İkinci
dünya savaşından önceki hızlı ve kısa periyotta, Avrupa kamuoyu, temelinde en
ufak bir önemi olmayan skandallarla meşguldü, ayrıca bunlar hakkında kimsenin
pek de bir şey bildiği yoktu. Hırsız polis oynayarak eğlenen ve polis olmaktan
yorulduklarında hemen hırsızlarla yer değiştiren çocukların oyununu
andıran, seyircileri eğlendirme amaçlı
haydut hikâyeleriydi bunlar. Düzenbazları yakalamakla görevli polisin
elebaşlarınca satın alınıp alınmadığı asla bilinemezdi, adalet bakanının
tutuklanıp astlarınca hapse götürüldüğünü görmeyi beklemek olağan bir şeydi.
Bu
polisiye tefrikasıvari maceraların özellikle şöyle bir etkisi -hatta amaçları-
vardı: dikkatleri dönemin asıl meselesinden, yani Japonya’nın kuşatılmasından
başka yöne çevirmek. İnsanlığın alınyazısı bu sefer gerçekten de Uzakdoğu’da
temsil edilecekti. Avrupa’nın güçten düştüğünü hiçbir şey bu kadar güzel
gösteremez. Bu sefer Avrupa savaşı, Pasifik savaşının bir alt-ürününden başka
bir şey olamazdı.
Verimsiz,
çorak adalara sıkışmış Japonya, gitgide artan nüfusuyla, durumu kurtarmak için
tek çıkış yolu görüyordu: Çin’in kolonileştirilmesi. Ancak diğer taraftan, hâlâ
radyo setine, traş makinesine, Ford otomobile henüz sahip olmayan 300–400
milyonluk Asya pazarı, o sıralar hayli güç durumda olan Amerikan kapitalizmi
için tek umuttu. Bu nedenledir ki, iki ülkede de, canhıraş bir savaş hazırlığı
vardı. 1934 yılının başında, Japon donanması başkomutanı, amiral Osumi, Londra
ve Washington Antlaşmaları ile donanma silahlanmasına getirilen
sınırlandırmaları asla kaale almayacağını, kararlılıkla, açık ve net dile
getiriyordu. Aynı esnada, Amerikan Kongresi Vinson Donanma İntikali
Harcırahı’nı oyluyordu; beklenti büyüktü, Birleşik Devletler’in, tarihinin en
güçlü donanmasına kavuşması söz konusuydu. Öyle ki başkan Roosevelt tarafından
desteklenen donanma başkomutanı Swanson, Pasifik’te ilk kez, Alaska kıyıları
açıklarında gerçekleştirilecek 1935’in büyük deniz manevralarına
hazırlanıyordu.
Epey
genişleyeceğini haber veren bir çatışma olasılığına karşı herkes müttefik bulma
derdine düşmüştü. Başka sonuçlara gebe ilk jest, Sovyet hükümetinin Birleşik
Devletler tarafından tanınması oldu. Bu kabul –ve hemen akabinde kurulan
diplomatik ve ticari ilişkiler– müttefiklik değilse de bir çeşit ittifak
anlamına geliyordu. Her biri iki ayrı kıtayı domine eden iki güç tarafından
Japonya’nın kuşatılması oldu-bittiye getirilecek gibiydi.
Böyle
bir tehdit altındaki Japonya da kendi payına müttefik arayışına girmişti: buldu
da. Mutsuz Almanya, iktidara yükseldiğinden beri çare peşinde koştuğu
gözlemlenen bir hükümet tarafından yönetiliyordu. Hitler satılıktı, Japonya da
onu satın aldı. Ve böylece, Japonya’nın kuşatılmasına karşılık Sovyetler’in kuşatılması
cevabı derhal verilmiş oldu.
Kuvvetlerin
bu denkliği savaş ihtimallerini azaltmaktan çok gelecekteki muhariplerin savaş
arzularını iyice azdırdı. SSCB merkez komitesinin IV. toplantısında Litvinof
şunları bildiriyordu:
“Dış
dünyayla ilişkilerimi gözden geçirdiğimizde Almanya ve Japonya kadar önemli
ülkeleri hiç de göz ardı etmedim… Bu iki ülke ile ilişkilerimizin son safhası,
onları ortak paranteze almamı hiç de istemediklerini ummamıza izin veriyor.
Yanılmıyorsam aralarında bir ırk birliği olduğunu da resmen kabul ettiler.”
Kahkaha
ve alkışlarla karşılanan bu imâlı sözler, herkes tarafından anlaşıldı. Esasında
arî ırkın şampiyonu, otobiyografisi Mein Kampf’ta şöyle dememiş miydi:
“Almanya, Avrupa’da yeni topraklar fethetmek istiyorsa, bu kesinlikle, SSCB’ye
zarar vermeden gerçekleşemez. Alman toprağına, Alman kılıcıyla, yurtluk,
millete ise refah vermek için yeni Reich’in eski Töton Şövalyelerinin yolunu
benimsemesi şarttır.”
Az önce
alıntılanan konuşmasında Litvinof’un yanıtladığı işte bu ve benzeri
deklarasyonlardır. Litvinof şöyle diyor:
“Ayrıca
antlaşmaların ‘hakkaniyetli’ bir gözden geçirimi için planlar söz konusu,
önceden Baltık ülkeleri ve mesela SSCB gibi, Versay Antlaşması’ndan hiçbir
kazanım elde edemeyen, kim olursa olsun asla haksızlık yapmayan kimi ülkelerin
zararına, önceden kötü muamele görmüş ülkelerin toprak iştahlarını giderecek planlar.
Böyle bir ahlak ve adalet anlayışı özünü Hotanto kabilelerinden mi alıyor
anlamak mümkün değil, ancak arî ırktan almadığı kesin. Özünde her ne olursa
olsun, bu ahlâkı hayata geçirmeye çalışırlarsa, 170 milyonluk güçlü
Devletimiz’i her şeyiyle karşılarında bulacaklardır.”
Bolşevik
partisinin yayınladığı, ve bu konuşmanın yeniden elden geçtiği resmi broşürde,
alıntıladığımız son sözleri şu ibare takip etmekte: Alkış patlaması. Bu
oratoryal patlama, dünya üzerinde kopmaya hazır olan fırtına sırasında kendini
duyuracak kaçınılmaz başka bir patlamanın sadece habercisiydi.
Ama
öncesinde hortumun içine başka ülkeler sürüklenecekti. Başta Fransa. Litvinof,
aynı konuşmada güvenlik hakkında Fransız barışsever Herriot’nun kavramlarını
çok ama çok hatırlatan bir tanım verirken “Geçmişte nasılsa öyle devam edeceğiz
ve güvenliğimizi garanti altına alacak temel yöntemi, kızıl ordumuzu, kızıl
donanmamızı, kızıl hava kuvvetlerimizi sağlamlaştırmak ve kusursuzlaştırmak
adına geçmişe kıyasla çok daha fazla çalışacağız,” sıradışı bir tesadüfle,
Herriot’a tam tamına sıcak bir övgü gönderiyordu:
“Fransız
halkının en seçkin, en parlak temsilcilerinden Bay Herriot’un Birliğimize
yaptığı ve barışçıl temennilerini dile getirdiği son ziyareti (alkışlar)
sonrasında başlarında hava kuvvetleri komutanı olmak üzere Fransız hava
kuvvetlerinin resmi temsilcilerinin ziyareti, Fransız-Sovyet yakınlaşmasına
yeni ve kalıcı bir ivme kazandırmıştır.”
Aynı
sırada, yalanlanmamakla birlikte, Sovyet hükümetinin, Creusot fabrikasına Bakü
petrolünce garanti edilen, hatırı sayılır miktarda silah siparişi verdiğine
dair farklı yerlerden sesler geliyordu.
Birkaç
ay sonra büyük yankı uyandıran bir konuşmasında, Fransız savaş bütçesi
röportörü, aynı zamanda milletvekili Archimbauld, mecliste Sovyet basınını,
Sovyet havacılığını göklere çıkartacak kadar övüp, barışın en sağlam direklerinin
Fransa ve Rusya olduğunu bildirirken iki ülke arasında gizli askeri antlaşmalar
olduğunun açıkça anlaşılmasına izin veriyordu. Kendi payına Rus hükümeti ise
Fransa’ya karşı dostâne beyanlarını çoğaltmaktaydı. Bakan Barthou’nun, adı
unutulmuş küçük bir Balkan kralı ile birlikte Marsilya’da trajik bir biçimde
öldürülüşü üzerine, Moskova Postası asla devrimci olmamış Fransız devlet adamı
hakkında dile sığmaz övgüler yayınlamıştı.
Bu
metinler ve bu olaylar, ve başka pek çok metin ve başka pek çok olay, hakiki
gizli bir ittifakı, en azından, Archimbauld’un deyimiyle iki hükümet arasında
bir antantı haber veriyor ya da açığa vuruyordu. Böylelikle Rusya kendi
kuşatılmasına, bir yenisiyle –Almanya’nın kuşatılması ile- karşılık verdi.
Böylelikle, Doğu’dan Batı’ya, en güçlü, en iyi silahlanmış, en savaşçı
milletler bir çarkın dişleri gibi birbirlerini izlemek ve birbirinin içine
oturmak durumunda kaldı: adı Savaş olan canavar bir makinenin canavar çarkıydı
bu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder