19 Mayıs 2021 Çarşamba

Régis Messac | Quinzinzinzili | I. Bölüm | [IV]

 

Buradan itibaren belgelerim seyreliyor, hatıralarım da. Ayrıca, ben de herkes gibi olup bitenler hakkında sadece kısıtlı bilgiye sahiptim; çoğunlukla şaşılacak derecede eş zamana rastlamaları yahut ultra-hızlı art arda gelişleri artık neden sonuç ilişkilerini tespit etmeye izin vermiyor. Bu noktadan itibaren devamını getiremeyeceğim birkaç genel bakıştan başka bir şey sunamayacağım -kötü bir Kodak’tan alınan şipşak fotolar gibi…- Öyle anlar oldu ki alet artık çalışmak istemedi, yahut klişeler iç içe geçti, kimileri de barok bir şekilde üst üste bindi, ve belgelendirmede sayısız boşluk oluştu.

Kabaca tüm söyleyebileceğim, bir birinci periyot olduğu, tahminimce üç hafta kadar sürdü (ama belki üç ay, ya da üç gündür), bu periyotta savaş bildiğiniz savaş gibi, yani 1914’teki gibiydi. Öldürmek için neredeyse aynı ya da aynı menşeeden yöntemler uygulanıyordu. Mutlu bir tesadüf eseri, Loraine ovası semalarında Fransız ve Alman uçakları karşılaştı, ve birbirlerini karşılıklı neredeyse topyekün yok ettiler. Her iki tarafta da yeni uçakların imalatına yoğunlaşılan kısa bir duraklama devri oldu… Duraklama dönemi derken… Bu kara zırhlıları arasında geçen bir dev muharebeler dönemiydi. Gazeteler, ağır toplarla donatılmış bu tür süper tanklara böyle diyordu; neredeyse hiçbir silah bunlara işlemezdi, o zamana değin görülmedik bir yıkım gücüne sahiplerdi. Bu çelik leviathanlar toprağın altını üstüne getiriyor, ancak önemli bir sonuç elde edemeden üç eyaletlik bölgeyi hepten sallıyorlardı. Paris’te şampanyanın önü arkası kesilmiyordu. Ünlü bir düşes kadınlar için, kısa şort ve sütyensiz, yarıçıplak gezinme modası başlattı, bele de aksesuar niyetine, baldırlar üzerinde sallanıp duran gaz maskesi kutusu takılıyordu. Bunun diğer savaşlar gibi bir savaş olacağı kanısı yerleşmeye başladı, yani son savaş gibi, gece kulüplerinde işler tıkırındaydı.

Pek çok ulus hâlâ kararsızdı. Bildiğim kadarıyla, İtalya seferberlilk ilan edecek vakti son anda buldu, ancak savaşa doğrudan katılmadı. İngiltere hâlâ tereddütteydi, hangi gruba dahil olacağını bilemiyordu. Aptalca bir olay onu Fransa’ya karşı kışkırttı. Hamburg’u yerle bir etmekle görevli bir filoya ait bir bombardıman uçağı yoğun bulut nedeniyle yolunu kaybetmiş, Kuzey Denizi ve Manş üzerinde uzun süre başıboş dolaştıktan sonra, sabahın ilk ışıklarında, benzini tükenince Folkestone’a düşmüştü. Taşıdığı son model bombalar neredeyse tüm şehri harabeye çevirdi. Bu kaza, dumanı tüten yıkıntıların ve başsayfanın tam ortasında tanınmayacak haldeki üç aylık bir bebeğin fotoğraflarını yayınlayan Rothermere basınınca bile isteye düzenlenen bir düşman saldırısıymış gibi gösterildi. Tüm Birleşik Krallığı bir korku ve ürperti dalgası kapladı, Fransız canavarlara zaten bilenecekleri kadar bilenmişlerdi, çok geçmeden savaş ilan ettiler. Bir İngiliz filosu, Calais’deki bebeklerin Folkestone’dakilerle aynı kaderi yaşamalarını sağladı. Ancak İngilizlerin daha fazlasını yapmaya vakti olmadı.


 

Doğrusu ikinci döneme giriliyordu. Kısa oldu, ve tüm umutlara son bir nokta koydu. Bu umutların hepten çılgınca olduğunu söyleyemeyiz… Gerçekten de düşünmeye başlanmıştı, savaşan birlikler dostluk kuruyordu, ve eğer… Ama şimdi tüm bunlardan konuşmak neye yarar? Yıkım kuvvetleri çoktan işe koyulmuştu. Dünyayı yok etme formülü çoktan hasta bir Demiurgus’un beyninde tasarlanmıştı. Bundan bahsediliyordu, ve önceden de üstü kapalı bir biçimde çokça bahsetmişlerdi. Savaş ilanlarının öncesinde bile… Bir Japon’du. Adı Tokuko Hayashi idi. İcadı, daha doğrusu icatları, zira iki icadı vardı; işte bunlar birbirini tamamlıyordu…

 

Az önce gözüm karardığı için kesmem gerekti. Metabolizmamda bozulan bir şeyler var. Ciğerler mi, beyin mi? Muhtemelen ikisi de… Ama uzun sürmedi. Şimdi kâğıdımın başındayım.

 

Nerede kalmıştım? –Ha, evet! Tokuko Hayashi. İzomer bileşikleri olan ağır bir gaz icat etmişti –herhalde şöyle diyorlardı- azot protoksit…

Şakaklarım nasıl zonkluyor. Sisin içinde yazıyorum. Can yakan elektrik dalgaları alnıma alnıma vuruyor. Her neyse, Hayashi’nin gazı; bunu sınırsız miktarda üretiyor, oksijen ve hava azotuyla kombine ediyordu. Aslında, onun yöntemiyle, reaksiyona fitilini takmak yeterliydi, bundan sonrası kendi yolunu takip edecekti, ama nereyse muallak bir biçimde. Atmosferimizi oluşturan oksijen ve azot ansızın teneffüs edilemez bir kimyevi bileşiğe dönüşüyordu, üstelik  bu bileşiğin elmacık kaslarını geren –yani güldüren- tuhaf bir özelliği vardı, ya da en azından surata gülümseyen bir ifade veren. İşte insanlar bu şekilde ölmek zorunda kalacaklardı, zira gülmek insana özgüdür.

Tüm bunlar gazete ve dergilerde epeyce açıklandı, ancak fantastik bir varsayım formunda… Meseleyi ciddiye almaya yanaşmıyorlardı. Ancak üretim yöntemi bal gibi de oturmuştu. Japonlar buna hemen başvurmadılarsa, sebebi büyük ihtimalle insani bir çekingenlik değil, Almanlarla yapılan bir antanttı. Meşhur formül, düşmanlıklar başgösterir göstermez, yakıt ikmali yapmadan nerdeyse sınırsız mesafe kat edebilecek bir süper-alman-denizaltısına emanet edildi. Neu Breslau (Birinci Dünya Savaşı’ndan bir denizaltının görkemli hatırasını yaşatmak için bu ad konmuştu) genç bir mühendis Kurt von Rechbein tarafından kumanda ediliyordu. Denizaltı ayrıca küçültülmüş bir modeli ve telemekanik bir torpilin planlarını taşıyordu; doğrusu, torpilin Hayashi’nin değil, Rechbein’in icadı olduğu söylentisi çoktan yayılmıştı.

Denizaltının, sadece tahminlere indirgenen dönüş yolculuğu, hayli uzun sürecekti. Suyun altında hızı hayli düşürüldü. Fakat sonrasında olanlar gösteriyor ki, bağlı olduğu limana varır varmaz, Japon ve Alman iki kurmay heyeti, özenle çalışılmış ve odaklanılmış bir plan uyarınca hareket ettiler. Sabit tarih ve saatlerde telemekanik hava torpillerini taşıyan çok sayıda küçük donanmayı harekete geçirdiler. Menzillerinin sonuna gelince torpiller alçalıyor, açılıyor ve ayrışmaya, ya da daha doğrusu atmosferi yeniden oluşturmaya başlıyor, her bir ünite için binlerce on bin metrekarelik engin bir alana etki ediyordu. Sadece yüksek dağ zincirleri etki alanlarını kısmen kesintiye uğratıyor ya da sınırlıyordu.

Tokyo’dan iki ayrı donanma grubu hareket etti, biri Asya’ya biri de Amerika’ya doğru. Berlin kendininkileri özellikle Rus steplerine fırlattı, ancak bunlardan düşmeyip başıboş yoluna devam edenler yahut rotasını İngiltere’ye, İrlanda’ya, kuzey kutbuna, Afrika’ya doğru şaşıranlar oldu. Yavaş gidiyorlardı. Onlar hedeflerine varmadan, fırlatılış haberleri bir efsane gibi radyo ve telgrafta henüz hâlâ dönüp dururken, bir Amerikan filotillası sürat yapıp onları yakaladı, ve Tokyo’nun tamamını, Japonya’nın diğer önemli şehirlerini de bilindik yöntemlerle yok etti. Tokuko Hayashi yurttaşlarıyla birlikte icadının başarısını göremeden can verdi.

Sonra neler olduğuna gelirsek; yarım yamalak bir genel bilgiden ve tahminlerden başka bir şeyim yok. Doğruluğu kesin son haberler engin Asya kıtasını içeriyordu. Çin ve Hindistan ovalarında torpillerin yerle buluşmasını, ani ve tam etkileri takip etti. Nedenini bilmeden, anlamadan, sarı yığınlar, uyuşuk çeltik tarlalarında, dev ırmaklar boyunca, soludukları havanın aniden boğucu hale geldiğini hissettiler. Elmacık kemikleri aniden çıkkınlaştı, gözleri kısıldı kısıldı, eğik bir çizgi haline geldi, Moğol çehreleri sonsuz bir sırıtış ile gerildi. İnsanlar biçilmiş ekin demetleri gibi ovalara saçıldı ve büyük şehirlerin kalabalıkları ölü kalabalıklar oldu.

Birleşik Devletler’de benzer olayların gerçekleşip gerçekleşmediği hakkında sadece varsayım üretilebilir. Her türlü iletişim aniden kesildi. Yeni kıta büsbütün sessizliğe büründü.

Felaket herhangi bir tedbir almaya fırsat kalmadan Avrupa ve Afrika’yı dövmeye çoktan başlamıştı. Cehennemlik kimya mucitlerinin öngörmüş olması lazım gelen bir geri tepme şoku sonucu, Rus steplerinde başlatılan atmosferik ayrışma Avrupa ovalarına yayıldı, ve sadece gitgide daha da büyüdü. Almanya, Fransa, İspanya, İngiltere, havalarının güldürücü gazla zehirlendiğini gördüler. Ve her yerde, vadilerde yahut zirvelerde, sokaklarda ya da caddelerde, köylerde ya da metropollerde, gölge düşmüş tarlalarda yahut ışıldayan plajlarda, yüzü kırışmış, eller, hava geçişini –artık olmayan bir havanın geçişini- genişletmek içinmiş gibi boğazda, insanlık sırıtarak öldü.

 

Aynı zamanda, beklenmedik olaya insanlık tarihinde görülmedik şiddette atmosferik felaketler eşlik etti. Esasında meşhur gaz, hava ile aynı yoğunlukta değildi. Atmosfer tabakalarında  ani basınç ve basınç azalması oluşturduğu ya da oluşturmaya başladığı her yerde havaya akın ediyordu. Birden ortaya çıkan geniş hava boşlukları, devasa hava uçurumları gazdan okyanusu aniden kesiyordu; henüz yok olmamış hava tabakaları ise bir volkandan püsküren lavların şiddetinde bunları doldurmak için içlerine hızla hücum ediyorlardı, hem de bir volkan ordusunun gürültü patırtısıyla. Görülmedik hızda ve şiddette kiklonlar[1] bütün okyanuslarda baş gösterdi, ve jeolojik dönemlere denk bir kuvvette deniz baskınlarına yol açtı. Nerdeyse bütün kıyılar sular altında kaldı, ve elbette, ne kadar büyük olursa olsun, tek bir gemi bile böylesi fırtınalarda bir atom taneciğinden daha ağır çekmedi. Adaların nüfusları şüphesiz ki tamamen üzerlerinden yıkandı. Ancak şu da doğal ki, Amerika ile iletişim kesildiğinden beri yerkürenin büyük bir kısmında neler olduğunu tam olarak öğrenebilecek hiçbir vasıtam yoktu. Belki, bir yerlerde, Avustralya’da, Afrika’da, Güney Amerika’da –kimbilir belki daha yakında- tıpkı şu an benim parçası olduğum topluluk gibi, barbarlık içinde sefil bir hayatı devam ettirmeye çalışan insan topluluğu kalıntıları vardır.

Sıra geldi hangi kozmik ve ironik kaza eseri hayatta kaldığıma… Kuşkusuz Avrupa’da tekim, bir grup çocukla birlikte.

 

Şu an dikkatimi kendi yazgıma vermeliyim, zavallı kafam bir kez daha kazan gibi oluyor. Tek olduğumu gayet net hissediyorum. Yalnız mıyım deli miyim? Önemi yok. İkisi de aynı şey değil mi?

Lozère’deki kasaba, adı neydi şunun? Herhalükârda, bir önemi var mı? Gene de beni delirtiyor. Dağın yamacına iyi yere konmuş bir otel vardı, yanından bir korniş yol[2] geçiyordu. Charles’a, iki erkek kardeşten küçüğü, yükseklik terapisi tavsiye edilmişti. Biraz tüberkülozu vardı. Anlaşıldığı kadarıyla, bölge bu tür hastalıklar için mükemmeldi. Otelin biraz yükseğindeki zirvenin tepesinde, çocuklar için bir preventoryum vardı, ve o zaman pek kalabalık sayılmazdı. Galiba otuz çocuk kadardılar. Belki daha fazla. Kim bilir? Bu çocuklar tarihte bir rol oynamak zorunda kalacaklardı. Göreceksiniz.



[1] Hızla ve döne döne ilerleyen kasırga (ç.n.)

[2] Sahil yolu (ç.n.)


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder