27 Şubat 2018 Salı

Robert Louis Stevenson | Dilenciler | ilk sayfalar

ROBERT LOUIS STEVENSON
BEGGARS
Scribner’s Magazine
Mart 1888

DİLENCİLER


Gençliğimde, şirin ve havadar, tepelik geniş bir arazide has bir dilenci ile tanışma şansım oldu. Her ne kadar ona dilenci desem de o dilenme işini (çoğu zaman ağızları açık olan) ceketi ve ayakkabılarına devretmişti. Atletik bir adamın enkazıydı, uzun boylu, zayıflıktan çökük yanaklı, esmer tenliydi; verem içini kemirmişti ve ölümün çoktan darbeyi indirdiği yüzünde endişe verici bir gülümseme vardı; fakat bacaklarının üzerinde hala sağlamdı, selam durmaya her an hazırmış gibi, askeri, çevik tavırlarını korumuştu. Bu bölgeden üç yol geçiyordu; ben her zaman aynı yoldan gitmediğimden öyle sanıyorum ki çoğu zaman beni boşuna beklemiş olmalı. Yine de yeterince düzenli bir biçimde beni bulur, yeterince düzenli bir biçimde yolun kenarında pusuya yattığı bir yerlerden bir sıçrayışta aniden önüme çıkar, derhal aklına estiği gibi konuşmaya başlar, adımlarını benimkilere uydurur ve ilerleyen istikamette bana eşlik ederdi. “Hafif bir sağnak riski olsa da güzel bir sabah, bayım. Umarım sizi iyi görüyorumdur, bayım. Maalesef bayım, ben dilediğim kadar sağlıklı hissetmiyorum kendimi, ama her zamankinden daha kötü olacağımı da sanmıyorum artık. Yolda sizinle karşılaştığıma sevindim bayım. İnanın o küçük sohbetlerimizden birini yad ediyordum ben de.” Kendi sesini aşırı ölçüde seviyordu,  söylediğiniz her ne olursa olsun (ne kadar köle gibi olabileceğini gösteren bir yumuşaklıkla)  sizi tasdik etmeye daima hazırdı, ancak sözünüzü bitirmenize asla tahammül edemezdi. En çok sevdiği sohbet konusuna geçiş yapmak için nasıl bir bağlantı bulabiliyordu artık hatırlamıyorum, fakat oldukça militer bir havada İngiliz şairler hakkında atıp tutmayı yolda birlikte yürümeye başlamamızdan çok  önce adet edinmiş olmalıydı. “Fikirlerinde ateizmden izler olsa da Shelley, mükemmel bir şairdi bayım. Shelley’nin Kraliçe Mab’ı bayım, neredeyse ateist bir eserdir. Scott, bayım, çok şairane bir yazar değil. Shakespeare’in çalışmalarını pek bilmiyorum bayım, fakat o da büyük bir şair. Keats, - John Keats, bayım -  o da büyük bir şairdi. Bu tip mülahazalarla, bu denli alışılageldik kritiklerle, bilgi haznesiyle gösteriş yapmaktan duyduğu neşeyle, yolu daha katlanılabilir hale getiriyordu; sımsıkı tuttuğu değneğini yeniden büründüğü genç asker canlılığı ile gür bir sesin çıktığı göğsüne ya da böğrüne yaslayarak ya da dengeli bir biçimde havada tutarak koca adımlarla yokuşu tırmanıyordu, bu sırada botları ayak parmaklarının, gömleği dirseklerinin, gülümsemesi ise ölümün ortaya çıkmasına izin verirdi, tuhaf karkası ise öksürük nöbetleriyle sallanırdı.
Çoğu kez eve kadar bütün yolu benimle birlikte teperdi, bunu çoğunlukla kitap ödünç almak için yapardı ve bu, her zaman bir şiir kitabı olurdu. Sonra hemen adımını alır, cilt yırtık pırtık ceketinin cebine kaymış halde, yolda dilenmeye dönerdi; kitap onda her ne kadar uzun, oldukça uzun bir süre kalsa da, eninde sonunda, dilenciler alemine yaptığı seyahatten fazla acı çekmemiş olarak bana geri dönerdi. Şüphe yok ki, bilgisi böyle zenginleşti, ilk başta yapay ve rastgele olan eleştirileri böyle derinlik kazandı. Ancak başvurduğu ilk kitaplık benimki değildi: ağzı, Shelley ve ateistik Kraliçe Mab’ıyla ve “Keats, John Keats bayım”la laf yapmaya ilk karşılaşmamızdan çok önce başlamıştı. Kendime sık sık bu bilgileri nasıl edinmiş olabileceğini sormuş, nasıl olup da dilenciliğe kadar düştüğünü sık sık merak etmişimdir. Başka pek çok insan gibi kimi yerlerin isimleri ve “çok zor bir işti, bayım”, “hava fena sıcaktı” ya da biri hakkında “çok iyi bi kumandandı” haricinde bir şey söyleyemediği tüm Hint Ayaklanması boyunca görev yapmıştı. Ama basit bir er olarak kalamayacak kadar zeki bir adamdı, olayların doğal seyri göz önünde bulundurulacak olursa rütbesinin yükselmiş olması gerekirdi. Ayrıca kendisine bağlanmış bir maaş yoktu. Ne zaman bu meseleyi açacak olsam, çekingen bir edayla bana nasihetlerde bulunmakla yetiniyordu: “Bir adam gençliğinde oldukça temkinli olmalıdır, bayım. Eğer şöyle söylememi af buyurursanız, sizin gibi cesur genç bir centilmen, çok daha temkinli olmalıdır. Galiba ben din-karşıtı fikirlere meyletmiş bir hoppaydım.” Zira (bizim günümüzde kabul etmeye meyilli olduğumuzdan  çok daha derin bir içgörü ile) agnostisizm ile vur patlasın çal oynasın tarzı yaşamayı bir tutuyordu.
Keats, - John Keats, bayım – ve Shelley  en gözde ozanlarıydı. Ona hiç Rossetti’den bahsettim mi bilmiyorum, fakat beğenisini gayet iyi bildiğimden, böyle yapsam, eminim bu yazara hayran olurdu. Onu baştan çıkaran, ifade biçimindeki zenginlikti;  şaşırtan şeyi, beklenmedik kelimeyi, bir cümlenin dalgalı ahengini, alfabenin basit harflerinin içinde (hiçbir şey hakkındaki) belli belirsiz bir duyguyu: dilin büyüleyiciliğini seviyordu. Dürüst kafasının içi neredeyse bomboştu, zekası ise bir çocuğunki kadardı, ve en sevdiği yazarları okuduğunda okuduğunu hemen hiç anlayamamıştı. Beğenisi sadece saf değildi, aynı zamanda kendine hastı. Ona romanlar tavsiye etmemin yararı olmuyordu, hiçbirinin yüzüne bakmadı; şu anlamadığı romantik dil haricinde hiçbir şeye ehemmiyet göstermiyordu.
Bu durum sandığımızdan çok daha yaygın olabilir. Bir devlet hastanesinde arkadaşımın yatağına komşu yataktaki bir çocuğun hali aklıma geliyor, hastaneye zaten zar zor kendini atabilmiş çocuk (belki de kalan son parasıyla) birisini kendisine Shakespeare’in ucuz bir baskısını almaya göndermiş. Bu arkadaşımın kulak kabartmasına yetmiş ve yeni komşusuyla hemen sohbet etmeye koyulmuş. Kitap geldiğinde ise sıradışı bir keşif yaptığına şaşırmamış. Zira bu yüksek edebiyat aşığı cümlelerden on ikide birini ancak anlayabiliyormuş ve en çok sevdiği cümle en az anladığı imiş –Hamlet’te hayaletin ağzından düşürmediği taklit edilemez palavralar. Arkadaşım bu herkesçe sevilmiş jargonu açıklamaya giriştiğinde hastanede de güzel bir günmüş: arkadaşımın öyle umuyorum ki yerine getirmeye son derece uygun olduğu bir görevdi bu, zira hiç de kolay bir iş değildir. Bay Shakespeare’e, büyük kelimelerin o aşığına, bir iki hususu sormaktan büyük mutluluk duyardım, acaba Ay’ın göz kırpmalarını tekrar ziyaret edebilmiş miydi, ya da ben kendi kendime Elizabeth’in o ferah günlerine uzanan geçmişe doğru bir tırmanış gerçekleştirebilir miydim? Fakat bu konuda, Blackfriars tiyatrosunda yerimi almak için soruşturmamı ertelerdim, 
….

21 Şubat 2018 Çarşamba

Bir Apartman Dairesi Etrafında Yolculuk, Les Annales'ta öykünün ilk sayfası

Bir Apartman Dairesi Etrafında Yolculuk, Les Annales Politiques et Littéraires 1.Mayıs 1928 sayısı; Kaynak: Gallica
Özgün metnin devamı için tıklayınız

Emmanuel Bove | Bir Apartman Dairesi Etrafında Yolculuk | [1]

EMMANUEL BOVE
VOYAGE AUTOUR D’UN APPARTEMENT
Les Annales Politiques et Littéraires,
1 Mayıs 1928.

BİR APARTMAN DAİRESİ ETRAFINDA YOLCULUK
[1. kısım]

Çalışmaya başlamak Pierre Vilbert için her zaman sorun olmuştu. genç adam kararsız adımlarla dairesinde bir oraya bir buraya gider kâh sigara yakmak kâh sabah hareketinin henüz başlamadığı çamurlu Observatoire Bulvarı'na bakmak kâh uyandığı anlaşılsın diye arada bir uzun uzun gerinmek için olduğu yerde dururdu. Günün ilk saatlerini böyle öldürüyordu.
Vilbert ve karısı Margueritte bu daireye bir kaç ay önce, yıldönümünü kutladıkları evliliklerinin hemen akabinde yerleşmişlerdi. Evi bulduklarında henüz bekârdılar, ama alışlagelmediği üzere tutmakta güçlükle karşılaşmadılar.
Pierre Vilbert otuz yaşındaydı. Pek çok dergi ve gazeteye öykü ve makale yazıyordu. Sakin bir taşra kentinde geçen gençliği, ona kalıt olarak yapmacıksız bir hava ve en bayağı, en sıkıcı manzaraları kıpır kıpır, kocaman kentlere dönüştürmeye yarayan müstesna bir hayalgücü bırakmıştı. Çocukken sıradan bir halı Pierre’in gözlerinde uçsuz bucaksız bir çöl haline gelirdi; küçük çocuk kendini o koca sonsuzlukta nokta gibi küçülmüş, nereye gittiğini bilmeden dolaşırken görürdü. Şimdi elbette yaşı gereği o kadar küçülemiyordu. Ama hayallere dalmayı bırakmamıştı, bakışlarını herhangi bir eşyaya sabitlediğinde bu eşya olmadık şekiller almakta gecikmezdi. Böylece kulaklarını bir uğultu kaplar, hafif bir sis gözlerinin önünde dalgalanmaya başlardı. Böyle anlarda hanımı onu rahatsız etmekten mutlaka kaçınmalıydı, zira Pierre Vilbert’e göre bu haller yaracıtılığı körükleyen sıradışı bir sayrılıktan önce geliyordu.
Pierre Vilbert durmadan sigara yakar, hole gidip gelirdi. Yapacak bir şeyi olmadığı zamanlar, kitapların arasında tembellik etmeyi, kâğıt küreği ayıklamayı, içerideki eşyaların yerini değiştirmeyi severdi. Ağzı açık, bakır bir fıçı şemsiyelik görevi görüyordu. Bu fıçı Güney Fransa’ya yaptıkları bir seyahatte karısının aldığı çerçeveli duvar saatinin yanında hayli kaba duruyordu. Hol dairenin ortasındaydı. Her odanın girişi buradandı, odalar arasında başka bağlantı olmadığından genç evliler her an holden geçmek zorunda kalıyorlardı. Dolayısıyla evin bu giriş bölümü öte beriyle dolup taşmakta gecikmedi. Yerine götürmekte tembellik ettikleri her şeyi buraya bırakıyorlardı. Askılı bir fener elektrik ampulünü maskelemekteydi. Eşyadan geçilmiyordu; ziyaretçiler paltolarını nereye bırakacaklarını bilemezlerdi. İçi kutularla dolu bir bröton dolabı duvarlardan birini tamamen kaplamıştı ve yatak odasının girişine taşıyordu, ne mutlu ki odanın kapısı içeri açılıyordu. Uzun ince bir halı, mutfak ve yemek odası arasında kısa bir patika meydana getirmişti. Marguerite  elektrikli kapı zili yerine, farklı farklı sesler çıkartan bir dizi zil istemişti. Misafir, kordonu çektiğinde, ziller çınlamaya başlıyor, git gide zayıflayan bu ses olağanüstü yumuşaklıkta bir tonla sona eriyordu. Dolabın  altına, kalıplarının nikel kaplamaları karanlıkta kıymetli objeler gibi parıldayan altı çift ayakkabı sıralanmıştı. Ufak etajere konulmuş porselen bir vazoda çabonpüskülleri dallarını uzatıyordu. Bu dallardan kimi zaman kırmızı, buruşmuş bir meyve yatay bir çizgi izleyerek aşağı düşer, bir kaç kere zıplasa da yerde temas ettiği ilk noktada hareketsiz kalırdı.


***

René Daumal | Büyük İçki Alemi | Önsöz ve ilk sayfalar

RENÉ DAUMAL
LA GRANDE BEUVERIE
NRF (Gallimard)
1938

BÜYÜK İÇKİ ALEMİ


Kullanma Kılavuzu Maiyetinde
ÖNSÖZ

Açık bir düşüncenin dile getirelemez olabileceğini kabul etmiyorum. Yine de işin görünürü bana karşı çıkıyor, zira nasıl ki bedenin bir raddeden sonra umursamadığı belli bir acı yoğunluğu varsa, ki beden  o şiddetindeyken acıya iştirak etse, belki de tek hıçkırıkta küle dönerdi, acının da kendi başına uçup gittiği nihai bir nokta vardır, düşünce de böyle, kelimelerin artık yer almadığı, belli bir yoğunluğa sahip. Kelimeler düşüncenin belli bir kesinliğine karşılık gelir, gözyaşlarının acının belli bir seviyesine karşılık gelmesi gibi. En belirsiz olan adlandırılamayandır,  en belirgin olan ise dile sığmaz. Ancak burada bahsettiğimiz esasında sadece görünürden ibaret. İfade biçimi düşüncenin ancak ortalama bir yoğunluğunu dile getiriyorsa, bu, insanlığın ortalamasının bu yoğunluk seviyesinde düşünmesindendir; onun yetindiği yoğunluk, benimsediği kesinlik derecesi budur. Dolayısıyla anlaşılmayı bir türlü beceremiyorsak, burada suçlanması gereken kullandığımız araç değildir.
Açık bir ifade biçimi üç koşul gerektirir: ne demek istediğini bilen bir konuşmacı, uyanık haldeki bir dinleyici, ve bunların ortak oldukları bir dil. Fakat bu ifade biçiminin, cebirsel bir önermede olduğu gibi açık ve net olması yeterli değildir. Sadece mümkün olmayan, gerçek olan bir içeriğe de sahip olmalıdır. Bunun için de dördüncü bir unsur olarak, konuşan ve dinleyenler arasında bahsi geçen mevzu ile ilgili ortak bir deneyim olması gerekir. Bu ortak deneyim kelime dediğimiz paraya bir değiş-tokuş değeri katan bir altın rezervidir; bu ortak deneyim rezervi olmadan tüm sözlerimiz karşılıksız birer çek gibidir; cebir, tam anlamıyla, entelektüel, büyük bir kredi işleminden başka bir şey değildir, sahte-paracılığın yasal olanıdır çünkü kabul görmüştür: herkes onun bir amacı olduğunu ama kendinden başka bir anlamı da olduğunu bilir, ki bu anlam da aritmetikseldir. Ancak ifade biçimi “o gün yağmur yağıyordu” ya da “üç iki daha beş eder” dediğimde olduğu gibi, aritmetiksel olmakla, halen açıklık ve içerik kazanmaz; çünkü halihazırda bir amacı ve gerekliliği olması gerekir.
Şöyle diyecek olursak, ifade biçiminden konuşmaya, konuşmadan gevezeliğe, gevezelikten, boş laf kalabalığına düşeriz. İfade biçimlerinin bu karışıklık ve anlaşılmazlığı içinde, insanlar, her ne kadar ortak deneyimleri olsa da, meyvelerini değiş-tokuş edebilecekleri bir dile artık sahip değillerdir. Ayrıca ne zaman ki bu karmaşa çekilmez bir hal alır, kelimelerin artık hakiki bir deneyimin altınını muhafaza etmeyen sahte paralar oldukları, açık ama boş, evrensel diller icat ederiz; bu diller sayesindedir ki, çocukluğumuzdan itibaren boğazımıza kadar yanlış bilgilerle dolarız. Babil karmaşası ve bu steril Esperanto arasında seçim yapmak mümkün değil. Burada anlaşmazlığın bu iki biçimini, özellikle de ikincisini betimlemeye çalışacağım.


BİRİNCİ BÖLÜM

KELİMELERİN GÜCÜ VE DÜŞÜNCENİN ZAYIFLIĞI ÜZERİNE SIKINTILI BİR DİYALOG


I

İçtiğimizde vakit geçti. Hepimiz başlamak için tam da zamanı diye düşünüyorduk. Önceden olanlar, artık hatırlanmıyordu. Sadece, vakit geç olalı çok oldu deniyordu. Kimin nereden geldiği, yerkürenin hangi noktasında olduğumuz, buranın gerçekten yerküre olup olmadığı, (lâkin herhalükârda bir noktada değildik) hangi senenin hangi ayının hangi gününde olduğumuz tahayyülümüzün dışındaydı artık. Susadığınızda böyle sorular sormazsınız.
Susadığınızda, içmek için fırsat kollarsınız, bunun dışındaki her şeye ise sadece dikkat ediyormuş gibi görünürsünüz. Sonradan sonraya, yaşadıklarınızı tam olarak anlatabilmek işte bu yüzden hayli zordur. Geçmişte meydana gelmiş olayları aktarırken ne açıklığa ne de düzene sahip olan o ana açıklık katmak, onu bir düzene sokmak hayli iştah kabartıcıdır. İştah kabartıcı ve tehlikelidir. İşte vaktinden önce filozof böyle olursunuz. İmdi, olanları, söylenenleri ve düşünülenleri, olduğu gibi, anlatmaya çalışacağım. Tüm bunlar ilk başta sizlere kaotik ve kapalı gelirse cesur olun: akabi sadece fazlasıyla düzenli ve açık olacak. Anlatımın açıklığı ve düzenini o haliyle de somutluktan uzak bulursanız, içiniz yine rahat olsun: yüreğe su serpen kelimelerle bitireceğim.

II

Yoğun bir duman tabakasının içindeydik. Şömine kötü çekiyordu, aşırı yaş odunun ateşi can sıkıyordu, kandiller havada yağlı bir duman bırakmaktaydı, tütün bulutları mavimrak katmanlar halinde ve yüz hizasında enine uzuyordu. On kişi miyiz, bin kişi miyiz artık belli değildi. Kesin olan tek şey vardı, o da yalnızdık. Şu da var, çalı çırpının ardından gelen koca ses, o geceye özgü içici ağzında sese böyle diyorduk, biraz yükselmişti. Basbayağı bir çalı çırpı yığının, ya da bizküvi kutularının arkasından geliyordu, duman ve yorgunluk nedeniyle bundan emin olmak zordu; ve şöyle diyordu:
— Yalnız olduğunda, mikrop (insan diyecektim), kardeş bir ruh ister, ona eşlik etsin diye durmadan ağlanıp sızlanır. Kardeş ruh gelirse, iki olmaya dayanamazlar ve iç münakaşalarının nesnesi ile bir olabilmek için her ikisi  de alev gibi tutuşmaya başlar. Sağduyu yok: biri, iki olmak,  ikisi ise bir olmak istiyor. Kardeş ruh gelmezse, o da ikiye bölünür, kendine şöyle der: naber moruk, kendi kendinin kollarına atılır,  iç dış olur ve kendini bir şey veyahat kimse sanar. Aranızda ortak olan tek şey var, o da yalnızlık; yani her şey de hiçbir şey de size bağlı.
Bu sözler yerinde bulundu fakat kimse konuşanı görmeyi dert etmiyordu. İçmekten başka bir şey düşünmüyorduk. Henüz, bizi daha çok susatan berbat bir boğma rakıdan başka bir şey de içmemiştik.

14 Şubat 2018 Çarşamba

Blogta ayın şarkısı | Lhasa De Sela - El Desierto (live1998)






Gautierlerin basımı yaklaştı, kitapları çevirirken en çok Lhasa, Nina Simone ve Creedence dinlemiştim :)


Gabriel de Lautrec

Gabriel de Lautrec (1867-1938),
çizen: Frédéric-Auguste Cazals (1865-1941)

Gabriel de Lautrec | Rüya



GABRIEL DE LAUTREC
POÈMES EN PROSE
Léon-Vanıer, Libraire-Éditeur
1898, Paris.
— Düzyazı Şiirler  —

RÊVE* | Nisan 2018 güncellemesi.


RÜYA


Günlerimi, geniş, ağaçla dolu piknik alanının loş gezinti yollarında geçiriyorum; burada akşamları sokak fenerleri huzurlu bir ışık saçıyor.
Hemen etrafta, taşrada gördüklerimiz gibi hüzünlü, yüksek evler boy göstermekte; kâh bayağı ve hayatın maddiyatı ile dolmuş, kâh üzgün ve gerçekdışı, tedirgin bir melankoli ile ışığını yitirmiş binlerce yaşam bu evlerden dışarı çıkıyor.
Ve güneşin yere ışıklı, çabucak şekil değiştiren desenler düşürerek içlerinden geçtiği koca ağaçların altında, gruplar halinde hanımların yaklaştığını görüyorum; hep birlikte, eski bir rüyamdan çıkmışa benziyor, bana tuhaf bakışlar atıyorlar. Beni orada öylece hareketsiz, günlerin hızla geçip gidişini, yaprakların çevrine çevrine ayaklarıma kadar gelişini endişe etmez halde görmek onları şaşırtıyor.
Bu hanımların geçtiğini görmemle tuhaf düşünceler aklıma geliyor, ve de  çılgınca hayaller. Oldum olası aklıma düşen saçma hülyalar, Saba Melikesi, Kleopatra, Sappho ve Lilith; ilk kadın, günahın ilk kadını, geçmiş zamanların hüznüyle dolu, antik bir küçük konağın penceresinden bana görünüyor.
Ancak nerede ne zaman gördüğümü hatırlamadığım, çiçekçi kızı düşünmekten kendimi alamıyorum. Mavi gözler, şakaklarında incecik mavi damarlar ve kalbimi ısıran gülümsemesi…
Ama vakit gelince, görüntüler de kayboluveriyor, derinlerde içimi kabartmaya başlayan, öyle inanıyorum ki Weber'den, bir müzik kulaklarıma geliyor.
İşte o an, tüm bunların çok eskiden olduğunu söyleyen karışık duyguyu yaşıyorum; o nazik hayatların çoğu yitti, nice insanın yaşadığı bu yerde artık sessizlik ve üzüntüden başka şey olamaz.
O sırada yıllar usul usul çekiliyor, etrafımdaki otlar yükseliyor, ansızın öyle büyüyorlar ki yaşlı ağaçların gövdelerini geçiyorlar, bir zamanlar dans ettiğim uzak şölenlerin yansısını halen camlarında tutan eski yüksek evlerin boylarını bile aşıyorlar.
Burası artık sadece, uğultularla, böceklerin uçuşuyla, güneşle dolu koca bir orman. Ama gölgelik yollar boyunca serüven aramaya cesaret edemeden, rüzgar dalları oynatırsa kafamın üzerine kucak dolusu hatıranın yaprak yaprak döküleceği kaygısından, olduğum yerde öylece kalıyorum.



* Bir önceki versiyonundan tamamen farklı bir çeviri, öncekinde en çok kafama takılan şey zaman uyumsuzluğuydu, başlıktan yola çıkarak anlatım zamanında basitleştirmeye gittim; bu metin üzerinde çokça çalışacağım gibi görünüyor. (k.e) 



GABRIEL DE LAUTREC 
POÈMES EN PROSE
Léon-Vanıer, Libraire-Éditeur
1898, Paris.

— Düzyazı Şiirler  —


RÊVE* | Ocak 2018'de yayınladığım ilk çeviri, güncellediğim versiyonları aynı sayfada paylaşacağım. (k.e.)

RÜYA


Geniş bir alana yayılmış, boy boy, çeşit çeşit ağaçla dolu gezinti yerinin gölgeli yollarında günler geçirdim; akşamları burada sokak fenerleri huzurlu bir ışık yayıyordu.
Etrafta, taşrada gördüklerimiz gibi hüzünlü görünümde yüksek evler boy gösteriyordu; hayatın maddiyatıyla bayağılaşmış ve dolmuş, tedirgin bir melankoliyle üzgün düşmüş, gerçeklikten çıkmış, ışığını yitirmiş kim bilir kaç bin yaşam buralardan geçmişti.
Güneşin, yere ışıklı, çabucak şekil değiştiren desenler çizerek süzüldüğü koca ağaçların altında, gruplar halinde hanımların yaklaştığını görürdüm,  hep birlikte, eskiden gördüğüm bir rüyadan çıkmışa benzerler, bana tuhaf bakışlar atarlardı. Beni orada öylece hareketsiz, günlerin hızla geçip gidişini, yaprakların çevrine çevrine dönüp ayaklarıma kadar gelişini endişe etmez halde görmek onları şaşırtırdı.
Bu hanımların geçtiğini gördüğümde tuhaf düşünceler, çılgınca hayaller aklıma gelirdi. Oldum olası aklıma düşen saçma hayaller, Saba Melikesi, Kleopatra, Sappho ve Lilith; ilk kadın, günahın ilk kadını, geçmiş zamanların hüznüyle dolu, antik bir küçük konağın penceresinden bana görünürdü.
Ancak nerede ne zaman gördüğümü hatırlamadığım, çiçekçi kızı düşünmekten kendimi alamazdım. Mavi gözler, şakaklarında incecik mavi damarlar ve kalbimi ısıran gülümsemesi…
Ama vakit gelince, görüntüler de kayboluverir, derinlerde içimi kabartmaya başlayan, öyle inanıyorum ki Weber'den, bir müzik kulaklarıma gelirdi.
İşte o an, tüm bunların çok eskiden olduğunu söyleyen karışık duyguyu yaşardım, o nazik hayatların çoğu yitmişti, nice insanın yaşadığı bu yerde artık sessizlik ve üzüntüden başka şey olamazdı.
Yine de yıllar usul usul geçip gitti, etrafımdaki otlar yükseldi, ansızın öyle büyüdüler ki yaşlı ağaçların gövdelerini geçtiler, bir zamanlar dans ettiğim uzak şölenlerin yansısını halen camlarında tutan eski yüksek evlerin boylarını bile aştılar.
Burası artık sadece, uğultularla, böceklerin uçuşuyla, güneşle dolu koca bir ormandı. Ama gölgelik yollar boyunca serüven aramaya cesaret edemeden, rüzgarın dalları oynatmasından, kafamın üzerinde kucak dolusu hatıranın yaprak yaprak döküleceği kaygısından, olduğum yerde öylece kaldım. 



-----

*bu metni silbaştan yeniden çalışmam gerekiyor, henüz ne değişiklik yapacağıma karar veremedim.(k.e.)

18 Ocak 2018 Perşembe

Blogta ayın şarkısı | Oil On Canvas - Alalala

Marc Wersinger | Yokluğa Düşüş | ilk sayfalar

MARC WERSINGER
LA CHUTE DANS LE NÉANT
Éditions Le Pré aux Clercs
1947

YOKLUĞA DÜŞÜŞ

BİRİNCİ BÖLÜM
İLK DENEMELER

Robert Murier derin bir baygınlığın ardından hayata geri dönüyordu. Bilinci yavaş yavaş yerine gelmekteydi. Kendinde son derece tuhaf bir hafiflik hissediyordu; sanki boşlukta keyfince süzülüyormuş gibiydi. Ama gözlerini açmak için boşuna çabaladı.
Endişe ruhuna nüfuz etmeye başladı. Acaba neler oluyordu? Neredeydi? Bedenini artık hissetmiyordu: yoksa saf bir ruh haline mi gelmişti?
Dış dünyayla ilk teması sadece işitsel oldu. Bir konuşma, belli belirsiz bir uğultu halinde kulaklarına ulaştı.
– Sabah onu getirdiğimizde, diyordu bir ses, büzülmüş, kaskatı haldeydi, diz kapakları neredeyse çenesine yapışmıştı, öylesine kasılmış ki hastabakıcılar onu bir türlü sırtüstü yatıramadı.
– Daha yeni başarabilmişler, dedi başka bir ses, ilk konuşana cevaben. Duyuları kapalı olsa da durumu umutsuz değil, bence iyileşebilir.
Bu sözlerle birlikte Robert, korkunun beyninden içeri sızdığını hissetti! Felçli mi!... Yirmi dokuz yaşında genç bir adam için ne feci bir kader.
Yaşadığı yıllar, ışık hızında, peş peşe zihninde canlandı.
Girişken olmayan karakteri, giyim kuşamına göstermediği özen Central mühendisi diplomasına rağmen yeteneklerine yaraşır bir konum elde etmesine izin vermemişti. Üstelik genç adamın uzun, sarsak silüeti, düz bir alınla birlikte  sevimsiz yüzü, hanımlar karşısında neredeyse hastalıklı bir boşvermişlikle birleşmiş onu her türde duygusal maceradan uzak tutmuştu.
Dolayısıyla kendi içine kapandı ve hayatın yaşamaya değer olmadığında karar kıldı.
Ancak şimdi, tepesinde dikilen tehdit nedeniyle, yaşam ona yeniden cazip geliyordu.
Biraz çaba sarf edip gözlerini açmayı başardı. Demir yatakların çift sırası, boy boy ağaçların yükseldiği avluya bakan pencere, derhal bir hastane odasında olduğunu anlamasını sağladı. İki stajyer birkaç adım ötesinde laflıyordu.
Sonra, yolun ortasında kendisini yıldırım gibi çarpan şiddetli acıyı anımsadı.
Henüz birkaç haftadır, sebebini bilmediği tuhaf ağrılar hissediyordu. Ağrılar el ve ayak uçlarında karıncalanmalarla başlamış, sonrasında omuzlarına, kalçalarına en nihayet tüm bedenine geçerek için için artmış, talihsiz adamı uykudan tamamen yoksun bırakan büyük bir acıya dönüşmüştü. Ansızın gelip onu yere yıkan bu son ağrı da şüphesiz ki o tuhaf sürecin son noktasıydı; üstelik daha birkaç gün önce, bir doktor onu muayene etmiş ancak hiçbir şey anlamamıştı.
Acaba felçli mi kalacaktı? Bu düşünce onu neredeyse çıldırttı. Hareketlerini yeniden kazanmak için insanüstü çaba sarf etti. Ancak bedeni donup kalmış, yanıt vermiyordu. Bununla birlikte isteminin, oynatmaya çalıştığı uzuvları üzerinde bir hareket uyguladığını hissediyordu, ancak bu hareketin doğasını ayırdedemiyordu.
Stajyerler odadan ayrıldığı için, kimse genç adamın bilincinin yerine geldiğini anlamadı. Etrafındaki eşyalara ürkek bakışlar atarken, gözleri şaşkınlıktan faltaşı gibi açıldı: örtünün üzerinde cansız uzanan sağ eli olağanüstü boyutlara ulaşmıştı. Sadece şişmemiş, büyümüş ve genişlemişti: gerçek bir dev eli gibiydi. Murier onu şaşkınlık içinde incelerken, aniden normal boyutuna geri döndü, havası indirilmiş bir balon gibi.
Bu şaşılacak olayı anlamak isteyen Murier sağ elini bir kez daha oynatmayı denedi: eli yine derhal olağanüstü ebatlar aldı. Genç adam, tuhaflığın kendi istemine bağlı olduğunu anlamakta gecikmedi. Gerçekten de, dikkatini bacaklarına verdiğinde, bunlar uzadı, yatağın ucundaki demirlerin arasından geçen ayakları upuzun gerildi ve yataklar arasındaki minyatür koridora yirmi santim kadar tecavüz ettiler. Mühendis biraz daha çabaladı, olağanüstü gelişme, gömleğini çıtırdatarak tüm bedenini kapladı. Ancak Murier'in gücü sonunda tükendi, alışalageldik bedenine geri büründü ve derin bir uykuya daldı. 
Ertesi gün uyandığında son derece zindeydi, hareket özgürlüğünü bütünüyle yeniden kazandığını fark etmekten büyük bir sevinç duydu. Önceki günün tuhaf deneyimini bir kez daha yinelemek istedi.



3 Aralık 2017 Pazar

Marcel Proust | Lemoine Davası | Emile Faguet


Pastiches et Mélanges
-Pastişler ve Seçme Yazılar-
Marcel PROUST
NRF (Gallimard), 1919

LEMOINE DAVASI*


Bu yazının pdf/epub versiyonlarını Archive.org'tan indirebilirsiniz.


EMILE FAGUET'NİN HAFTALIK TİYATRO KÖŞESİNDE


Dönüş'ün ve Pazar'ın müellifi - ki Henri Bernstein deyince akla bu gelir - yakınlarda Gymnase komedyenlerine bir dram, daha doğrusu bir trajedi ile vodvil karışımı sahneletti, bu oyun belki onun Athalie'si ya da Andromaque'si, Önceki Aşk'ı ya da Faziletin Patikaları[1] sayılmaz, ama Nicomedea'sı olmaya aday; belki kulağınız aşinadır, hiç de bütünüyle göz ardı edilemeyecek, hiç de hepten insan ruhunun utancı olamayacak bir piyestir bu. Nitekim Berntein'ın piyesi, biraz da abartılarak, bulutların ötesine diyemesem de en yüksek bulutlara kadar çıkartıldı, ve haklı bir başarı kazandı, neden mi, bay Bernstein'ın piyesi, gepegerçek bir arka planda, akılalmaz şeylerle dolup taşıyor da o yüzden. Lemoine Davası'nı Rafale'dan, ve de genel anlamda bay Bernstein'ın trajedilerini Eurupides'in - akılalmaz bir arka planda ama gerçeklerle dolu - çok sayıdaki komedisinden ayıran işte budur. Dahası bay Bernstein'ın bir piyesi ilk kez - şimdiye kadar uzak durduğu - insanların dikkatini çekiyor. Pekâlâ; sözde icadı 'elmas üretimi'yle insanları aldatmak isteyen dolandırıcı Lemoine… dünyanın en büyük elmas madeni sahibine başvurur. Ne kadar akılalmaz, bunu siz de hayli akılalmaz bulacak, bana hemen hak vereceksiniz. Bu birincisiydi. En azından, şunu hiç düşünür müsünüz: o,  kafası dünyanın en büyük işleriyle daima meşgul, dediğim dedik adam, Lemoine'i, Kudüs surlarının tepesinden inmesi için kendisine merdiven uzatanlara şöyle seslenen: "Non possum descendre, Magnum opus facio"[2] Nehemiah peygamber gibi başından savmak ister miydi? Belki balmumundan konuşacaklardı. Ama öyle olmadı. Şu Werner… acele acele merdivene tutundu. Şöyle bir fark var ki, inmek yerine, tırmanmak için. Biraz genç olduğundandır. Bay Coquelin Cadet'e  yaraşır bir rol değil bu, hiç de değil, olsa olsa bay Brulé'ye göre. Bu da ikincisi.  Şuna dikkat ediniz, Lemoine; tabiatı uyarınca işe yaramaz bir pudra olan bu sırrı, Werner'e armağan diye vermiyor. Sırrı iki milyona satıyor, üstelik bunun bir lütuf olduğunu sanmasını sağlıyor:

Hayranlıkla seyredin yaptığım iyiliği,
Ellerim size ne kadar ucuza verdi,  bu mucizevi hazineyi
Öylesine ki kuvvetli
Her derde deva bir ilaç gibi

Bu sözler, akılalmazlık no 1'de, herşey hesaba katıldığında bile, fazla değişiklik yaratmıyor, akılalmazlık no 2'yi ise daha da genişletiyor. Olsun da nasıl olursa! Tanrım, şuna dikkat edin, şimdiye kadar, özetle 'iyi bir dramatürg' olan yazarı takip ettik. Bize Lemoine'in elmas üretiminin sırrını keşfettiği söyleniyor. Her şeyden önce, bu konuda başka bir şey bilmiyoruz: bize bu söyleniyor, hay hay diyor, adımımızı alıyor, ilerliyoruz. Werner, elmas konusunda büyük bir bilirkişi, o da ilerledi, ve Werner, kurnaz yatırımcı, kazığı yedi. Daha da ilerliyoruz. Büyük bir İngiliz bilgini, yarı fizikçi, yarı senyör, doğru deyişle bir İngiliz lordu (fakat hayır madam, tüm lordlar zaten İngiliz değil midir, o halde bir İngiliz lordu gereksiz laf kalabalığı olmaz mı, hazır kimse duymamışken yeniden başlamayın), Lemoine'in gerçekten felsefe taşını bulduğuna hükmediyor. İlerlemiyorsak daha öteye gidemediğimizden. Zangırt! Buyrunuz, Lemoine'in elmaslarında, satın aldıkları ve kesinlikle Werner madeninden gelen taşları bulan kuyumcular. Bu kadarı biraz fazla. Demek elmasların üzerinde hâlâ kuyumcular tarafından işlenmiş markalar var. Fazlanın da fazlası:

Fırından markasıyla çıkan elmasta,
Détour'un yazarını göremiyorum artık

Lemoine tutuklanır. Werner parasını geri ister, İngiliz lord bir daha tek kelime etmez: pat diye duruyoruz, yürüme işi bitti, ve bu gibi durumlarda daima olduğu üzere, bunca mesafeyi teptiğimiz için sinirleniyoruz, ve öfkemizi tam da birisine - Bakın hele! - müellif bey boş yere orada değildir diye düşünmekteyim. Werner hemen hakimden talepte bulunur, meşhur sırrı muhafaza eden zarfa elkonulmasını ister. Hakim derhal kabul eder. Kimse bu hakim kadar nazik değildir. Ama Lemoine'in avukatı bu yapılanın kanuna aykırı olduğunu söyler. Hakim hemen talebi geri çevirir: kimse bu hakim kadar değişken değildir. Lemoine'e gelince, kesinlikle hakimle, avukatlarla, bilirkişilerle v.s. bir gezintiye çıkmak ister, taa Amiens'e kadar, fabrikası orada ya, elmas yapmayı bildiğini kanıtlamak için. Ve nazik ve değişken hakim ona, Werner'i dolandırdığını her tekrar ettiğinde, Lemoine şu yanıtı verir: "Bu bahsi kapatalım, gezintime bakalım." Ona cevaben hakiminse repliği şöyle: "Kanımca, gezintiye, değmeyecektir." Kimse, bu hakim kadar,  Moliereci repertuara adanmamıştır. V.s.




[1] Kimi tiyatro yazarlardan başyapıtlar. ç.n.
[2] "Büyük bir işle meşgulüm, inemem." ç.n.


*Aradan geçen on yılda Lemoine’ın, gerçeğe aykırı bir biçimde, elmas üretmeyi keşfettiğini ve Beers’in başkanı sir Julius Werner’den bir milyondan fazlasını kopartarak, onun şikayeti üzerine 6 Temmuz 1909’da altı yıla mahkum edildiğini belki de unutmuşsunuzdur. Ceza mahkemesinin bu önemsiz fakat vaktiyle kamuoyunu cezbetmiş davası bir akşam tarafımca, tamamen tesadüfen, belli sayıda yazarın tarzını taklit etmeyi deneyeceğim parçaların yegâne teması olarak seçildi. Pastişler hakkında küçük de olsa açıklama yaparak bunların etkisini azaltma rizki ile karşı karşıya kalıyoruz, haklı gururları incitmekten kaçınmak adına pastişi yapılmış yazarın sadece kendi aklınca değil, zamanının dili ile de konuştuğunu varsaydığımızı hatırlatmak isterim. Örneğin Saint Simone’daki iyi yürekli adam, iyi yürekli kadın kelimeleri aynı samimi ve koruyucu anlamı bugün hiç de taşımıyor. Hatıralarında Saint-Simon, sonsuz bir saygı beslediği, Chaulnes dükü için rahatça iyi yürekli adam Chaulnes der ve pek çok kişi için aynı tâbiri kullanır. (M.P)