17 Mayıs 2021 Pazartesi

Régis Messac | Quinzinzinzili | I. Bölüm | [II]

 

İkinci dünya savaşından önceki hızlı ve kısa periyotta, Avrupa kamuoyu, temelinde en ufak bir önemi olmayan skandallarla meşguldü, ayrıca bunlar hakkında kimsenin pek de bir şey bildiği yoktu. Hırsız polis oynayarak eğlenen ve polis olmaktan yorulduklarında hemen hırsızlarla yer değiştiren çocukların oyununu andıran,  seyircileri eğlendirme amaçlı haydut hikâyeleriydi bunlar. Düzenbazları yakalamakla görevli polisin elebaşlarınca satın alınıp alınmadığı asla bilinemezdi, adalet bakanının tutuklanıp astlarınca hapse götürüldüğünü görmeyi beklemek olağan bir şeydi.

Bu polisiye tefrikasıvari maceraların özellikle şöyle bir etkisi -hatta amaçları- vardı: dikkatleri dönemin asıl meselesinden, yani Japonya’nın kuşatılmasından başka yöne çevirmek. İnsanlığın alınyazısı bu sefer gerçekten de Uzakdoğu’da temsil edilecekti. Avrupa’nın güçten düştüğünü hiçbir şey bu kadar güzel gösteremez. Bu sefer Avrupa savaşı, Pasifik savaşının bir alt-ürününden başka bir şey olamazdı.

Verimsiz, çorak adalara sıkışmış Japonya, gitgide artan nüfusuyla, durumu kurtarmak için tek çıkış yolu görüyordu: Çin’in kolonileştirilmesi. Ancak diğer taraftan, hâlâ radyo setine, traş makinesine, Ford otomobile henüz sahip olmayan 300–400 milyonluk Asya pazarı, o sıralar hayli güç durumda olan Amerikan kapitalizmi için tek umuttu. Bu nedenledir ki, iki ülkede de, canhıraş bir savaş hazırlığı vardı. 1934 yılının başında, Japon donanması başkomutanı, amiral Osumi, Londra ve Washington Antlaşmaları ile donanma silahlanmasına getirilen sınırlandırmaları asla kaale almayacağını, kararlılıkla, açık ve net dile getiriyordu. Aynı esnada, Amerikan Kongresi Vinson Donanma İntikali Harcırahı’nı oyluyordu; beklenti büyüktü, Birleşik Devletler’in, tarihinin en güçlü donanmasına kavuşması söz konusuydu. Öyle ki başkan Roosevelt tarafından desteklenen donanma başkomutanı Swanson, Pasifik’te ilk kez, Alaska kıyıları açıklarında gerçekleştirilecek 1935’in büyük deniz manevralarına hazırlanıyordu.

Epey genişleyeceğini haber veren bir çatışma olasılığına karşı herkes müttefik bulma derdine düşmüştü. Başka sonuçlara gebe ilk jest, Sovyet hükümetinin Birleşik Devletler tarafından tanınması oldu. Bu kabul –ve hemen akabinde kurulan diplomatik ve ticari ilişkiler– müttefiklik değilse de bir çeşit ittifak anlamına geliyordu. Her biri iki ayrı kıtayı domine eden iki güç tarafından Japonya’nın kuşatılması oldu-bittiye getirilecek gibiydi.

Böyle bir tehdit altındaki Japonya da kendi payına müttefik arayışına girmişti: buldu da. Mutsuz Almanya, iktidara yükseldiğinden beri çare peşinde koştuğu gözlemlenen bir hükümet tarafından yönetiliyordu. Hitler satılıktı, Japonya da onu satın aldı. Ve böylece, Japonya’nın kuşatılmasına karşılık Sovyetler’in kuşatılması cevabı derhal verilmiş oldu.

Kuvvetlerin bu denkliği savaş ihtimallerini azaltmaktan çok gelecekteki muhariplerin savaş arzularını iyice azdırdı. SSCB merkez komitesinin IV. toplantısında Litvinof şunları bildiriyordu:

“Dış dünyayla ilişkilerimi gözden geçirdiğimizde Almanya ve Japonya kadar önemli ülkeleri hiç de göz ardı etmedim… Bu iki ülke ile ilişkilerimizin son safhası, onları ortak paranteze almamı hiç de istemediklerini ummamıza izin veriyor. Yanılmıyorsam aralarında bir ırk birliği olduğunu da resmen kabul ettiler.”

Kahkaha ve alkışlarla karşılanan bu imâlı sözler, herkes tarafından anlaşıldı. Esasında arî ırkın şampiyonu, otobiyografisi Mein Kampf’ta şöyle dememiş miydi: “Almanya, Avrupa’da yeni topraklar fethetmek istiyorsa, bu kesinlikle, SSCB’ye zarar vermeden gerçekleşemez. Alman toprağına, Alman kılıcıyla, yurtluk, millete ise refah vermek için yeni Reich’in eski Töton Şövalyelerinin yolunu benimsemesi şarttır.”

Az önce alıntılanan konuşmasında Litvinof’un yanıtladığı işte bu ve benzeri deklarasyonlardır. Litvinof şöyle diyor:

“Ayrıca antlaşmaların ‘hakkaniyetli’ bir gözden geçirimi için planlar söz konusu, önceden Baltık ülkeleri ve mesela SSCB gibi, Versay Antlaşması’ndan hiçbir kazanım elde edemeyen, kim olursa olsun asla haksızlık yapmayan kimi ülkelerin zararına, önceden kötü muamele görmüş ülkelerin toprak iştahlarını giderecek planlar. Böyle bir ahlak ve adalet anlayışı özünü Hotanto kabilelerinden mi alıyor anlamak mümkün değil, ancak arî ırktan almadığı kesin. Özünde her ne olursa olsun, bu ahlâkı hayata geçirmeye çalışırlarsa, 170 milyonluk güçlü Devletimiz’i her şeyiyle karşılarında bulacaklardır.”

Bolşevik partisinin yayınladığı, ve bu konuşmanın yeniden elden geçtiği resmi broşürde, alıntıladığımız son sözleri şu ibare takip etmekte: Alkış patlaması. Bu oratoryal patlama, dünya üzerinde kopmaya hazır olan fırtına sırasında kendini duyuracak kaçınılmaz başka bir patlamanın sadece habercisiydi.

Ama öncesinde hortumun içine başka ülkeler sürüklenecekti. Başta Fransa. Litvinof, aynı konuşmada güvenlik hakkında Fransız barışsever Herriot’nun kavramlarını çok ama çok hatırlatan bir tanım verirken “Geçmişte nasılsa öyle devam edeceğiz ve güvenliğimizi garanti altına alacak temel yöntemi, kızıl ordumuzu, kızıl donanmamızı, kızıl hava kuvvetlerimizi sağlamlaştırmak ve kusursuzlaştırmak adına geçmişe kıyasla çok daha fazla çalışacağız,” sıradışı bir tesadüfle, Herriot’a tam tamına sıcak bir övgü gönderiyordu:

“Fransız halkının en seçkin, en parlak temsilcilerinden Bay Herriot’un Birliğimize yaptığı ve barışçıl temennilerini dile getirdiği son ziyareti (alkışlar) sonrasında başlarında hava kuvvetleri komutanı olmak üzere Fransız hava kuvvetlerinin resmi temsilcilerinin ziyareti, Fransız-Sovyet yakınlaşmasına yeni ve kalıcı bir ivme kazandırmıştır.”

Aynı sırada, yalanlanmamakla birlikte, Sovyet hükümetinin, Creusot fabrikasına Bakü petrolünce garanti edilen, hatırı sayılır miktarda silah siparişi verdiğine dair farklı yerlerden sesler geliyordu.

Birkaç ay sonra büyük yankı uyandıran bir konuşmasında, Fransız savaş bütçesi röportörü, aynı zamanda milletvekili Archimbauld, mecliste Sovyet basınını, Sovyet havacılığını göklere çıkartacak kadar övüp, barışın en sağlam direklerinin Fransa ve Rusya olduğunu bildirirken iki ülke arasında gizli askeri antlaşmalar olduğunun açıkça anlaşılmasına izin veriyordu. Kendi payına Rus hükümeti ise Fransa’ya karşı dostâne beyanlarını çoğaltmaktaydı. Bakan Barthou’nun, adı unutulmuş küçük bir Balkan kralı ile birlikte Marsilya’da trajik bir biçimde öldürülüşü üzerine, Moskova Postası asla devrimci olmamış Fransız devlet adamı hakkında dile sığmaz övgüler yayınlamıştı.

Bu metinler ve bu olaylar, ve başka pek çok metin ve başka pek çok olay, hakiki gizli bir ittifakı, en azından, Archimbauld’un deyimiyle iki hükümet arasında bir antantı haber veriyor ya da açığa vuruyordu. Böylelikle Rusya kendi kuşatılmasına, bir yenisiyle –Almanya’nın kuşatılması ile- karşılık verdi. Böylelikle, Doğu’dan Batı’ya, en güçlü, en iyi silahlanmış, en savaşçı milletler bir çarkın dişleri gibi birbirlerini izlemek ve birbirinin içine oturmak durumunda kaldı: adı Savaş olan canavar bir makinenin canavar çarkıydı bu.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder