Bilindiği
ve daha önce değindiğimiz üzere, olaylar zincirinin marşına Doğu’da basıldı.
Savaş ilan edilmeden önce, uzun aylar boyunca, gizli ve sessiz, için için
gelişen bir savaş yürütüldü, ki hakkında sadece çelişik ve eksik bilgilere
sahibiz. Bu gizli savaşlar özellikle Mançurya’da, ve de Rusya ve Japonya
arasında vuku buldu. Zaman zaman bir kızıl uçağının Japonlarca düşürüldüğü
bildiriliyordu, ya da tam tersi, Ruslar tarafından bir Japon filotillasının
bombalandığı, tam da Doğu Çin demiryolunu bombalamaya çalışırlarken… Sonuçta bu
tür haberler her zaman neye yol açarsa o oldu: yalanlana yalanlana sonunda
gerçek oldular. Savaş Uzakdoğu’da bir çırpıda oldu-bittiye getirildi. Savaşı
ilan etme inisiyatifini Rus Hükümeti üstlendi, ancak bu ilanın savaşa yönelik
olmadığının altını çizme özeni gösterdiler, bu daha çok bir durumu kabul etme
ve diğer güçlerden sonuçlarını çıkarsamalarını talep etme ilanıydı. Diğer
tarafta Japonya ise Rusya’dan çok daha üst bir perdeden savaş ilan ediyordu,
iyi niyet adına protesto çekti ve dünyanın gözü önünde, kendinin haksız yere
saldırıya uğradığını tüm dünyaya duyurdu.
Bu iyi
niyete kimse inanmadı, ancak aynı zaman diliminde gerçekleşen ya da aynı zaman
diliminde açığa çıkan bir dizi olay, çok kısa bir sürede diğer güçleri de savaşın
içine çekecekti. Başta Birleşik Devletler’i. Japon donanmasından genç bir subay,
emir almadan ve kendi insiyatifiyle (en azından hara-kiri yapmadan önce halk
önünde bildirdiği bu şekilde) gemisiyle gidip Honolulu’yu bombaladı. Doğal
olarak geminin, bir deniz filosunun öncüsü olduğu düşünüldü. Amerikan donanması
derhal harekete geçti. Atlantik kıyılarındaki filolara, Panama Kanalı’ndan
geçerek Pasifik limanlarına ulaşmaları emri çoktan verilmişti. Ancak Amerikan
gemileri henüz kanala girmişti ki önleri kesildi. Ticari bir İngiliz buharlı
gemisi, steamer Banshee, kaptan Hobgoblin, bir alavere havuzunun tam da önünde
ve tam da zamanında alabora olmuş, tüm trafiği aylarca tıkamıştı. Mucize eseri
tüm mürettebatı ile canlı kurtarılan Kaptan Hoblogoblin, büyük bir ağırbaşlılık
ve beyefendilikle Amerikanlar’a özürlerini ve kazanın istifleme hatası ve Kör
Talih’ten ileri geldiğini bildirdi. Bu olay Birleşik Devletler’de vatansever
bir öfke patlamasına ve İngiltere’ye karşı bir hınç dalgasına yol açtı. Kaptan
Hoblogoblin herhangi bir kanıt sunulamadan, İstihbarat ajanı olmakla suçlandı.
Bununla birlikte İngiltere meseleye hemen müdahil olmadı. Hükümeti, otantik
parçalarla, Hobgoblin’in İrlandalı olduğunu kanıtladı ve Amerikan hükümetinden
konuyu özgür İrlanda Devleti ile çözmelerini rica etti.
Ancak
trajedide olay örgüsünü hızlandıracak yeni sahneler, adı hayli kötüye çıkmış
Pasifik Okyanusu’nun başka noktalarında gerçekleşiyordu. Hindi-Çin’de ve
Hindistan’da eşzamanlı isyanlar başgösterdi. Yerel otoriteler bu isyanları,
gözleri dönmüş gibi, hayli kanlı biçimde bastırma yolu seçti. Bu tür
bastırmaların daima yol açtığı protestoları yatıştırmak için vatansever Fransız
basını (hangi bilgilere dayandıklarını allah bilir) isyan liderlerini Berlin’e
uşaklık etmekle suçladı, en azından Tokyo dememişler. Le Matin gazetesi, Hanoi
isyanları üzerine bir araştırmanın sonuçlarını yorumlarken, iri puntolarla şu
manşeti taşıyan özel bir baskı yayınlıyordu:
ASİLERİN
CEBİNDEN JAPON ALTINI ÇIKTI
Elbet
Fransa’da bu Japon altınını hangi emareden tanıdıklarını soracak kadar meraklı
yarım düzine kadar zihin vardı, ancak genel hayhuy içinde sesleri yitip gitti.
Bundan sonra da Japonya’nın Fransa’ya savaş açtığı ve Hindi-Çin’e saldırdığı
duyuldu. Benzer bir süreç, Hindistan’da, İngiliz kamuoyunu savaşa hazırlamak
için katkı sunmalıydı. Ancak bu sefer Hindu asilerin cebinden çıkan Fransız
altınıydı, kaldı ki onların değil altın, cepleri bile yoktu. Ancak, Bunau-Varilla’nın
tam da dengi Lord Rotherme’nin basını, olayları ülkesinin kamuoyuna böyle
yansıttı.
Ve
Avrupa da çoktan çalkalanmaya başlamıştı. Hitler’in hücum kıtaları Ukrayna’ya
giriyor ve Kızıl Ordu’nun büyük kısmının Uzakdoğu ile meşgul olmasından
faydalanarak, buğday yurdunu zafer naraları eşliğinde işgal ediyordu. Böylece
General Goering, Fransa’ya açıkça ittifak tekliflerinde bulundu; ancak ülke
kamuoyu bu teklifleri kabul etmek için son derece kötü hazırlanmıştı. Yeniden
güçlenmiş bir Alman’ın düşüncesi bile vatanseverleri dehşete düşürmeye
yetiyordu, bu sırada solun tüm muhalefeti Japon tutumu nedeniyle veya Sovyet
Rusya’yla yanaşıklığı nedeniyle tiksinti vermişti. Rastlantısal karakterde
başka koşullar da şüphesiz ki ülkenin savaşa girişinin hızlanmasına katkıda
bulundu. Sağlık sorunları nedeniyle görevden çekilen Cumhurbaşkanı Lebrun’un
halefi, kelek adamdı (ama hangi politikacı öyle değildi ki). Kimseye belli
etmeden hazineye değgin bir yolsuzluğa karışmıştı, milletin gözü önünde
cezalandırılacak noktaya geldiğini görüyordu, ve yeni bir skandaldan kaçınmak
için her şeye hazırdı. O ve arkadaşları yeni ve hakiki devrimin gelişini
görüyorlardı. Savaşa bel bağlamayı tercih ettiler. Kısa sürede bir dizi
elverişli sınır karışıklığı birbirini izledi, ve kamuoyunun seferberlik emrini
kabul etmesini kolaylaştırdı, bunun hemen akabinde sıra, Rusya’nınkine benzer
bir deklarasyona geldi, hatta Rus hükümetinin sözcüklerini de kullanmakta
sakınca görmediler. Bu çok kısa deklarasyona, Fransız kamuoyundan türlü
nüanslara karşılık gelen ve çeşitli günlük gazetede çokça yer bulan bir dizi
bildiri eşlik etti. Burada başlıcalarına yer veriyoruz.
Başkentlerde
basılan Echo de Paris’in kelimenin tam manasıyla, vatansever notası:
“Daha
önce defalarca tekrar ettiğimiz ve uyardığımız üzere, zira tehlike ölümcüldü,
Töton ikiyüzlülüğü nihayet Fransız bağışlayıcılığını alaşağı etti. Bizler için
artık tek bir yaşam şansı var; atalarımızın toprağına daima göz dikmiş
düşmanımıza karşı makul bir savaş: köklerini kazıma savaşı vererek hayatımızı
tehlikeye atmak. Ebedi Fransa dünya üzerine ışığını boşaltmak istiyorsa, tüm
Almanlar, sonuncusuna varıncaya dek kılıçtan geçirilmelidir. Tüfekler omza!
Hansların peşine marş marş! Yaşasın Fransa!”
-General
Cherpetitfils”
Petit
Parisien ve başka pek çok günlük gazete ise başka bir çağrı türetti, bunlar
genelde, hakkında hemen hiçbir şey bilmediğimiz devrin, Paul-Boncoeur adında,
muallak bir siyasetçisine atfediliyordu:
“Yurttaşlar!
İflah
olmaz bir düşman, tükenmek bilmez sabrımıza ve barışa olan tutkulu aşkımıza
nihayet son verdi. Umarım başlarını dökülecek kandan yukarı kaldıramazlar, en
azından idarecileri. Bizler için gepegenç onca hayat ne kadar kutsal ve nazik
olsa da, yapabilecek tek şeyimiz var, o da hayatımız pahasına, yaşama
nedenimizi müdafaa etmektir: devrimci atalarımızın haşmetli mirasını,
özgürlüğümüzü, yasalarımızı korumaktan başka yolumuz yok. Yurttaşlar! Bugün,
tehlikede olan Vatan’ın yardımına koşacak gönüllüleri toplayacak kaçınılmaz
çağrı, memleketimizin her yerinde ve kafamızın üzerinde yankılanmalıdır.
Cumhuriyet bizi çağırıyor: Yenmeyi bilelim ki yok olmayalım!”
Le
Populaire’den ise başka bir çan sesi geliyordu:
“Bu
nihai ve hüzünlü çağrıyı, heyecana kapılmadan, kalbimiz dile sığmaz bir üzüntü
ile sıkışmış haldeyken yapıyoruz. Fırtınaya kapılma pahasına kendimizi
tehlikeye attığımız kesin! Ancak akacak o kadar kan akla gelince gözyaşı nasıl
tutulur… Ancak cumhuriyetçi özgürlüklerimizin son kalıntılarını, geri
alamayacağımızı bile bile feda etmemiz, kendiliğimizden, hiç direniş
göstermeden Hitlerciliğin çizmeleri altına yatmamız şart mı? Böyle olursa, kan
kusan, son derece haklı kınamalara uğrayacağımız, sonsuza dek alnımızda kara
bir leke ile yaşayacağımız kesindir. Yüreğimiz dertli, ruhumuz yaslı, ancak bu
acı görevi yerine getirmekte kararlıyız. Ya kötü, ya kötünün iyisi, biz
ikincisini seçtik.
Bugün
SFIO’nun vatan için yeniden kurulduğu gündür,
-Leon
Blum”
Humanité
de kendi payına, hayli farklı bir ton benimsemişti:
“Yoldaşlar!
Kapitalist
haydutlarca beslenen iki hükümet, kışkırtıcı hiçbir sebep olmadığı halde Rus
yoldaşlarımıza saldırmışlardır. Genel konjonktür gereği bir burjuva partisiyle
geçici de olsa ortak hareket etmeye karşı olsak da, yoldaşlarımızın yardımına
yetişmeyi asla reddedemeyiz. Yeni dünyanın ve proleter gücün kalesi, SSCB’ye
yapılan saldırıya karşı ilgisiz olamayız, olmamalıyız. Yoldaşlar! Rus Devrimi’ni,
Dünya Devrimi’nin ruhunu korumak için çantalar sırtımızda, dinamitler
ellerimizde, hepimizin!
-Florimond
Bonte”
Bu
şekilde, farklı, ama aynı sonuca varan pek çok sebepten, örgütlü tüm partiler
savaşı benimseme ya da en azından kabullenmeyle karşı karşıya kaldılar. Sadece
münferit birkaç kişi savaşa karşı çıktıklarını ve hiçbir şekilde
onaylamadıklarını bildirdi. Bunlar çoğunlukla (bizce hatalı bir biçimde) dini
bir kategoriye sokulan, kendilerine vicdani retçi diyen şu acayip tarikattan birkaç
kişiydi. Dağınık, gözlerden uzak, siyasal destekten yoksun ve halk üzerinde
hayli etkisiz olduklarından muhalif çığlıkları savaşın yükselen gümbürtüsü
içinde yankı uyandırmadan kaybolup gitti. Bir başlarına yürüttükleri isyan
çarçabuk bastırıldı. Basit bir polis operasyonu, ya da şöyle dersek, küçük
çaplı bir katliam kimsenin gözüne çarpmadı. Kimileri, jandarma tarafından
yakılan evlerinde can verdi; büyük bir kısmı, gizlice, gece vakti fener
ışığında, bir kışla avlusunun sonunda kurşuna dizildi ve derhal düştükleri yere
gömüldü. Kimileri de teker teker öldürüldü. Kimbilir yüce ne çok düşünce, barış
hayali, kardeşlik, sevgi barındıran beyinleri, askerliği uzatılmış bir çavuşun
beylik silahından çıkan kurşunlarla bir koğuş yahut karakol duvarına saçıldı.
Sonları
ne denli üzücü olsa da bu şehitler, insanlığın kalanını bekleyen korkunç kader
düşünüldüğünde talihli ve ayrıcalıklı addedilebilir…
İşte
savaş böyle başladı.
Ve bu
gerçekten sonun başlangıcı oldu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder