....
Sürme pencere alttan açıktı, ancak Clayton odadan gelen bir ses duymuyordu. Son derece gösterişli bir odaydı. Bir Kirman kilimi tüm zemini kaplıyordu, duvarlar serigrafi resimlerle bezeliydi. Odanın uzak köşesinde, dünyaya doğrultulmuş bir silah gibi, Hagen’in çelik kasası duruyordu, anahtar kolu ve gümüş şifre kadranı ile parlak siyah demirden bir blok. Clayton, kasanın midesini doldurmak için aldatılan, soyulan, kimi zaman da öldürülen sayısız adamı düşündü. Bakışları bir an öfkeden donuklaştı, pencereden içeri atlayıp silahı kullanmayı istedi.
Sürme pencere alttan açıktı, ancak Clayton odadan gelen bir ses duymuyordu. Son derece gösterişli bir odaydı. Bir Kirman kilimi tüm zemini kaplıyordu, duvarlar serigrafi resimlerle bezeliydi. Odanın uzak köşesinde, dünyaya doğrultulmuş bir silah gibi, Hagen’in çelik kasası duruyordu, anahtar kolu ve gümüş şifre kadranı ile parlak siyah demirden bir blok. Clayton, kasanın midesini doldurmak için aldatılan, soyulan, kimi zaman da öldürülen sayısız adamı düşündü. Bakışları bir an öfkeden donuklaştı, pencereden içeri atlayıp silahı kullanmayı istedi.
Ancak öfkesini frenledi ve
böyle yapınca, Hagen’in sesini duydu: “Neyin var, içkine hiç dokunmamışsın.”
“Bir şeyim yok, sadece canım
istemiyor.”
“Hayret,” diye üzerine bastı
Hagen. Kadehinden derin bir yudum aldı.
Sonra aralarında yine
sessizlik başgösterdi, Clayton, Hagen’in nasıl gülümsediğini, Alma’nınsa nasıl
onunla yüz yüze gelmemeye çabaladığını gördü. Biraz sonra Dodsley odaya girdi.
İngiliz, masaya, Hagen’in önüne yeni bir kadeh viski bıraktı, bu sırada göz göze
geldiler. Clayton bunu görmüştü, bakışlarını Alma’ya çevirdi. Genç kadın hafif
gerilmişti. Dodsley odadan çıkarken, Hagen ona gülümsemeye devam etti. Alma
derince bir nefes aldı, zira ciğerleri havasızlıktan yorulmuştu.
Hagen ayağa kalktı,
tikağacından masa ve kasa arasında gidip gelmeye başladı. Yavaş yürüyordu, başı
uzun uzun düşünmekten öne düşmüştü, söylev arifesi ezber yapan biri gibiydi.
Sonunda masanın önünde durdu, kollarını kavuşturdu, bakışlarını Alma’ya dikti;
artık gülümsemiyordu.
Genç kadının dokunmadığı
kadehi gösterdi. “İç şunu,” dedi kısaca. “Biraz içince bana daha yakın
oluyorsun.”
Alma ona bakmadı. Bakışları
sürekli boşluğa sabitlenmişti. “Canımın istemediğini sana söyledim.”
“Viskiyi geri çevirmek, çok
ayıp,” diye homurdandı Hagen. “Otuz yıllık Skotch. Ayrıca dolu bir kadehi
tatmamak uğursuzluk getirir.” Dudakları çatıldı. “Bir yudum al. Sadece bir
yudum.”
“Hayır.” Alma, Hagen’e baktı.
“Dil dökmeyi bırak.”
“Dil dökmüyorum, tatlım,
söylüyorum.” Hagen kadehi aldı ve Alma’nın dudaklarına götürdü. Alma kafasını
geri çekti, kadehi geri ittiğinde, içindeki biraz masaya döküldü.
Pencerenin ardında Clayton
izlemeye devam ediyordu. Elleri pencere kasasını alttan, içe bakan taraftan
sıkıca kavramıştı.
Hagen’in suratına öfkeden kan
yürümüştü. Alma, yerinden kalktı, şöyle dedi: “Çok geç oldu, uyumaya ihtiyacım
var. Daireme dönüyorum.”
Alma, yanından geçecekti ki
Hagen onu bileğinden yakaladı, bırakmadı. “Sana gitmeni söylemedim. Ben ne
zaman dersem o zaman gidersin.”
“Bırak da gideyim, Rudy.” Alma
kurtulmaya çalıştı.
Hagen sırıttı ve bileği daha
güçlü sıktı.
“Bırak da gideyim.” Bu sefer
daha sessiz söylemişti. “Bırak da gideyim lanet olası.”
“İşte böyle daha iyi,” dedi
Hagen, bileği serbest bırakırken. “En azından öfkeliyken seninle
konuşabiliyorum.”
….
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder