton bir saat, iki saat bekledi ama genç kadın kendini göstermedi. Dairesini aradı; çıktı dediler. Rudy Hagen aklına gelince bakışları sertleşti.
Hagen’in toplu fotoğratfa her zaman için bir yeri vardı, akbaba gölgesi gibi durmadan girip çıkardı. Ve o an yine Hagen onu rıhtıma kadar yürüme zahmetinden kurtarıyor, hesap vermesini istiyordu.
Garaja bir Rolls Royce geldi, içinden inen bir kaç adam Hagen’in ofisine çağrıldığını söylediler, onu oraya götürmekten memnuniyet duyacaklardı. Yüzlerine bakar bakmaz safirlerle ilgili haberlerin Colombo’ya kendisinden önce geldiğini anladı. Bir kez daha baktı ve elinden bir şey gelmeyeceğine hükmetti. Omuz silkip arabaya bindi.
Hagen, kısa-sert kesti. Taşlar ona aitti. Ayrıca ortağı olduğu holdingin arazisinde bulunmuşlardı. Clayton dinlemiyordu. O, Alma’ya bakıyordu. Alma’nın eli Hagen’in omzundaydı, Hagen’in kolu ise onun beline dolanmıştı.
Clayton, Hagen’in üzerine atıldığında, derdi asla safirler değildi. Ve sonrasında, kanlı bir et torbası gibi sürüklenerek ofisten atılırken duyduğu, Hagen’in elinde şıkırdayan taşların sesi değildi. Tüm duyduğu bir kadın kahkahası idi, küçümseyen, keriz yerine konduğunu anlatan bir kahkaha.
Şimdi, bir yıl sonra, aynanın karşısında durmuş, dudaklarının kıpırdadığını görüyor, kendine şöyle söylediğini duyuyordu: “Allah belasını versin!”
Ancak kapı açıldığında, gövdesi erir gibi oldu, gözlerine ateş yürüdü. Onu her gördüğünde alevlenen ateşti bu.
Göz kamaştırıyordu. Yüzü, kamera ya da resim fırçasının yakalayamayacağı bir güzelliğe sahipti. Gözlerin, burnun ve dudakların mükemmelliğini sadece canlı beden gösterebilirdi. Saçları platin rengiydi, teni kamelya yaprakları gibi yumuşaktı. Bedenin narin zarafeti, derin gögüs dekoltesiyle kesilen, soluk yeşil satenden bir kılıfa girmişti. Göğüsleri harikaydı. Her şeyiyle kusursuzdu, omuzları, göbeği, kalçaları, bacakları.
Clayton sakin kalmak için çaba sarf ediyordu. Ona bakmamaya çalıştı. “İş için mi buradasın?” diye sordu.
- Başka ne olsun.
- Üzerindeki işinin bir parçasıysa, benden birkaç dolar çalışır.

Alma bocalamadı. Bir hamleyi savurup çeneye temiz bir sağ direk çıkartan zeki bir boksör gibiydi. “Harcayacak parası olan benim,” dedi oldukça yumuşak bir sesle. Clayton’un sigarasından bir tane aldı, yaktı derin bir nefes çekti. Duman dudaklarından çıkarken Clayton’a gülümsüyordu. “Taşı görebilir miyim?”
....

28 Şubat 2019 Perşembe

David Goodis | Mavi Sevgili [II]

.... 
“Bu kadar yeter,” dedi Clayton. Bir kez daha İngiliz’le göz göze geldi. “Taş bana ait. Onu maden bölgesinde bulmadım. Arazilerinden en az üç mil uzakta, tepelerden çıkardım.”
Dodsley omuz silkti. “Şahitler varmış.”
“Şahit elbette olur. Aç sırtlanlar gibi etrafta dolaştılar. Ancak silahı göstermemle kaybolmaları bir oldu. Gösterişsiz küçük bir silah. Daima üstümde taşırım ve daima doludur.”
“Silahın önemi yok,” dedi Dodsley. “Sonuçta kanuna aykırı değil. Ama madenlerin orada çalıştığını söylediler.”
Clayton, sırıtmış hafifçe kafa sallıyordu. “Madenleri taşı bulmadan iki hafta önce terk ettim. Bunu kanıtlayabilecek giriş-çıkış belgelerim var.” Devam ettikçe yüzündeki sırıtma azalıp kayboldu. “Müşterine sadece silahtan bahset. Onu kullanmak için her zaman hazır olduğumu da ekle.”
İngiliz tavana bakıp iç çekti.  Sanki uğursuz bir kehaneti açığa vuracak, acımasız bir beyanda bulunacaktı. Clayton kaskatı kesildi, aklı şimdi Dodsley’nin müşterisindeydi.
Rudy Hagen adında biriydi düşündüğü. Bir yıl kadar önce onu Colombo’dan kovan bu Hagen’di. Alma’yı elinden alan da o idi. Bu hatıra adeta beynini dağladı.
Hatıra şimdi keskin bir bıçak gibi yüreğine saplanmış, derine daha derine iniyordu. Bir kez daha Hagen’in rıhtımdaki deposunda, onun özel ofisindeydi. Haşatı çıkmış, kanlar içinde Hagen’in dizleri dibine yığılıp kalmıştı. Alma, Hagen’in kollarında, bakışları yerde, ona balçık yığınıymış gibi bakıyordu. Sonra Clayton’u dışarı atmak için kapıya kadar sürüklediler, o sırada kahkahayı duydu. Hagen’in eli ağır adamlarının darbelerini artık hissetmiyordu. Sadece o kahkahayı duyduğu için dayanılmaz bir acı hissettmişti. Asit gibiydi, etini kemiğini erittikçe daha da içe işliyordu, döküldüğü kaynak ise Alma’nın dudaklarıydı.
Hâlâ beyninin içinde yankılanan o ses... Clayton öfkeden titredi. Kendine söylediği tek şey vardı, oturduğu yerden fırlamak, oradan çıktığı gibi rıhtıma, Hagen’in yerine koşmak. Neler olacağı umrunda değildi. O sırada hafif bir fısıltı duydu.
Kafasını çevirdi ve ikaz işaretini gördü. Kroner’in parmağıydı bu, bir sağa bir sola yattı. Kroner’in gözleri ise açıkça şöyle diyordu: “Sakın yapma, aklını başına topla.”
Clayton derin bir nefes aldı. Dodsley’e döndü. Sesi sakin, oturaklıydı: “Hagen’e beni rahat bırakmasını söyle, bana bulaşmazsa ben de ona bulaşmam. Bana yaptıklarını unutmayı umuyorum. Benden birkaç taş alabildi, bir de kadın. Benden aldığı her ne ise benden çıkmış sayıyorum.”
Dodsley’e bir omuz indirdi, İngiliz sendeleyip uzun sakallı bir Hindu’nun oturduğu masaya çarptı ve ondan da bir omuz yedi. Bu karşılama, onu kapıya kadar yolcu eden bir omuzlar silsilesine dönüştü. Kroner çoktan çıkışta yerini almıştı, ensesine bir şamar indirip hoş bir uğurlama gerçekleştirmek istiyordu. Clayton kalan cini yuvarladı, odasına çıktı.

….

Blogta ayın şarkısı | Chavela Vargas "La Bruja"

25 Şubat 2019 Pazartesi

David Goodis | Mavi Sevgili [I]



David Goodis
The Blue Sweetheart
Manhunt, Vol.1 No.1 1953

- Mavi Sevgili - 



Hint Okyanusu’ndan dalga dalga akın eden yoğun, nemli sıcaklık Clayton’a tek kurban kendisiymiş gibi hissettiriyordu. Genç adam Colombo rıhtımında, Kroner’in Yeri’nde bara oturmuş, buzlu cin içerek serinlemeye çalışmaktaydı - ama boşuna. Bir cumartesi akşamıydı, mekân hınca hınç doluydu ve müşterilerin çoğunun iyi bir banyoya ihtiyacı vardı. Clayton çıkmakta acele etmezse havasızlıktan boğulacağını düşündü. Ancak çıkamacayağını gayet iyi biliyordu.  Zira dışarı adım atar atmaz öldürüleceği kesindi.
Tuhaf bir paradokstu bu… Amansız bir ölümden çekinen biri asla Kroner yakınlarına gelmez, sırtı masalara dönük vaziyette tek başına bara oturmazdı. Mekan, şiddet ve suçla içli-dışlı simsarların meskeniydi;  haydutları, soyguncuları, profesyonel katilleri mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Bu hinoğluhinlerin  para yahut ederi kadar afyon karşılığında üstlenmeyecekleri iş yoktu. Kaybedecekleri bir şey olmadığı için hiçbir şeyden korkmazlardı. Bir istisna haricinde. İstisna Kroner’di, barın sahibi.
Kroner, Clayton’un arkadaşıydı, ve esasında tek dostuydu. Clayton bu yüzden burada güvende hissediyordu. İki gün önce, Ceylan Adası’nın derinlikliklerinden kimselere belli etmeden, sessiz sedasız çıkagelmiş, Kroner’e yerin altında bulduğu devasa safirden bahsetmişti. Kroner ise gülümsemiş, çoktan haberim var demişti. Bu tür haberler Colombo’da çabuk yayılır.
Kroner safiri görmek istemedi. Safirler ilgisini çekmiyordu. Hep, önce arkadaşlık derdi, dolayısıyla arkadaşlarının selameti onun için her şeyden önce geliyordu. Kısa-bodur, hepten kel Hollandalı, bir elli yıl kadardır kısık, sakin bir sesle konuşurdu; bu da duygusal doğasına sahte bir yumuşakkalplilik katardı. Oysa bu maskenin altında kaya gibi sert kaslar ve bir su aygırının yıkıcı öfkesi vardı.
Kroner, Clayton’a üst katta bir oda  ve Colombo’dan kalkan ilk gemiye ulaşmasını sağlama sözü verdi. Ancak gemi meselesi o yörede her zaman muallak olduğu için Clayton’un orada kalmasında, içini ferah tutmasında ve bir aptallık yapmamasında israr etti.
İşte bu, Clayton için zordu. Ömrü boyunca pek çoğu tuhaf, bir o kadar aptalca, sayısız düşüncesizce hareket işlemişti. Ama şimdi, yirmi dokuz yaşında, tehlike arzusu, hayatta kalma açlığı kudurduğu için biraz yatışmıştı.
Orta boylu bir adamdı, seri bir ortasiklet boksörünün yapısına sahipti, bu yapı kuvvet ve çeviklik bakımından gayet dengeliydi. Uzun zaman önce profesyonel boks yapmıştı, ve yüzü bunu ispatlıyordu. Ancak izlere rağmen, kadınların bakmaktan hoşlandığı bir surattı bu. Kırık burna yahut gözlerin üzerindeki yara izlerine aldırmıyormuş gibi görünürlerdi. Alma işte bu izlere dudaklarını dokundurur, ve böyle yaparken mırıltılar çıkartırdı. Clayton bu sesi hâlâ anımsıyordu, Alma’nın mırlamasını. Dudakları bu acı hatıra ile sertleşti.
Bardan uzandı, Kroner’e bir içki daha söyledi. Kroner kadehini tazelerken, bir el nazikçe, tüy hafifliğinde, Clayton’un omzuna dokundu. Clayton bar taburesinde usulca döndü ve İngiliz’in gülümseyen aydınlık yüzünü gördü.
İngiliz’in adı Dodsley idi, kırk yaşlarında, uzun favorileri yağ bağlamış kırık dökük bir adamdı. Tembellikten pörsümüş bir keşti o, ancak afyon tüketiminde kotrollüydü, bu sayede gerektiğinde berrak bir zihne sahip olabiliyordu. Şimdi yüzü düşüncelerinin nizamlı intizamlı olduğunu gösteriyordu, Clayton ne ile karşılaşacağını çabuk anladı. Dodsley’in mesleği, parıltılı gözlerinden belli oluyordu. Kıymetli taş isteyen her türde kişi için aracılık yapardı ve edindirme yönteminin önemi yoktu: satın alış, dolandırıcılık, yahut aleni soygun…
İngiliz gülümsemeye devam etti. Belli ki ilk sözcükleri seçmekte oldukça dikkatliydi. Bir an daha bekledi ve şöyle dedi: “Epey büyük bir taşmış diyorlar. İki yüz karatçık kadar...”
Clayton cevap vermedi.
“Onu görebilir miyim?”
“Hayır.”
“Ama görmeden teklif veremem ki…”
“Satılık değil,” diye yanıtladı Clayton. Yüzünü bara döndü, cinine odaklandı. Ardında İngiliz’in nefes alıp verişini duyabiliyordu, herifçioğlu yeniden söze girdi:
“Taşı Anuradhapua’da buldun, Koloni Madenleri’nde. Müşterim madenlerin ortağı. Sanırım müşterim kim biliyorsundur, çalışma yöntemlerini de -”
….

24 Ocak 2019 Perşembe

Laurence Albaret - Koca Karın | öykünün pdf/epub versiyonunu Arvhive.org'tan indirebilirsiniz

Laurence Albaret | KOCA KARIN [2]



I. bölüm için tıklayınız 


....
***

O akşam soğuk aniden başgösterdi. Caddeden esen rüzgâr dondurucuydu. Pencerelerin kıyısından köşesinden sızacak bir delik buluyordu, sırt sırta yerde yatmaya devam ettiler, örtü namına ne varsa üzerlerine aldılar.
Yine de geceleyin gelişme sayılabilecek bir şey oldu. “Belediye gıdası” tadına rağmen sanki biraz onları diriltmişti. Bundan her gün alırlarsa hayat da devam edecekti; sarılıp kucaklaşırken sevinçten neredeyse ağlayacaklardı. Gece iyice çöktü, kendilerini mutlak karanlığın içinde buldular. Aynı durum ışıksız şehrin tamamı için de geçerliydi. Ve belki birbirlerini görmedikleri için, aydınlanmış beyinlerinde, gerçekliği geride bıraktıkları illüzyonunu sürdürdüler. Günlerdir ilk kez şahsi yaşamlarını anımsadılar. Gino, Verveine’i sevdiğini hatırladı. Artık ona asla bakmıyordu. Bedenlerinin belli noktaları haricinde sanki hiçbirinin artık fiziksel bir yaşamı yoktu, bu noktalar öylesine belirgin ve sivrilmişti ki neredeyse duyumu aşıyorlardı, daha çok maddeötesi bir dünyaya ait gibiydiler. Karmaşa öyle bir hal aldı ki açlığın acıyan, büzülmüş karınlarında mı ruhlarında mı olduğunu bilemiyorlardı; karınlarını dolduran yahut ruhlarında saçılan acaba açlık mıydı…
Gino yere uzanmış, Verveine’i görmüyordu. Onun nerede olduğundan bihaberdi. Kendisi, iç içe geçmiş bir yığın bedenin ortasındaydı. Ancak kafasının içinde, kollarında-bacaklarında, ve de özellikle düşüncelerinin meskeni haline gelmiş karnında, belli belirsiz, Verveine’in bir çeşit yansımasını, kendi cisminden çıkıp yayılmasını hissediyordu. Ve iç dünyasına bakan gözlerinin önünde sadece Verveine’in mor gözleri beliriyordu, bunların sanki bakışları yoktu.
Verveine’in iki mor gözü kara bir dumanın içinde kayboldu.
Gino, bedenini hatırladı, hafızası ile değil karnıyla, sonra karnının uzuvlarına yansımasıyla, her türde maddiyetten yoksun (yahut büsbütün maddi) cinsiyetine yansıyan açlıkla.
Sarsak elini rastgele örtülerin altından, titreyen, ateş içindeki beden yığının içine uzattı, bir kumaşın altında bir derinin zonkladığını hissetti. Gino, görmeden, arzusundan başka amacı olmadan kumaşı araladı ve düzenli bir biçimde, kendi içinde bir hipnoz etkisi yaratıncaya dek bu belirsiz, ne olduğu asla seçilemeyen deri parçasını, aşkının gücüyle Verveine’nin bütün bedeninin toplandığı bu anonim et köşesini parmaklarının arasında yoğurdu.

***

İki-üç gün boyunca, bir gelişme olduğuna gerçekten inandılar. Gün ağarırken, neredeyse ayağa kalkacak, içerde birkaç adım atacak güçleri oluyordu.
Ancak “ekmekler” etkilerini bundan sonra gösterdi ve doğa tükenmez bir buluş dehası sergiledi.
Bunun farkına ilk varan Bure oldu. Uyandığında, kafatasının tepesinde tuhaf bir soğukluk duydu, elini oraya götürdüğünde ise sadece çıplak derisini hissetti. Saçları artık yoktu. Onları yerde, örtünün üzerinde buldu, biçilmiş buğday başaklarını andırıyorlardı, onlar kadar sarı ve çok daha yumuşaklardı. Böylece Bure öyle bir kahkaha patlattı ki diğer hepsi uykudan uyandı. Bu gülüş, Bure’un düz ve parlak, gülle gibi yuvarlak kafasını fark ettiklerinde genel bir hal aldı.
Myrtille’e gelince, balon gibi şişmiş, canavarsı, koca bir karnı önüne katmış, fıçı gibi iterek mutfaktan geliyordu. İskeleti andıran genç kıza hiç de ait değilmişe benzeyen bu bedenin yaklaşmasını alık gözlerle izlediler.
Aynı gün Gino yüzünde, ve hızla tüm bedeninde, yer yer yapış yapış tuhaf pürtükler hissetti. Ellerine baktığında, bir çeşit kanlı pelte ile kaplı kalkmış deriler, kabuklar gördü. O andan sonra tüm problemlerin cevabını, yaşamın amacını bulduğu hissine kapıldılar. Gün boyu, keyfi yerinde, dişlerinin arasında hafifçe ıslık çalarak kabuklarını kaldırdı.

***

İlk ölen Myrtille oldu. Karnı şişmeye devam ettiği için patlayacağa benziyordu. Fakat bu durum onu tasalandırmıyor gibiydi. Kısık, yumuşak ve takıntılı bir sesle şarkı söyleyip, iki koluyla karnını iterek küçük adımlarla durmadan odanın içinde gidip geliyordu. “Ah! Karnım ne kadar da güzel… karnım ne kadar da güzel… karnım ne kadar da güzel…” Karnının havası, ağzı açılan bir balonunki gibi aniden boşaldığında şarkı söylemeye hâlâ devam etmekteydi. Ne bir çığlık attı ne de iç çekti. Sadece şarkı söylemeyi bıraktı, onları uyuşukluklarından silkeleyen de şarkının bitmesi oldu. Sessizlik ani bir şok gibiydi. Sonrasında onun üzerine eğildiler ve onu sadece gözleri kocaman açılmış, neşeyle onlara bakarken, dudaklarında delice bir gülümsemeyle gördüler. Ancak artık nefes almıyordu.
Takip eden gece, hepsi saçlarını ve tırnaklarını kaybetti; dişleri oynamaya, sonra da birbiri ardına dökülmeye başladı; hızlı öldüler, ancak Bertrand diğerlerine göre çok daha uzun yaşadı. Yeni yeni zayıflamaya, değişmeye başlamıştı, sadece artık duyamıyor ve göremiyordu. Bir sabah, kurumuş meyve gibi, acı vermeden düşen bir ayak parmağını kaybetti, ve aynı akşam göz pınarları kurudu, gözleri öyle küçüldü ki artık çok büyük gelen göz çukurları içinde oynayıp durmaya başladılar, sonra da yuvalarını terk edip optik sinirin ucunda yanağa sarktılar, tıpkı kordonlarının ucundan sarkan minyatür birer bilboquet topu gibi. Betrand’ın tüm eti büzüldü büzüldü, iskeleti tutmak için artık çok dar hale geldi. İskelet de çoktandır deriyi delip, omuzlarda, kaburgaların altında kendini göstermeye başlamıştı.
İçerde kalp ise hâlâ - her dakika daha yavaş, daha yavaş, daha yavaş - çarpmaktaydı… Sonra... odada tek başına, Gino’nun amcasından kalma gülünç duvar saati – düzenli mekanik yaşamının makarası tamamen boşalıncaya dek - çalışmaya devam etti. 

10 Ocak 2019 Perşembe

Laurence Albaret | KOCA KARIN [I]

Laurence Albaret
Le Grand Ventre
Editions Balzac,
Paris, 1944

[Ayrıca Fiction dergisi 107. sayısında (1962)]


Koca Karın
aynı başlıklı öykü seçkisinden


Kıtlık haziranda başladı. Ansızın patlak vermedi. Etkisi gittikçe arttı, her şeye işledi, bariz hissedilmesi ise ağustosu buldu.
İlk başta temel gıdaları, tütsülenmiş jambonun ortadan kaybolduğunu gördüler, sonra da yumurta bulunmaz oldu. Bütün yaz boyunca yedikleri sebze ve meyvelerden henüz hâlâ vardı.
Yazı birlikte, neşe içinde geçirdiler. O sıralar kıtlık halen görünmezdi. Gino bir dolabın derinliklerinde birkaç kutu et konservesine sahipti, diğerleri buna ekleyebilecekleri ne varsa evlerinden getirdiler, bu sayede güneşli ayların hepsini, endişesiz, bir şey sezinlemeden geçirdiler. Ancak eylül sonunda artık hiçbir şey kalmamıştı. Pazarlarda sebze ve meyveler de yoktu. Ve daha başından itibaren – fark etmeye fırsat kalmadan - güçleri usul usul tükendi. Güçsüzlüklerini tembelliğe yordular ve eğlenmek için parti veriyormuş gibi hep birlikte, Gino’nun evinde kalmaya karar verdiler, çünkü görüşmek için sürekli yer değiştirmek hayli yorucuydu.
Kendilerini hoşgören bir gülümseme ile içleri rahat “Bu çok komik,” diye mırıldandıkları oluyordu, “Bu gezintiler bizi amma yordu…”
Kıtlığa gerçekten toslamaları ise bir ekim sabahı oldu. Fakat toslamak biraz sert olur. Daha çok üstlerinden usulca geçen geniz yakıcı bir duman gibiydi, beraberinde tuhaf, açıklanamaz bir koku getirmişti ve öylesine yeniydi ki bu havayı teneffüs etmek onları pek de rahatsız etmemişti.
Diane’nın eve gelip boş süt şişesini masaya koyduğu ve sessizce, sıradan bir şeymiş gibi, tüm fırınların kapandığını, bulunabilen son sebze, karahindibanın da pazarda artık olmadığını söylediği, güneşle ışıldayan o sabahta olmuştu bu.
Bunun üzerine, sedirde uzanan Gino, dirseğinin üzerinde doğruldu, bakışlarını önündeki meçhul boşluğa sabitledi. Buda duruşunda yerde oturan Bertrand, usulca kafasını çevirdi. Portatif merdivene tırmanmış, etajerin son rafına düzgünce serilmiş bir örtü üzerinde ütü yapmakta olan Myrtille donakaldı, eli havada kaldığı için ütü neredeyse yanağına değecekti, onu hemen yanındaki üçayaklı iskemleye bırakmak aklına gelmiyordu. Ve Verveine, ve Bure, asma katta, halıya yüzükoyun uzanmış kitap okuyan onlar ise salona bakan balkona kadar süründüler, ve kafalarını demirlerden dışarı sarkıttılar.
Tek kelime etmediler. Gino bir müddet sonra ayağa kalktı, tam bir sessizlik içinde, odayı baştan sona kat etti, karşı duvardaki gömme dolabı açtı. Tüm kafalar o yöne döndü.
Gino sayım yaptı: yarım kilo kahve, iki kavanoz hardal, üç kesmeşeker, yarısı boş bir şişe cin, bir şişe konyak, iki şişe rom, küçük bir viski damacanası ve bir paket pirinç.
Gino tek kelime etmeden kapağı kapattı.

***

Kahve ve pirincin dibini bir günde buldular. Ertesi gün kurutma kâğıdına sürülmüş hardal yediler. Bu, Bure’ün getirdiği bir yenilikti, söylediğine bakılırsa çocukken bundan çok tüketmiş. (Ancak yediği hardalsız kurutma kâğıdıymış ve bunun için kaliteli olması yeterliymiş.) İcat belli bir başarı kaydetti. Verveine bunun tütsülenmiş jambonu andırdığını söylüyordu. Bertrand ise zencefilli pastalarla arasında bir akrabalık kuruyordu.
Takip eden sekiz gün, sâfi alkolle beslendiler. Sarhoş olduklarından açlıklarını hissetmiyorlardı, ancak alkol de güçleri de azalıyordu. İçlerinden üçü ciddi, su götürmez bir zehirlenmenin belirtilerini gösterdi; olay onları alarma geçirdi, özellikle de Gino’yu. Gino’nun bilinci görece hâlâ yerindeydi, çünkü gerektiği durumda insiyatif alma olasılığını korumak için diğerlerine kıyasla daha az içmeye çabalamıştı.
Sekizinci gün, ola ki tütün de biter korkusuyla, sigara namına ne bulabilirlerse almak için Bure ile dışarı çıktı. Tütün git gide daha önemli hale geliyordu, öncelikle açlığı bastırdığı ve sinirleri diri tuttuğu için, ikinci olaraksa tütün çiğnemek henüz hâlâ kurutma kâğıdı çiğnemekten daha cazipti: daha önceki gün Betrand izmaritlere hücum etmiş, koca koca lokmalar halinde mideye indirmişti.
Henüz hâlâ dışarı çıkabilecek güçleri vardı: Esasında yorgun değillerdi; bunu belirgin bir biçimde hissetmiyorlardı. Bu, sona ramak kalmadan kendini göstermeyecek, içten başlayan, yavaş bir ölümdü.
Gino sokağa adım attığında, bacakları sahiplerine huysuzluk etti. Bure’a baktı, onunla göz göze geldi, neredeyse neşeyle, öylesine gülüştüler. Bure, Gino’nun omzuna dokundu.
- Hadi gidelim!..
Onun koluna girdi, iki sarhoş gibi birbirlerinden destek alıp yürüdüler.
Cadde bütünüyle ıssızdı. Ara sıra, aşırı bir yavaşlıkta, tekin olmayan adımlarla bir gölgenin geçtiği, uzaklaşıp gittiği oluyordu. Tam bir sessizlik hâkimdi.
Durdukları ilk tütüncü dükkânı, kapkaranlık ve bomboştu. Çok geçmeden tezgâhın arkasına çömelmiş bir gölge fark ettiler, tütüncüyü hemen tanıdılar. Daima özenli olan kadının saçları boynuna dökülüyordu, yüzü kir pas içindeydi. Onları tek kelime etmeden, tek bir bakış atmadan karşıladı. Paket paket sigara isteme cüreti gösterdiler, bunun üzerine kadın sert bir hareketle onlara döndü, boş gözlerini üzerlerine sabitledi ve uzandığı tüm sigara ve tütün paketlerini öbekler halinde alıp hepsini neredeyse yüzlerine fırlattı. Gino ödemek için para çıkardığında, banknotu öfkeyle aldı, gergin ellerinin içinde top gibi yuvarladı ve aynı öfkeyle salonun bir köşesine fırlattı. Sonra da derinden gelen bir inlemenin ara ara kestiği hıçkırıklara boğuldu.
Sinir krizinin geldiğini gören Gino ve Bure, ürpermiş bir halde, hazinelerini toparladıkları gibi oradan kaçtılar.

***

İşte o günün ertesinde “belediye gıdası”nın hayata geçmesine karar verildi. Gazeteler artık çıkmadığı ve çıksaydı bile hiçbirinde aşağı inip bir tane alacak kuvvet olmadığı için, bunu ancak akşama öğrenebildiler. Üstelik neye yarardı ki? Bir gazete artık, en fazla kurutma kâğıdına yeğlenmeyecek hardallı sandviç olasılığına cevap veriyordu ki bu sandviçlerin daha gösterişli olmayacakları kesindi.
O son günlerde, gerçekten hiçbir şey yememişlerdi. Hep beraber atölyede yere uzanmış, örtü ve minder namına ne kaldıysa bunların üzerinde öylece duruyor, kâğıt ve izmarit çiğniyorlardı. Hiçbiri asma kata çıkıp bir kitap alacak gücü kendinde bulamıyordu, ayrıca okumak artık pek mümkün değildi çünkü gözleri neredeyse artık tamamen kapalıydı. Myrtille elinin uzanabileceği bir mesafede halının üzerinde dağınık halde duran gazeteyi okumak için epey çabaladı. Başka bir dünyayı, yaşayanların dünyasını anlatan kelimeleri, hareketsiz, sersemlemiş bir halde dinlediler. Ama anlıyor gibi görünmüyorlardı. İçlerinden biri aniden gülmeye başladı, aptalca, kesik kesik, çırpınarak gülüp durdu. Myrtille’in sesi titredi, boğuk bir öksürükle ara ara gidip geldi ve sonunda yitti. Bundan sonra bir daha asla okumaya davranmadılar.
Bütün gün bütün gece aynı yerde, aynı pozisyonda bekliyorlardı, ne üst baş değiştiriyor ne de yıkanıyorlardı. İçlerinden biri bazen duvardan destek alıp mutfağa yollanıyor, musluğun altına eğilip, açlığı biraz dininceye dek suyun ağzına dökülmesine izin veriyordu, sonra geri dönüyor, yüzü ıslaklıktan ışıldayarak, diğerlerin ortasına, olduğu yere yığılıyordu.
Zamanla aşırı zayıf hale geldiler; giysileri üzerlerinde sallım sallım olmuştu. Gözleri ateşten parlıyor, ölümüne solgun yüzlerinde ışıldıyordu. Gino’nun evini mesken tutmuş hayaletlere benziyorlardı.
Ama üzgün değillerdi. Hatta tam tersi. Sanki eğleniyorlardı, hayat onlara daha neşeli geliyor gibiydi. Her birinin yüzünde o aynı, biraz abartılı ama çok da hoş gülümseme, kocaman çocuk bakışları vardı. Böyle olması belki sürekli sarhoş olmalarından kaynaklanıyordu, - kısa bir süredir tek dayanakları olmayı sürdüren - alkolün yaratamayacağı, açlığın sebep olduğu derin bir sarhoşluktu bu.
“Belediye gıdası” Gino ile Bure’un sigara almaya gittiği günün ertesinde oluşturulmuştu. Bu teşebbüs her şeyin sonu oldu. Bir çeşit kurumuş hamur söz konusuydu ve daha çok alçıyı andırıyordu. Elde edilebilecek tüm çer-çöp biraraya getirilmişti, en küçük bir besin değeri olan ne varsa. Havanda dövülmüş eski kemikler, atıklardan kalanlar henüz hâlâ en besinli kısımlarıydı; geri kalanı ise sanki hurda kâğıtlardan, samandan, ne olduğu belirsiz karmakarışık maddelerden yapılmışa benziyordu.
Her bir eve, sabahları gelen kamyonlarla, hanede yaşayanlara yetecek sayıda bu tuhaf hamurdan yapılmış “ekmek”ten bırakılıyordu. Herkes istihkakını kapıcısından kendi almak zorundaydı.
Bu yenilikten de ancak Gino kapıcıyı görmeye gittiğinde haberdar oldular. Herhangi bir haber umduğu yoktu, posta servisi askıya alınalı uzun zaman olmuştu, tek dileği dışarısıyla küçük de olsa bir temasta bulunmaktı, başkaları da onlar gibi aynı durumda mı, elbiseleri onlara da artık hayli büyük mü geliyor öğrenmek istiyordu. Hayret, kapıcı ip-iriydi! Gülünç denecek kadar…
Gino kulübenin kapısını çaldı ama yanıt gelmedi. Kulak kabarttı. Hırıltılar duyuyormuş gibi oldu. Kapıyı açmaya karar verdi.
Kapıcı, erken bir doğum öncesi şiddetli sancılar içinde yerde yuvarlanıyordu. Kocası, bir sandalyede oturmuş, kolları sarkık, sersemlemiş bir halde onu izlemekteydi.
- Doktor gerek, diye mırıldandı Gino.
Adam sanki gülerek, omuz silkti.
Ve o da Gino gibi, ürkmüş bir halde, geri geri giderek kapıya yanaştı. Gino’yu hatırladığında, ona kendileri için bırakılan sekiz “belediye gıdası” ekmeğini gösterdi.
Gino kıymetli briketleri ile eve çıktı.

***

İçeri girdiğinde diğerleri neşeli, uysal bakışlarını ona çevirdiler. “Belediye gıdası”nı görmek onlara yeniden eğlenme gücü vermişti. Bu beyaz briketler tarifsiz derecede komikti. Onlarda yepyeni bir icatmış etkisi yarattı: özellikle de Gino yere düşmek üzere onları elinden bıraktığında çıkardıkları gürültüleri ile. Eski güzel günleri hatırlatan bir kahkaha patlamasıdır onları içine aldı.
Yemeyi denediler. Hamurda alçı tadı ve kokusu vardı – alçının kendisi de. Tozlu ve yavan bir karışımdı, içinden ara ara, aniden ağzınıza gelen yumuşak, kaygan, mide kaldıran şeyler çıkıyordu.
Bertrand, dişlerinin arasında bir saman sapı, ilk başta bunu yemenin imkânsız olduğunu, ölmeyi yeğleyeceğini bildirdi.
Verveine daha ilk lokmada kusmaya başladı ve bu aralıksız bir saat boyunca devam etti.
Yine de usul usul, ilerleye ilerleye, her biri “ekmek”lerini yemeyi bitirdiler, kendilerini canlandıracak laflar açarak, zaman zaman da ufak bir kırıntıyı eşyaların altına yollayarak.

Ekmek işi bittiğinde doğrudan sigaraya hücum ettiler…

....
     [Devam edecek
     O akşam soğuk aniden başgösterdi. Caddeden esen rüzgâr dondurucuydu. Pencerelerin kıyısından köşesinden sızacak bir delik buluyordu, sırt sırta yerde yatmaya devam ettiler, örtü namına ne varsa üzerlerine aldılar…..]



8 Ağustos 2018 Çarşamba

Robert Louis Stevenson | İlk Kitabım: Define Adası | [2]

Robert Louis STEVENSON
My First Book: Treasure Island”
The Idler 6 [August 1894]


1. kısım için tıklayınız İLK KİTABIM: "DEFİNE ADASI"

....


İsimler, ağaçlık bölgelerin şekilleri, yolların ve derelerin gidiş hatları, prehistorik adamın yukarıda tepede ve aşağıda vadide hâlâ gözle seçilebilecek ayak izleri, değirmenler ve harabeler, gölcükler ve sığlıklar, çalıların içinde belki bir Dikilitaş ya da Druid çemberi....


Burada gözleri bakmaya hevesli ya da anlamak için iki kuruşluk da olsa hayalgücü olan biri için sonsuz bir kaynak vardı. Başını çayırlara yatırdığını, bakışlarının sonsuz küçük ormana dalıp gittiğini ve orasının masalsı ordularla dolup taştığını hiçbir çocuk hatırlamak zorunda değildir. Hemen hemen benzer bir şekilde, "Define Adası" haritamı süzdüğümde, kitabın gelecekteki karakterleri hayali ağaçlıklar boyunca  gözle görülür biçimde ortaya çıkmaya başladı; esmer yüzleri, parıldayan silahları ile beklenmedik yerlerden çıkıp üzerime geldiler, düz bir taslakta bir karışlık yerde dalaşıyorlar, hazine avında bir oraya bir buraya gidip geliyorlardı.
Sonrasında hatırladığım ilk şey, hemen önümde birkaç kâğıdım olduğu, aynı anda bölümlerin listesini yazıyordum. Bunu daha önce kimbilir kaç kez yapmış ama bir adım ötesine geçememiştim. Ancak bu tür girişimlerde başarı unsurları bunlar olsa gerek. Erkek çocuklar için bir hikâye olacağa benziyordu; psikolojiye yahut kibâr yazıma gerek yoktu; üstelik hazır elimin altında mihenktaşı olarak bir erkek çocuk da vardı. Kadınlar hariç tutulmuştu. İki direkli bir yelkenliyi kumanda edebilme becerisinden yoksundum (Hispaniola bunlardan biri olabilirdi), ancak onu uskuna gibi yüzdürerek rezil olmadan işin içinden sıyrılabileceğimi düşündüm. Sonra da John Silver için, kendime yatırım fonları sözü verdiğim, şöyle bir fikre vardım: onu sevilen bir arkadaşım yapmak (okurun da benim kadar çok sevdiği), onu tüm iyi niteliklerinden,  mizacındaki en yüksek lütuflardan yoksun bırakmak, her şeyini almak ama gücünü, cesaretini, çevikliğini ve de olağanüstü sevimliliğini bırakmak, ve bunları çaylak bir gemicinin kültürüne özgü kelimelerle ifade etmek. "Karakter yaratmanın" bilindik bir yolu psişik muayene gibidir; ve belki de, bu,  tek yöntemdir. Geçen gün yolun kenarında bizimle yüz kelime konuşan hoş figürü karakterin içine yerleştirebiliriz; ama onu tanıyor muyuz? Arkadaşımız, sonsuz varyetesi ve rol esnekliği ile onu tanıyoruz, ama onu karakterin içine yerleştirebilir miyiz? Birincisine ikincil ve hayali nitelikler yerleştirmeliyiz, ayrıca, kötülükler, günahlar da mümkün; ikincisinden ise, bıçak elimizde, doğasının gereksiz tüm dal ve budaklarını kesip atmalıyız; ta ki gövde ve büsbütün emin olduğumuz birkaç dal kalıncaya dek.

------------







5 Ağustos 2018 Pazar

blogta ayın şarkısı | Roswell Rudd & Toumani Diabaté - Bamako

LOUIS−FRÉDÉRIC ROUQUETTE | Büyük Beyaz Sessizlik | ilk sayfalar


LOUISFRÉDÉRIC ROUQUETTE
Le Grand Silence Blanc
J. FERENCZI, Paris, 1921

BÜYÜK BEYAZ SESSİZLİK

I

Tanışma Amaçlı Bir Ziyaret


Adam içeri girdi.
Rahatça koltuğa yerleşti, fötrünü çıkarıp, yanına halının üstüne bıraktı, bacak bacak üstüne attı ve şöyle dedi:
− Beyfendi.
Aslında İngilizler gibi Bey Efendi dedi, sonra ekledi:
Ben Fransızım.
Ona bir kaç hoşgeldin kelimesi söyleyecektim ki, aniden elini kaldırıp sözümü kesti:
− Teşekkür etmesi gereken benim, siz çok meşgul bir insansınız, sizi rahatsız ettim. Öyle, gerçekten öyle. Çok az vaktinizi alacağım.
Edebiyat, gerek Fransa’da gerek İngiltere yahut başka bir ülkede hardal, ayakkabı boyası yahut Kaptan Cook marka ringa balıkları gibi müşteri bulur. Afişler asılır, davullar gümbürdetilir ve elde megafon avaz avaz bağırılır. “Duyduk duymadık demeyin! Mösyö Chose’un romanını okuyun. Mösyö Chose meşhur biridir. Son eserinin baskısı yüzbine ulaştı.”
Halka gelince, onlar da şöyle diyecektir: “Mösyö Chose’un romanı, romanların en iyisi, evde kalmış kızlar, köy papazları, Y.M.C.A[1] üyeleri okumakta iyi eder.” Ya da şöyle: “Bu romanı, evde kalmış kızlar, köy papazları, Y.M.C.A. üyeleri okumamakta iyi eder.”
“Her iki halde de kitabı satın alırlar, kimileri “temiz, ahlaklı, ad usum pucellarum” bir edebiyatla, kimileri de iç gıdıklayan, açık saçık sahnelerle karşılaşmayı umar.
“Beni, affedin Bey efendi, buralara ilk gelenler, tüm reklam panolarını, görünürdeki her yeri tutmuşlar; gençlere layık görülen yerse duvar dipleri, otobüsler üzerlerine çamur sıçratıyor, köpekler paçalarından çekiyor, polisin talimatlarına rağmen boş boş gezmekten başka bir şey yapmıyorlar.”
Karşı çıktım:
“Gözümle gördüm diyemem...”
Heyecanı yüzünden hâlâ silinmemişti, sözümü kesti:
“Hiç de öyle değil, Bey efendi, gayet görüyorsunuz, ben de siz gördüğünüz için geldim, panonuzda dili sünmüş insanlara da yer vermeyi biliyorsunuz.
Hoşuma gittiniz. Henüz on dakika oldu, sizi tanımıyordum, ama nasıl hayal ettiysem öylesiniz. Afedersiniz, bey efendi, fransızcam ancak bu kadar... Demek istediğim şu, isminizi gördüğümde kafamda canlanan tiple aynısınız. Size de böyle olduğu olmuyor mu, yani... nasıl denir... isimlerin üzerine fizyonomi oturttuğunuz?
Cevabımı beklemeden devam etti.
− Kitaplarınız hoşuma gidiyor. Sanatçı havaları takınmıyorsunuz, şehirlilikten utanmayan bir şehirlisiniz, all right! Ama onu olduğu gibi betimliyorsunuz. Başkalarının hep yaptığı gibi abartılı yollara başvurup yüksek tirajlar elde edebilirdiniz, ama yapmadınız. Akademiler sizi güldürüyor, fazileti tekelinize almıyorsunuz, hovardaları oynamıyorsunuz, ne güzel. Edebiyat acemilerine karşı yardımseversiniz ki bu çok daha güzel. Biliyorum... Biliyorum... Kolonel havalarınıza bürünmeyin, soğuk maskenize rağmen, besicle gözlüklerinizin arkasında ışıldayan gözleriniz var. Bunlar acaba kötülükten mi yoksa iyilikten mi böyle ışıldıyor? İşte bu yüzden buradayım.



[1] İng. “Young Men’s Christian Association” (Genç Hrsitiyan Erkekler Birliği). (ç.n.)


Marc Wersinger | Yokluğa Düşüş | [2]

MARC WERSINGER
LA CHUTE DANS LE NÉANT
Éditions Le Pré aux Clercs
1947

birinci kısım için tıklayınız YOKLUĞA DÜŞÜŞ [I]


BİRİNCİ BÖLÜM
İLK DENEMELER

....


Ertesi gün uyandığında son derece zindeydi, hareket özgürlüğünü bütünüyle yeniden kazandığını fark etmekten büyük bir sevinç duydu. Önceki günün tuhaf deneyimini bir kez daha yinelemek istedi. Başlangıçta, bu olayı kumanda etmesi lazım gelen gizli zembereği bir türlü yerinden oynatamadı, az kalsın önceki gün yaşadıklarının bir kâbus olduğuna hükmedecekti; ancak birden bire, gömleğinin göğsündeki düğmeler teker teker atmaya başladı, aynı anda ayakları, boğuk bir sesle birlikte örtülerin altından çıkıp yatak demirlerinin arasından ileri doğru seyrediyordu.
Robert göz açıp kapamada odanın boş olduğunu anladı, tek kişi vardı o da diğer başta çamaşır ayıran hastabakıcıydı. Böylece tuhaf deneyimini tekrar etmekte tereddüt etmedi.
Şüpheye yer yoktu: artık kendi isteğiyle deve dönüşme yeteneğine sahipti.
Acaba ne gibi psikolojik bir hadise bu dönüşümün gerçekleşmesine neden olmuştu? Hiçbir fikri yoktu. Ancak bilimsel merakı bir kez uyandığından denemelerini arttırmak için sabırsızlanıyordu.
Bir an için meseleyi başhekime açmayı düşündü ancak bu fikrin aklına gelmesiyle uçup gitmesi bir oldu: başhekim seçkin bir doktordu, hiç de hafife alınmayacak böylesine bir vakayı mutlaka incelemek ister, elbette genç adamı alıkoymakta sakınca görmezdi. Ama genç adam için en başta gelen şey özgürlüktü. Ayrıca eğer ihtiyaç kendini hissettirirse Fakülte’ye başvurmak onun için her zaman mümkündü.
Robert Mûrier çocuksu bir neşe içinde Paris asfaltına ayak bastı. Doğuştan gelme melankolikliği anında kaybolmuştu, hayat şimdi ona hayran olunacak kadar güzel geliyordu.
Birkaç dakika sonra evindeydi, edindiği garip yeteneği mümkün olduğunca titizlikle incelemeye karar verdi.
Çırılçıplak kalıncaya dek soyundu. Sonra, sinirleri üzerindeki kontrolü arttırarak, bedenine büyümesini emretti. Döşeme alçalıyormuş, tavan ise yaklaşıyormuş gibi oldu. Özel bir dikkatle gözlediği elleri, daha o anda normalde olduklarından iki katı fazla büyüklüğe ulaşmışlardı. Murier ellerinin ışıkgeçirmezliğinin büyümeleri ile ters orantıda azaldığını görüyordu. Aynı anda bileklerinin ve parmaklarının kemiklerini ayırt etti. Gardroptaki aynanın karşısına geçtiğinde, dev gibi kocaman bir göğsün içinde kalbinin ritmik atışlarını belli belirsiz işitti. Derisi ve dokuları belli bir ölçüde yarısaydam hale gelmişti. Ancak deneyini uzattığı için, sinirleri üzerindeki istemli baskısını sürdürmeyi unuttu ve bir anda ilk boyutlarına geri döndü.
Organizması öyle gerilmişken yorucu bir heyecan duyuyordu. Aslında, hadise herhangi maddi bir katkı olmadan meydana geldiği için dokularının direnci büyük ölçüde düşmüş, derisi ise incelmişti; duyu sinirlerinin uçları, dış dünyayla bu neredeyse ani temastan acı verecek kadar etkilenmişti.
Epeyce eski robdöşambrını giydikten sonra, yatağında oturur vaziyette, bu tuhaf psikolojik anormalliği incelemeye devam etti. Bedenin genelinde herhangi bir ödem oluşmamıştı. Kabartı ya da şişlik yoktu, ancak tüm organların - vücudunun içinin olduğu kadar dışının da - orantılı bir gelişimi söz konusuydu.