12 Ağustos 2017 Cumartesi

NOROUÂS, denizci masalı


Paul Sébillot
"Norouâs"
conte de marin
La Revue Litteraire et Artistique
6. sayı, 11 Şubat 1882.


Bu yazının pdf versiyonunu Archive.org'tan indirebilirsiniz.




NOROUAS[1]
denizci masalı

Bir zamanlar keten ektikleri küçük bir tarladan başka bir şeyleri olmayan yaşlı bir adam ve kadın vardı. Keten bir zaman öyle boy attı öyle güzel bir hal aldı ki böylesi daha önce hiç görülmemişti. İyice olgunlaştığında, yaşlı çift onu söktü, suya yatırdı, sonra da kurutmak için çayırlığa serdi.
Güzel mahsül adam ve kadının  neşesini yerine getirmişti, onu sattıklarında parayla ilgili dertleri tasaları kalmayacaktı; ancak Norouâs’tan şiddetli bir rüzgâr geldi, keteni yerden kaldırdı, onu ağaçların tepelerine fırlattı, denize savurdu.
Yaşlı adam mahsülünün yok olduğunu görünce başladı Norouâs’a sövmeye, marota[2] sopasını kaptığı gibi ketenini mahveden o lanet olası  Norouâs’ı öldürmek için yola koyuldu. Yanına iki üç günlük erzak aldı, ancak yolculuğu düşündüğünden çok daha uzun sürdü; yollarda açlıktan ölecek hale geldi. Bir akşam bir hana vardı ve hancı kadına şöyle dedi:
– Kuruşsuzum; hayrınıza, bana bir parça ekmek verin, bırakın ahırda bir köşede uyuyum.
Böylece yaşlı adamın yiyecek  ekmeği, yatacak bir ot yığını oldu; ertesi gün hancı kadına teşekkür etti ve ona şöyle sordu:
– Bana Norouâs’ın nerede yaşadığını söyleyebilir misiniz?
– Elbette, dedi kadın, beni takip edin yeter.
Adamı bir dağın yamacına kadar götürdü ve şöyle dedi:
– Yaşadığı yer işte orası, yukarda. –
Yaşlı adam rüzgârların mesken tuttuğu dağı tırmanmaya koyuldu, biraz yol almıştı ki nöbetçilik yapan Surouâs[3] ile karşılaştı.
– Kendine Norouâs diyen sen misin? diye sordu.
– Hayır, Surouâs’ım ben.
– Güzelim ketenimi yok eden alçak Norouâs nerede? Sopamı sırf onu öldürmek için yanımda getirdim.
– O kadar yüksek sesle konuşma yaşlı adam, diye yanıtladı Surouâs, söylediklerini duysa seni bir guibette[4] gibi havaya savururdu.
– Görürüz bakalım, dedi yaşlı  adam sopasını sıkarak.
İşte o anda Norouâs ortaya çıktı, eserek yaklaştı:
– Adi Norouâs, biricik ketenim vardı onu da sen aldın!
– Bana bir şey deme yoksa havayı boylarsın, diye cevap verdi Norouâs gürleyen bir sesle.
– Ketenimin parasını bana vermen gerek!
– İşe-yaramaz ihtiyar, kafamı şişirmeyi bitirdin mi söyle bakıyım! dedi rüzgâr.
Ancak iyi yaşlı adam bağırmayı bırakmıyordu:
– Norouâs! Ketenimi bana geri ver! Norouâs! Ketenimi bana geri ver!
– Madem öyle, dedi Norouâs, barışmak adına, al sana benden bir mendil.
– Ketenimin parasıyla, yüz parayla alınabilecekten çok daha fazlasını alırdım. Norouâs, ketenimi öde!
– Ama bildiğin mendillerde olmayan bir keramet var bu mendilde, ona “Açıl, mendil!” dediğinde bu dünyada görüp görebileceğin en güzel donatılmış masayı önüne bulursun.

***

Yaşlı adam dağdan indi, mendilini denemek için durdu. Ve ona şöyle dedi: “Açıl, mendil!”, hemencecik adamın önünde ekmek, et ve şarapla dolu koca bir masa bitiverdi. Adam ne varsa doya doya, iştahla yedi. Sonra akşam oldu, böylece daha önce uyuduğu hanın kapısından içeri girdi.
– Eee? Norouâs, hakkıyla ödedi mi ketenini? diye sordu hancı kadın.
– Evet, elbette, diye yanıtladı adam. Bu akşam bana ekmek vermenize ihtiyacım kalmadı; Norouâs’ın mendili bana ve herkese yetecek kadar ekmek veriyor ve mendili cebinden çıkartarak “Açıl, mendil!” dedi.
Aynı anda bir masa kendiliğinden ortaya çıktı, üzeri tabaklardan, bardaklardan, et ve şaraptan dolup taşıyordu; kimse o zamana kadar bu kadar iyi tertiplenmiş bir masa görmemişti.
Hancı kadın ona ahır köşesinde bir ot yığını vermek yerine, kuş tüyünden minderi olan güzel bir yatak gösterdi; yaşlı adam uykuya dalmakta gecikmedi ve büyük bir mutlulukla içi geçtiğinde, hancı kadın mendilini aldı; onun yerine tıpkı ona benzeyen başka bir mendil bıraktı. Adam evine döndü, karısı onu gördüğünde şöyle dedi:
– Norouâs, ödedi mi?
– Evet, şu güzel mendile bak.
– Koca aptal, diye bağırdı kadın, bari başka bir şey alsaydın! Bizim ketenin parasıyla yüzlerce mendil alırdın, bir taneyle yetinmişsin!
– Bağırma böyle, ne kadar işe yaradığını göreceksin şimdi: “Açıl mendil” diye buyurdu.
Mendil kıpırdamadı, masa donanmak üzere kurulmadı. Böyle olunca  adam bir kaç kez daha “Açıl, mendil” diye terslendi, ancak hiçbir şey olmuyor karısı onunla dalga geçiyordu.
– Norouâs beni kandırdı, dedi adam; ama bu sefer öldüreceğim onu.
Sopasını aldı ve yola koyuldu., uyumak için aynı hana gitti ve hancı kadına şöyle dedi:
– Norouâs’ı geberteceğim, bana verdiği mendilin kerameti sadece iki seferlikmiş.
– Geçerken uğramayı unutma, diye yanıtladı hancı kadın.
Yaşlı adam ertesi gün sabah erkenden yola koyuldu; ve dağın tepesine vardığında bağırmaya başladı:
– Norouâs, allahın belası! Bana verdiğin mendilin kerameti sadece iki seferlikmiş; Norouâs, ketenimi bana geri ver!
– Böyle yüksek sesle bağırıp durma, yaşlı adam, yoksa seni bir guibette gibi havaya uçururum.
– Norouâs ketenimi bana geri ver! Norouâs ketenimi bana geri ver! Yoksa seni öldürürüm.
– Al bakalım, dedi Norouâs, benden sana bir eşek. “Eşek, bana altın yap!” dediğinde, istemediğin kadar altının olur.
Adam eşeği ile dağdan indi, ve aşağıda ona şöyle dedi: “Eşek, bana altın yap.”
Eşek birden kuyruğunu kaldırdı ve yolun üzerine avuç avuç altın pisledi. Yaşlı adam bunları cebine doldurdu ve hana vardı:
– Eee? dedi hancı kadın, Norouâs ödedi mi size?
– Evet, bana bir eşek verdi, ne kerameti var göreceksiniz şimdi: “Eşek,” dedi “Bana altın yap.”
Eşek hemencecik kuyruğunu kaldırdı ve yere altın akçeler, yüz franklıklar düşürmeye başladı. Yaşlı adam eşeğini ahıra götürdükten sonra, onu bir öncekinden çok daha güzel bir odaya yatırdılar, ve uykuya daldığında hancı kadın eşeğini bir benzeri ile değiştirdi.
Yaşlı adam evine döndüğünde karısı ona şöyle dedi:
– Eee? Norouâs sana ödedi mi?
– Evet, diye yanıtladı adam, tepsini eşeğin kuyruğunun altına tut; ve “Eşek bana altın yap!” diye buyurdu.
Eşek kıpırdamadı, yaşlı adam sözlerini tekrar etti: “Eşek, bana altın yap.” Tepsinin içine hiçbir şey düşmedi, adam öyle öfkelendi ki eşeğini öldürmek için eline bir sopa aldı.
–Yaşlı kaçık, dedi karısı, ikinci kez kandırttın kendini.
– Ah! Norouâs, bu sefer öldüreceğim seni, diye bağırdı yaşlı adam.
Sopasını kavradı ve yola düştü, hana varınca şöyle dedi:
– Norouâs beni kandırdı, ama bu sefer geberteceğim onu!
– Geçerken uğramayı unutma, diye yanıtladı hancı kadın.
Ertesi gün erkenden kalktı, dağa tırmandı ve Norouâs’a şöyle dedi:
– Verdiğin eşeğin kerameti iki seferlikmiş Norouâs, seni koca hırsız! Ketenimi bana geri ver!
– Amaaan, sen de neyim varsa almak istiyorsun! diye yanıtladı Norouâs.
– Norouâs, ketenimi bana geri ver, yoksa öldürürüm seni.
– Seni bir guibette gibi havaya savuracağım, dedi rüzgâr ve esmeye başladı.
Ama yaşlı adam bağırmaya devam ediyordu. Norouâs ketenimi bana geri ver! Norouâs ketenimi bana geri ver.
Ve Norouâs şöyle dedi:
Al bakalım yaşlı adam, benden sana bir sopa, “Açıl sopa!” dediğinde, sopa da vurmaya başlar; onu durdurmak istediğinde de: “Ora pro nobis” diyeceksin. Eve dönüşte kaldığın hana uğra, mendilinle eşeğini orada çaldılar.
Bu sefer yaşlı adamın içi oldukça rahattı; yoldayken sopasını denemek istedi; ve şöyle dedi: “Açıl sopa.” Sopa birden elinden kaçtı, ve havada uçmaya ve ona vurmaya başladı, öyle hızlı vuruyordu ki yaşlı adam nereye sığınacağını bilemiyordu, onu durdurmak için ne yapması gerektiğini ise hatırlamıyordu. En sonunda “Ora pro nobis” demek aklına geldi ve sopa geri eline geldi.  
Hana vardı ve hancı kadın ona şöyle sordu:
– Eee? Norouâs bu sefer ödedi mi bari?
– Evet, bakın işte bu sopayı verdi, istediğim herkesi dövüyor. Benden çaldığınız mendilimle eşeğimi geri verin.
– Sizden bir şeyinizi almadım, diye yanıtladı hancı kadın. Böyle bağırmaya devam ederseniz jandarmayı çağırtırım.
– Sopacığım, dedi adam, açıl bakalım.
Sopa aniden havada uçmaya başladı, hancı kadına ve müşterilere vurup duruyor, bardakları, tabak çanakları kırıyordu, darbelerinin ardı arkası kesilmiyordu.
– Yapmayın, iyiliksever efendim, sopanızı durdurun, diye bağırdı hancı kadın; mendilinizle eşeğinizi iade edeceğiz size.
Yaşlı adam bağırdı “Ora pro nobis!” Ancak sopa hızını almıştı, yaşlı adam ikinci kez “Ora pro nobis!” diye bağırıncaya dek vurmayı bırakmadı.
Yaşlı adam eşeği ve mendiliyle yola düştü, evine döndüğünde karısı ona şöyle dedi:
– Eee? Norouâs, ödedi mi sana?
– Evet, bana verdiği her şeyi göreceksin şimdi; tepsini tut: “Eşek, altın yap” diye buyurdu.
Altın hayretler içindeki yaşlı kadının tepsisine dökülüyordu, hayatı boyunca bu kadar altın akçeyi hiç bir arada görmemişti. Yaşlı adam sonra mendili masanın üzerine serdi; ve “Açıl mendil” dedi; ve masa yemeklerle, likörlerle doldu.
Karınları iyice doyduğunda yaşlı adam şöyle dedi:
– Ayrıca hâlâ istediğimi döven bir sopam var; bir deneyim dedim beni  bir temiz benzetti, ama ne işe yarıyor sana şimdi göstermeyim; olur ya  benim üstümde deneyeceğin tutar.

***

Yaşlı adam eşeğinin yaptığı altınlarla gemiler aldı ve armatör oldu. Ama insanlar onun eski bir hırsız olduğunu söylüyordu, bu kadar kısa zamanda böyle zengin olduğuna göre birilerini soymuş ya da öldürmüş olmalıydı. Adalet bu işin üzerine düştü ve yaşlı adam giyotin cezasına çarptırıldı.
İdam sehpasında boy göstereceği gün geldiğinde, kafasının gövdesinden ayrıldığını görmek isteyen onca insan meydanı doldurmuştu. Yaşlı adam şöyle dedi:
– İdam mahkumlarına son arzuları sorulduğuna göre, ölmeden önce son bir kez görebilmek için eski yarenlik sopamın getirilmesini istiyorum.
Sopayı bulup getirdiler, adam onu eline aldı ve şöyle dedi:
– Bana tüm zenginliğimi bahşeden sopamı görüyorsunuz. Sopacığım, açıl bakalım.
Böylece sopa havaya uçtu, cellatın kafasını kırdı, jandarmaları devirdi, sehpayı yıktı sonra da idamı izlemeye gelenlere vurmaya başladı. Her bir köşeden şöyle feryat edildiği duyuluyordu:
– Ah! Yaşlı adam, sopanızı durdurun, affedileceksiniz.
Yaşlı adam kendisine kötülük yapılmayacağından artık emin olduğunda şöyle bağırdı: “Ora pro nobis”. Ancak sopa dayak atmaya devam ediyordu ve adam ancak üçüncü kez “Ora pro nobis” diye bağırdığında durdu.
Yaşlı adam sopasından destek alarak huzur içinde evine geri döndü, ömrünün sonuna kadar mutlu bir hayat sürdü.
1880’de Saint-Castlı, on dört yaşında bir muço, François Marquer tarafından anlatıldı ve Paul Sebillot tarafından derlendi.



[1] Kuzey-batı.
[2] Marotte: fr. ucunda çınkıraklı küçük bir kafa bulunan bir tür değnek.
[3] Güney-batı.
[4] Küçük sinek. 

Önümüzdeki haftalarda nihayet yeni bir ekitap yayınlayabileceğim:)

 "N.C. Wyeth'in ilüstrasyonları ile" ibaresini eklemeyi unutmuşum :)

26 Haziran 2017 Pazartesi

Marcel Proust | Lemoine Davası | Michelet

Pastiches et Mélanges
-Pastişler ve Seçme Yazılar-
Marcel PROUST

NRF (Gallimard), 1919


Bu yazının pdf ve epub versiyonlarını Archive.org'tan indirebilirsiniz.

LEMOINE DAVASI [1]


MICHELET'DEN "LEMOINE DAVASI"


Elmas, olağandışı derinliklerden çıkartılır (1.300 metre). Bir kadının bakışındaki ateşi taşıyabilecek tek şeydir o (Afganistan'da elmasa "alevden göz" denir), bu ışıltılı mı ışıltılı taştan getirmek için karanlık bir krallığa sonsuz bir iniş gerçekleştirmek gerekir. Orpheus, Eurydice'i gün ışığına çıkarmak için kim bilir kaç kez yolunu kaybetmiştir! Yine de hiçbir şey cesaretini kırmayı başaramamıştır. Eğer kalbin gücü kalmazsa, taş, hayli belirgin aleviyle şunları söylemek için orada gibidir: "Cesaret, bir kazma daha, benim yanım senin yanın." Ayrıca bir anlık tereddüt, ölüm demektir. Selameti getirecek bir şey varsa o da hızdır. Hazin bir ikilem. Onu çözmek için Ortaçağ'da nice hayat heba oldu. Ama mesele yirminci yüzyılın başında (Aralık 1907 - Ocak 1908) çok daha çetin bir şekilde kendini gösterdi. Günün birinde, çağdaş hemen hiçkimsenin büyüklüğünden şüphe etmeyeceği o muhteşem Lemoine Davası'ndan bahsedeceğim; o küçük adamı göstereceğim, elleri dermansız, belalı arayıştan gözleri alev alev; üç ay boyunca Avrupa'nın tüm siyasetine yön verdiğine, haşmetli İngiltere'yi, tehdit altındaki madenlerini, gözden düşmüş şirketlerini korumak için yıkıcı bir ticari anlaşmaya razı edip onun belini büktüğüne göre muhtemelen yahudi (Bay Drumont inandırıcılıktan uzak olmakla birlikte bunu doğruladı; bugün hâlâ Lemoustierler'e - Monester'de hece kaynaşması - tüm Ortaçağ boyunca İsrail'in seçilmiş toprağı olmuş Dauphiné'de az rastlanmıyor.) Karşılığında ağırlığınca altın verseler de adamı hiç duraksamadan onlara teslim etsek. Kefaletle tahliye, modern zamanların en büyük keşfi (Sayous, Batbie), üç kez reddedildi. Koca bira bardağının önünde son derece tümdengelimci Alman, Beers hisselerinin günden güne düştüğünü görerek cesaretleniyordu (Harden Davası'nın yeniden görülmesi, Polonya yasası, Reichstag'a red cevabı). Yahudi'nin asırlar boyu karşılaştığı hazin kıyım! "Hakkımda iftira atıyorsun, karada ve denizde tüm delillere karşın (Dreyfus Davası, Ullmo Davası) beni ihanetle suçlamakta ısrar ediyorsun; öyle olsun, ben de sana altınımı veriyorum (XIX. asrın sonunda Yahudi bankalarının gösterdiği büyük atılıma bakınız), ve de altından daha önemlisi, elimde öyle bir şey var ki altın ağırlığı fiyatından alma fırsatını her zaman bulamazsın: elmas." — Büyük ders; tabiatın kendisinin bile tüm şiddetinden feragat edip güvenilmez hale geldiği o 1908 kışında kederler içinde bu ders üzerine çokça kafa yordum. O büyük soğuklardan birazcık bile olmadı, ancak öğlene kadar öyle bir sis çöküyordu ki güneşin bile delmeye gücü yetmiyordu. Ayrıca yumuşak mı yumuşak - dahası cani - bir hava. Çok ölüm oldu - önceki on yıldan daha fazla - ve Ocak'tan itibaren, karın altında menekşeler. Bana daha ilk andan itibaren zenginliğin bilime karşı verdiği büyük savaşın bir parçasıymış gibi gelen bu Lemoine Davası'ndan aklım karışmış halde her gün, halkın içgüdüsel biçimde, Vinci'nin Mona Lisasından daha sık Taht elmaslarının önünde durakaldığı Louvre'a gidiyordum. Bu elmaslara birçok kez zar zor yaklaşabilmişimdir. Doğrusu bu araştırma beni kendine çekiyordu, ama ondan hoşlanmıyordum. Neden mi? Onda yaşam hissetmiyordum. Bu yaşam ihtiyacı benim daima kuvvetim ama zayıflığım da olmuştur. Mutlakiyetçiliğin Fransa'da bütün özgürlüğü iki uzun yıl boyunca - bir asırdan daha çok - (1680-1789) katlettiği XIV. Louis saltanatının en yüksek noktasında, her gün nükseden tuhaf baş ağrılarım mevzuumu yarıda kesmek zorunda kalacağımı sanmama neden oluyordu. Kuvvetimi tam anlamıyla ancak Jeu de Pomme andı ile kazanabildim (20 Haziran 1789). Benzer şekilde taşın dünyası olan bu tuhaf kristalleştirme saltanatı karşısında da rahatsızlık hissettim. Burada, botanik araştırmalarımın en çetin anlarında bana çekine çekine - ki daha iyi - cesaret vermeyi bırakmayan çiçeğin esnekliği yok: "Güven, hiçbir şeyi tasa etme, her zaman hayatın ve tarihin içindesin."


 [1]Aradan geçen on yılda Lemoine’ın, gerçeğe aykırı bir biçimde, elmas üretmeyi keşfettiğini ve Beersin başkanı sir Julius Werner’den bir milyondan fazlasını kopartarak, onun şikayeti üzerine 6 Temmuz 1909da altı yıla mahkum edildiğini belki de unutmuşsunuzdur. Ceza mahkemesinin bu önemsiz fakat vaktiyle kamuoyunu cezbetmiş davası bir akşam tarafımca, tamamen tesadüfen, belli sayıda yazarın tarzını taklit etmeyi deneyeceğim parçaların yegâne teması olarak seçildi. Pastişler hakkında küçük de olsa açıklama yaparak bunların etkisini azaltma rizki ile karşı karşıya kalıyoruz, haklı gururları incitmekten kaçınmak adına pastişi yapılmış yazarın sadece kendi aklınca değil, zamanının dili ile de konuştuğunu varsaydığımızı hatırlatmak isterim. Örneğin Saint Simone’daki iyi yürekli adam, iyi yürekli kadın kelimeleri aynı samimi ve koruyucu anlamı bugün hiç de taşımıyor. Hatıralarında Saint-Simon, sonsuz bir saygı beslediği, Chaulnes dükü için rahatça iyi yürekli adam Chaulnes der ve pek çok kişi için aynı tâbiri kullanır. (M.P)

30 Mayıs 2017 Salı

"Lemoine Davası"nda sıradaki yazar Jules Michelet


Jules Michelet
çizim: Thomas Couture

Elmas, olağandışı derinliklerden çıkartılır (1.300 metre). Bir kadının bakışındaki ateşi taşıyabilecek tek şeydir o (Afganistan'da elmasa "alevden göz" denir), bu ışıltılı mı ışıltılı taştan getirmek için karanlık bir krallığa sonsuz bir iniş gerçekleştirmek gerekir. Orpheus, Eurydice'i gün ışığına çıkarmak için kim bilir kaç kez yolunu kaybetmiştir! Yine de hiçbir şey cesaretini kırmayı başaramamıştır. Eğer kalbin gücü kalmazsa, taş, hayli belirgin aleviyle şunları söylemek için orada gibidir: "Cesaret, bir kazma daha, benim yanım senin yanın."

26 Mayıs 2017 Cuma

Marcel Proust | Lemoine Davası | Goncourt Pastişi

Pastiches et Mélanges
-Pastişler ve Seçme Yazılar-
Marcel PROUST

NRF (Gallimard), 1919

Bu yazının pdf ve epub versiyonlarını Archive.org'tan indirebilirsiniz.


LEMOINE DAVASI [1]


GONCOURT'UN "JURNAL"İNDE

21 Aralık 1907

Akşam yemeğini Lucien Daudet ile birlikte yedik; Lucien, hafif matrak geçen  coşkulu bir konuşmayla, Madam X.'in omuzlarında görülen masalsı elmaslardan bahsedip durdu… ne elmasmış yarabbi, Lucien'in daima aşırı sevimli bir dille, daima artistik bir tonlamada, üst düzey yazarı hemen açığa vuran sıfatlarında hece hece dile gelen  tatlılıkla söylediklerine bakılırsa, elmas dediğin burjuva taşıymış,  yakut ya da zümrütle kıyaslanamazmış, hatta birazcık hoppa işiymiş. Tatlıya sıra geldiğinde, bize kapıdan şunları yetiştirmeden de edemedi: Lefebrvre de Behaine aynı akşam ona, Lucien'e, madam Nadaillac'tan başkası olmayan  o gözalıcı hanımın ortaya attığı görüşün aksine, Lemoine diye birinin elmas yapmanın sırrını keşfetmiş olabileceğini söylemiş. Bu olay iş dünyasında, yine Lucien'in söylediklerine bakılırsa, henüz satılmamış elmas stoğunun değerden olası düşmesi karşısında öfkeli bir heyecana, en sonunda yüksek yargıçları da içine çekecek bir heyecena dönüşebilir ve sözüm ona Lemoine'in, kuyumculuğa-karşı suçtan, hayatının geri kalanını pace içinde geçirmek üzere tutuklanmasına sebep olabilirmiş. Galileo'nunkinden çok daha güçlü, daha modern, sanatçıya daha mahallî bir canlandırma imkanı sunan bir öykü; aniden gözlerimde bizlere güzel gelecek bir piyes konusu beliriyor, günümüz yüksek endüstrisinin kudretiyle ilgili sıkı tespitler içerebilecek bir piyes, derinine baktığınızda, hükümeti ve adaleti parmağında çeviren, işkillendiği her yeni icata katiyen karşı gelen bir kudret. Ama o sırada, buket bırakır gibi, Lucien'e, henüz biçimini almaya yeni başlamış piyesimin sonunu bağlamama izin veren, beklenmedik bir haber getirdiler, arkadaşları Marcel Proust elmas ve elmaslıların değerindeki düşüş nedeniyle kendini öldürmüş olabilirmiş; varlığının bir kısmını yok eden keskin bir düşüş. Bu Marcel Proust, Lucien'in de tasdik ettiği üzere, tuhaf adammış, bir anda coşku içinde, kimi manzaraların, kimi kitapların vecdiyle yaşayabilirmiş, öyle biri ki mesela Leon'un romanlara hepten vurulmuş olabilir. Uzun bir sessizlikten sonra, yemek sonrasının ateş basan genleşmesinde, Lucien şunu bildirir: - Hayır, kardeşimle ilgisi yok, buna inanmayın bay Goncourt, kesinlikle inanmayın. Ama nihayetinde gerçeği söylemek gerek. Ve sözlerinin minyatürleştirilmiş üslubunda sevimlice ortaya çıkan şu özeti geçer: Bir gün bir bey Marcel Proust'a büyük bir hizmette bulunur, Proust da teşekkür etmek için onu kırda kahvaltıya davet eder. Ancak tam da sohbet ederlerken, beyefendi; ki Zola'dan başkası değildir, Fransa'da gerçekten büyük tek bir yazar, sadece Saint-Simon'un yetişebileceği emsalsiz tek bir yazar olduğunu kabul etmeye bir türlü yanaşmaz, bahsi geçen yazar da Leon[1]. Buna ancak, vay canına denir! Proust, Zola'ya duyduğu minnettarlığı unutarak, çifterli şamarlarla onu, tabanları göğe gelecek şekilde on adım öteye yuvarlar. Ertesi gün dövüşürler, ancak Ganderax'ın araya girmesine rağmen Proust hiçbir şekilde barışmayı kabul etmez." Ve birden bire elden ele geçen kahve fincanlarının şıngırtısında, Lucien kulağıma yaklaşıp, komik bir ah vahla, şu beklenmedik açıklamayı yapıyor: "Görüyorsunuz ya, bay Goncourt, La Fourmalière ile bile bu modayı yakalayamıyorsam, bu, insanların söyledikleri kelimeleri, kelimeleri bile, Chanteloup'un Pagodası'ndaki aynı  buğu ile, bir nüans yakalama çabası içinde resmediyormuşum gibi görmemdendir." Kafam elmas meselesi ve intihar olayıyla fazlaca tütsülenmiş halde Lucien'den ayrılıyorum, içime sanki kaşık kaşık beyin doldurmuşlar. Ve merdivenlerde, haliyle biraz acibe[2], dekadan bir havası olan yeni Japon elçisi ile karşılaşıyorum, bu hava onu Coromandel paravanımın üzerindeki[3],  bir istakozu iki kıskacından tutmuş samuray figürüne benzetiyor; elçi bana nazikçe uzun zamandır Honolulu'da görevde olduğunu söylüyor, Honolulu'daki yerlileri havyarın zevklerinden kopartabilen tek şey kitaplarımızı okumakmış, ben ve kardeşimin kitaplar; tek solukla devam eden, sadece, uzak ülkelerden gelmiş, uzun cam kutularda muhafaza edilen birkaç puroyu çiğnemek için bölünen - bu kutulardan amaç seyahat esnasında denizden bulaşabilecek hastalıklardan puroları korumakmış - ve gece geç vakitlere kadar süren bir okuma. Ve nazikçe, Hong Kong'ta hayli sözü geçen bir hanımzade ile tanıştığını, hanımın gece masasında sadece iki kitap bulunduğunu itiraf ederek kitaplarımızdan aldığı zevk konusunda beni temin ediyor: La Fille Elisa ve Robinson Crusoe.
22 Aralık

Rüyamda, beş yıl önce Cruet'e çektirdiğim, bana epey acı veren dişimin yeniden çıktığını görmüş olarak saat dörtte siestamdam uyandım, kötü bir haber gelecek hissi içimi kapladı. Hemen üstüne de Pelagie içeri girdi, beklediğim haber Lucien'dendi; Pelagie'nin kâbusumu bölmemek için bildirmeye gelmediği haber: Marcel Proust kendini öldürmemiş, Lemoine de hiç ama hiçbir şey icat etmemiş, arakçının tekiymiş, üstelik beceriksiz de, bir çeşit Robert Houdin ama çolak. Bizimki de şans! Bir kere olsun yavan hayat, günümüzden bir ceket çekip, sanatçıllanacak[4] bizi bir piyes konusuna savuracaktı! Uyanmamı bekleyen Rodenbach'la karşılaşınca, hayal kırıklığımı zaptedemedim, canlanmak; esinini sahte keşif ve intihar haberinden almış, çoktan yazılıp bitmiş tiradlarımı savurmak için toparlandım; öyle bir sahte haber ki, aşırı optimist ve aleni, Sarcey'e özgü bir sonu olan, Lucien'in Pelagie'ye gerçek diye anlattıklarından, çok daha sanatsal, çok daha gerçek. Elimden ne gelir, Rodebach'a bir saat boyunca fısıltı ile, bir türlü peşimizi, beni ve kardeşimi, bırakmayan, en büyük olayları küçücük hale getiren, bir halk ihtilalini nezleli bir suflorün burun çekişlerine dönüştüren,  çalışmalarımız ilerlemeyegörsün hemen karşımıza engeller diken makûs talihimiz hakkında serzenişlerde bulundum. Mücevheratçılar sendikası şimdi karışmazsa ne zaman karışacak! Bunun üzerine Rodenbach bana düşüncesinin özünü açtı, Aralık aylarımız, hem ben hem kardeşim için, oldum olası talihsizliklere gebeymiş, öyle bir ay ki, araştırmalarımızın mahkemeye verilmesi, Henriette Marechal'in basın tarafından içten içe umulan başarısızlığı, ömrümde ilk kez bir söylev vereceğimde dilimde çıkan uçuk, öyle bir uçuk ki Valles'in mezarı başında konuşmaya cesaret edemedi dediler, halbuki bunu yapmayı kendim istemiştim; tüm bunlar; sanatçı Kuzey adamının, o ki Rodenbach'tır, batıl inançları olan biri gibi söylediği üzere, bu ay herhangi bir girişimde bulunmaktan kaçınmamızı gerektiren bir talihsizlikler bütünüymüş. Böylece, Bruges La Morte'un müellifinin kabalistik teorilerini, prensesteki akşam yemeği için mecburi tutulan frakı giymek üzere yarıda kestim, ve onu giyinme odamın kapısında bırakırken ona şöyle seslendim: "Madem öyle Rodenbach,  ölümümü bu aya saklamamı tavsiye ediyorsunuz!"




[1] Leon ve Lucien Daudet; Alphonse Daudet'nin kendisi gibi yazar olan oğulları; Proust'la iyi arkadaşlardı, Proust "Kayıp Zamanın İzinde"yi Léon Daudet'ye ithaf etmiştir. ç.n.
[2] Avortonné (fr.)  Goncourt'un günlüğünde yer verdiği muhtemelen kendi icadı olan bir kelime, 30 Kasım 1871. ç.n.
[3] Üzerinde genellikle egzotik temsiller olan çok kanatlı giysi değiştirme paravanı. ç.n.
[4] S'artistiser ya da s'artistir, (fr.) Proust'un uydurduğu bir kelime olması muhtemel. ç.n.


[1]Aradan geçen on yılda Lemoine’ın, gerçeğe aykırı bir biçimde, elmas üretmeyi keşfettiğini ve Beersin başkanı sir Julius Werner’den bir milyondan fazlasını kopartarak, onun şikayeti üzerine 6 Temmuz 1909da altı yıla mahkum edildiğini belki de unutmuşsunuzdur. Ceza mahkemesinin bu önemsiz fakat vaktiyle kamuoyunu cezbetmiş davası bir akşam tarafımca, tamamen tesadüfen, belli sayıda yazarın tarzını taklit etmeyi deneyeceğim parçaların yegâne teması olarak seçildi. Küçük de olsa pastişler hakkında açıklama yaparak bunların etkisini azaltma rizki ile karşı karşıya kalıyoruz, haklı gururları incitmekten kaçınmak adına pastişi yapılmış yazar sadece kendi aklınca değil, zamanının dili ile de konuşuyor saydığımızı hatırlatmak isterim. Örneğin Saint Simone’daki iyi yürekli adam, iyi yürekli kadın kelimeleri aynı samimi ve koruyucu anlamı bugün hiç de taşımıyor. Hatıralarında Saint-Simon, sonsuz bir saygı beslediği, Chaulnes dükü için rahatça iyi yürekli adam Chaulnes der ve pek çok kişi için aynı tâbiri kullanır. (M.P)