17 Mayıs 2021 Pazartesi

Régis Messac | Quinzinzinzili | I. Bölüm | [III]

 

Bilindiği ve daha önce değindiğimiz üzere, olaylar zincirinin marşına Doğu’da basıldı. Savaş ilan edilmeden önce, uzun aylar boyunca, gizli ve sessiz, için için gelişen bir savaş yürütüldü, ki hakkında sadece çelişik ve eksik bilgilere sahibiz. Bu gizli savaşlar özellikle Mançurya’da, ve de Rusya ve Japonya arasında vuku buldu. Zaman zaman bir kızıl uçağının Japonlarca düşürüldüğü bildiriliyordu, ya da tam tersi, Ruslar tarafından bir Japon filotillasının bombalandığı, tam da Doğu Çin demiryolunu bombalamaya çalışırlarken… Sonuçta bu tür haberler her zaman neye yol açarsa o oldu: yalanlana yalanlana sonunda gerçek oldular. Savaş Uzakdoğu’da bir çırpıda oldu-bittiye getirildi. Savaşı ilan etme inisiyatifini Rus Hükümeti üstlendi, ancak bu ilanın savaşa yönelik olmadığının altını çizme özeni gösterdiler, bu daha çok bir durumu kabul etme ve diğer güçlerden sonuçlarını çıkarsamalarını talep etme ilanıydı. Diğer tarafta Japonya ise Rusya’dan çok daha üst bir perdeden savaş ilan ediyordu, iyi niyet adına protesto çekti ve dünyanın gözü önünde, kendinin haksız yere saldırıya uğradığını tüm dünyaya duyurdu.

Bu iyi niyete kimse inanmadı, ancak aynı zaman diliminde gerçekleşen ya da aynı zaman diliminde açığa çıkan bir dizi olay, çok kısa bir sürede diğer güçleri de savaşın içine çekecekti. Başta Birleşik Devletler’i. Japon donanmasından genç bir subay, emir almadan ve kendi insiyatifiyle (en azından hara-kiri yapmadan önce halk önünde bildirdiği bu şekilde) gemisiyle gidip Honolulu’yu bombaladı. Doğal olarak geminin, bir deniz filosunun öncüsü olduğu düşünüldü. Amerikan donanması derhal harekete geçti. Atlantik kıyılarındaki filolara, Panama Kanalı’ndan geçerek Pasifik limanlarına ulaşmaları emri çoktan verilmişti. Ancak Amerikan gemileri henüz kanala girmişti ki önleri kesildi. Ticari bir İngiliz buharlı gemisi, steamer Banshee, kaptan Hobgoblin, bir alavere havuzunun tam da önünde ve tam da zamanında alabora olmuş, tüm trafiği aylarca tıkamıştı. Mucize eseri tüm mürettebatı ile canlı kurtarılan Kaptan Hoblogoblin, büyük bir ağırbaşlılık ve beyefendilikle Amerikanlar’a özürlerini ve kazanın istifleme hatası ve Kör Talih’ten ileri geldiğini bildirdi. Bu olay Birleşik Devletler’de vatansever bir öfke patlamasına ve İngiltere’ye karşı bir hınç dalgasına yol açtı. Kaptan Hoblogoblin herhangi bir kanıt sunulamadan, İstihbarat ajanı olmakla suçlandı. Bununla birlikte İngiltere meseleye hemen müdahil olmadı. Hükümeti, otantik parçalarla, Hobgoblin’in İrlandalı olduğunu kanıtladı ve Amerikan hükümetinden konuyu özgür İrlanda Devleti ile çözmelerini rica etti.

Ancak trajedide olay örgüsünü hızlandıracak yeni sahneler, adı hayli kötüye çıkmış Pasifik Okyanusu’nun başka noktalarında gerçekleşiyordu. Hindi-Çin’de ve Hindistan’da eşzamanlı isyanlar başgösterdi. Yerel otoriteler bu isyanları, gözleri dönmüş gibi, hayli kanlı biçimde bastırma yolu seçti. Bu tür bastırmaların daima yol açtığı protestoları yatıştırmak için vatansever Fransız basını (hangi bilgilere dayandıklarını allah bilir) isyan liderlerini Berlin’e uşaklık etmekle suçladı, en azından Tokyo dememişler. Le Matin gazetesi, Hanoi isyanları üzerine bir araştırmanın sonuçlarını yorumlarken, iri puntolarla şu manşeti taşıyan özel bir baskı yayınlıyordu:

ASİLERİN CEBİNDEN JAPON ALTINI ÇIKTI

Elbet Fransa’da bu Japon altınını hangi emareden tanıdıklarını soracak kadar meraklı yarım düzine kadar zihin vardı, ancak genel hayhuy içinde sesleri yitip gitti. Bundan sonra da Japonya’nın Fransa’ya savaş açtığı ve Hindi-Çin’e saldırdığı duyuldu. Benzer bir süreç, Hindistan’da, İngiliz kamuoyunu savaşa hazırlamak için katkı sunmalıydı. Ancak bu sefer Hindu asilerin cebinden çıkan Fransız altınıydı, kaldı ki onların değil altın, cepleri bile yoktu. Ancak, Bunau-Varilla’nın tam da dengi Lord Rotherme’nin basını, olayları ülkesinin kamuoyuna böyle yansıttı.

Ve Avrupa da çoktan çalkalanmaya başlamıştı. Hitler’in hücum kıtaları Ukrayna’ya giriyor ve Kızıl Ordu’nun büyük kısmının Uzakdoğu ile meşgul olmasından faydalanarak, buğday yurdunu zafer naraları eşliğinde işgal ediyordu. Böylece General Goering, Fransa’ya açıkça ittifak tekliflerinde bulundu; ancak ülke kamuoyu bu teklifleri kabul etmek için son derece kötü hazırlanmıştı. Yeniden güçlenmiş bir Alman’ın düşüncesi bile vatanseverleri dehşete düşürmeye yetiyordu, bu sırada solun tüm muhalefeti Japon tutumu nedeniyle veya Sovyet Rusya’yla yanaşıklığı nedeniyle tiksinti vermişti. Rastlantısal karakterde başka koşullar da şüphesiz ki ülkenin savaşa girişinin hızlanmasına katkıda bulundu. Sağlık sorunları nedeniyle görevden çekilen Cumhurbaşkanı Lebrun’un halefi, kelek adamdı (ama hangi politikacı öyle değildi ki). Kimseye belli etmeden hazineye değgin bir yolsuzluğa karışmıştı, milletin gözü önünde cezalandırılacak noktaya geldiğini görüyordu, ve yeni bir skandaldan kaçınmak için her şeye hazırdı. O ve arkadaşları yeni ve hakiki devrimin gelişini görüyorlardı. Savaşa bel bağlamayı tercih ettiler. Kısa sürede bir dizi elverişli sınır karışıklığı birbirini izledi, ve kamuoyunun seferberlik emrini kabul etmesini kolaylaştırdı, bunun hemen akabinde sıra, Rusya’nınkine benzer bir deklarasyona geldi, hatta Rus hükümetinin sözcüklerini de kullanmakta sakınca görmediler. Bu çok kısa deklarasyona, Fransız kamuoyundan türlü nüanslara karşılık gelen ve çeşitli günlük gazetede çokça yer bulan bir dizi bildiri eşlik etti. Burada başlıcalarına yer veriyoruz.

Başkentlerde basılan Echo de Paris’in kelimenin tam manasıyla, vatansever notası:

“Daha önce defalarca tekrar ettiğimiz ve uyardığımız üzere, zira tehlike ölümcüldü, Töton ikiyüzlülüğü nihayet Fransız bağışlayıcılığını alaşağı etti. Bizler için artık tek bir yaşam şansı var; atalarımızın toprağına daima göz dikmiş düşmanımıza karşı makul bir savaş: köklerini kazıma savaşı vererek hayatımızı tehlikeye atmak. Ebedi Fransa dünya üzerine ışığını boşaltmak istiyorsa, tüm Almanlar, sonuncusuna varıncaya dek kılıçtan geçirilmelidir. Tüfekler omza! Hansların peşine marş marş! Yaşasın Fransa!”

-General Cherpetitfils”

Petit Parisien ve başka pek çok günlük gazete ise başka bir çağrı türetti, bunlar genelde, hakkında hemen hiçbir şey bilmediğimiz devrin, Paul-Boncoeur adında, muallak bir siyasetçisine atfediliyordu:

“Yurttaşlar!

İflah olmaz bir düşman, tükenmek bilmez sabrımıza ve barışa olan tutkulu aşkımıza nihayet son verdi. Umarım başlarını dökülecek kandan yukarı kaldıramazlar, en azından idarecileri. Bizler için gepegenç onca hayat ne kadar kutsal ve nazik olsa da, yapabilecek tek şeyimiz var, o da hayatımız pahasına, yaşama nedenimizi müdafaa etmektir: devrimci atalarımızın haşmetli mirasını, özgürlüğümüzü, yasalarımızı korumaktan başka yolumuz yok. Yurttaşlar! Bugün, tehlikede olan Vatan’ın yardımına koşacak gönüllüleri toplayacak kaçınılmaz çağrı, memleketimizin her yerinde ve kafamızın üzerinde yankılanmalıdır. Cumhuriyet bizi çağırıyor: Yenmeyi bilelim ki yok olmayalım!”

Le Populaire’den ise başka bir çan sesi geliyordu:

“Bu nihai ve hüzünlü çağrıyı, heyecana kapılmadan, kalbimiz dile sığmaz bir üzüntü ile sıkışmış haldeyken yapıyoruz. Fırtınaya kapılma pahasına kendimizi tehlikeye attığımız kesin! Ancak akacak o kadar kan akla gelince gözyaşı nasıl tutulur… Ancak cumhuriyetçi özgürlüklerimizin son kalıntılarını, geri alamayacağımızı bile bile feda etmemiz, kendiliğimizden, hiç direniş göstermeden Hitlerciliğin çizmeleri altına yatmamız şart mı? Böyle olursa, kan kusan, son derece haklı kınamalara uğrayacağımız, sonsuza dek alnımızda kara bir leke ile yaşayacağımız kesindir. Yüreğimiz dertli, ruhumuz yaslı, ancak bu acı görevi yerine getirmekte kararlıyız. Ya kötü, ya kötünün iyisi, biz ikincisini seçtik.

Bugün SFIO’nun vatan için yeniden kurulduğu gündür,

-Leon Blum”

Humanité de kendi payına, hayli farklı bir ton benimsemişti:

“Yoldaşlar!

Kapitalist haydutlarca beslenen iki hükümet, kışkırtıcı hiçbir sebep olmadığı halde Rus yoldaşlarımıza saldırmışlardır. Genel konjonktür gereği bir burjuva partisiyle geçici de olsa ortak hareket etmeye karşı olsak da, yoldaşlarımızın yardımına yetişmeyi asla reddedemeyiz. Yeni dünyanın ve proleter gücün kalesi, SSCB’ye yapılan saldırıya karşı ilgisiz olamayız, olmamalıyız. Yoldaşlar! Rus Devrimi’ni, Dünya Devrimi’nin ruhunu korumak için çantalar sırtımızda, dinamitler ellerimizde, hepimizin!

-Florimond Bonte”

Bu şekilde, farklı, ama aynı sonuca varan pek çok sebepten, örgütlü tüm partiler savaşı benimseme ya da en azından kabullenmeyle karşı karşıya kaldılar. Sadece münferit birkaç kişi savaşa karşı çıktıklarını ve hiçbir şekilde onaylamadıklarını bildirdi. Bunlar çoğunlukla (bizce hatalı bir biçimde) dini bir kategoriye sokulan, kendilerine vicdani retçi diyen şu acayip tarikattan birkaç kişiydi. Dağınık, gözlerden uzak, siyasal destekten yoksun ve halk üzerinde hayli etkisiz olduklarından muhalif çığlıkları savaşın yükselen gümbürtüsü içinde yankı uyandırmadan kaybolup gitti. Bir başlarına yürüttükleri isyan çarçabuk bastırıldı. Basit bir polis operasyonu, ya da şöyle dersek, küçük çaplı bir katliam kimsenin gözüne çarpmadı. Kimileri, jandarma tarafından yakılan evlerinde can verdi; büyük bir kısmı, gizlice, gece vakti fener ışığında, bir kışla avlusunun sonunda kurşuna dizildi ve derhal düştükleri yere gömüldü. Kimileri de teker teker öldürüldü. Kimbilir yüce ne çok düşünce, barış hayali, kardeşlik, sevgi barındıran beyinleri, askerliği uzatılmış bir çavuşun beylik silahından çıkan kurşunlarla bir koğuş yahut karakol duvarına saçıldı.

Sonları ne denli üzücü olsa da bu şehitler, insanlığın kalanını bekleyen korkunç kader düşünüldüğünde talihli ve ayrıcalıklı addedilebilir…

İşte savaş böyle başladı.

 

Ve bu gerçekten sonun başlangıcı oldu.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder