13 Nisan 2016 Çarşamba

Blogta ayın şarkısı, - Gautierleri çevirirken en çok dinlediğim; Creedence Clearwater Revival - I Heard It Through The Grapevine

"Sakin Ev" ilk sayfalar

I


ESASINDA buraya bir ev denir miydi? Renkleri siyaha çalan dört duvar, pencere namına açılmış paralelkenar bir kaç göz sayesinde biraz adama benzemişti; ağır ve kaba demirleri, kocaman çivileri ile kapı da kara renkteydi. Karanlık ve keder burada her şeyin üzerine sinmişti ve burayı az önce kırbaçlanmış bir zencinin çehresine benzetiyordu. Taşlar da ruhlarını teslim etmişti, sanki gazap içinde kaderlerine boyun eğmekten başka ellerinden bir şey gelmiyordu.
Hiçbir zaman hiçbir ses onları neşelendirmeye gelmiyordu, hiçbir zaman hiçbir şanson yüzlerini güldürmek için çınla-mıyordu. Kendi hareketsizlikleri içinde cılız düşmüş, ağırlıklarını ancak taşır halde sessizliğin yüküne dayanabilmek için birbir-lerine yaslanıyorlardı. Bu yığına sıkıntıdan usanç gelmişti. Gelip geçenlerin içine korku salma kabiliyetinden de yoksundu.
Quiet-House (Sakin Ev) kimseyi korkutmuyordu. Kare şek-linde, yumuşak huylu baygın bir aybalığını andırıyordu, taştan bir esnemeydi o kadar.
Uykuya dalmış bir sfenks gibi hareketsiz bu antika yapının önünden geçenler ona bakmak için kafalarını bile çevirmezdi. Ev, şehrin uzak bir köşesinde, Hoboken’in[1] kuzeyinde Champs-Elysées yakınlarındaydı. Ağaçları mezarlık bitkileri gibi mattı.
Bu ev unutulmuş bir karakol gibi acaba neden taa oralara yer-leşmeye gitmişti. Ne gelen vardı ne de giden. Orada kimsenin yaşamadığını farz etmek yanlış olmazdı.
Evin önünde parka benzer bir bahçe bekliyordu, duvarları saygısız bir bakışı umutsuzluğa düşürecek kadar yüksekti. Gerçekte kimse de böyle bir hata işlemeyi aklından geçirmi-yordu. Yerleşim ıssızdı: dolayısıyla gizemi aralamaya çabalayan meraklı komşular yoktu, komşular olsaydı da hayli zahmete katlanmaları gerekirdi. Evin gri cephesinin sergilendiği yoldan kuş uçmaz kervan geçmezdi, gün batımından sonra bu yolda birilerinin yürüdüğünü görmek sadece büyük bir sürpriz olurdu.
Fakat asıl şaşırtıcı olan, ev hakkında bilinmeyenlerden çok bilinenlerdi. Buranın terkedilmiş olmadığı herkes tarafından biliniyordu. O haliyle üç, daha doğrusu dört kişiye konut görevi görüyordu: bunlar iki hekim, doktor Aloysius ve doktor Truphemus, birincinin eşi bayan Tibby ve küçük kızları Netty idi.
Yaşamları için gerekli erzakı nasıl temin ediyorlardı: işte kimsenin cevap veremediği soru buydu; ev nasıl iyi korunmuşsa, kimse açığa çıkaramasın diye sır da öyle iyi saklanmıştı. Ger-çekten de Hoboken kasabı John Clairfax, yan komşusu bakkal Smithson, fırıncı Parden, dükkânlarına tesadüfen de olsa Sakin Ev’den bir müşteri geldiğini ilk anda söyleyemezlerdi. Öyle ki vaktiyle, hizmetlerini sunmak için yola çıkmışlar, yiyecekle dolu arabalarını evin kapısı önüne çekmişlerdi; arabalardan birinde butlar sarkıyor, muhtelif sığır parçaları tekerleklerin sarsıntısıyla hopluyordu, diğerinde salam ve sucuklar vardı ve deri kapu-tunun üzerine çiçek tacı gibi dizilmiş mumlar yerleştirilmişti, üçüncü arabada ise altın sarısı ekmekler parlıyordu.
Dışarıdan zırhlanmış, içerdense kilitlenmiş kapı açılmadan önce, uzun süre çalmaları gerekti. Fakat esnaf ruhu sabretmeyi iyi bilir. Demir levha sonunda gıcırtılı topuk demirlerinin üzerinde dönene ve kır düşmüş saçlarla çevrelenmiş tatlı fakat huzursuz bir yüz, kocaman şaşkın gözlerle bu inatçı adamlara bakarak belirene kadar kapıyı çalmaktan usanmadılar.
− Buyrun beyler, ne istemiştiniz? diye sordu bayan Tibby, doktor Aloysius’un hanımı.
Ama kime rastladığını anlayarak hemen şöyle dedi:
− Hayır, hayır! Herhangi bir şeye ihtiyacımız yok.
− Bugün bir şeye ihtiyacınız olmayabilir, dedi John, sevimli yüzlü kasap, peki yarın?
− Yarın da bir ihtiyacımız yok, diye yanıtladı bayan Tibby.
− O halde, önümüzdeki hafta gelelim, dediler Smithson ve Parden aynı anda.
− Sizi zahmete sokmayalım, diye ısrar etti hanım, herhangi bir ihtiyacımız yok, olmayacak da.
− Asla mı! diye homurdandı John.
− İyi de nasıl olur? diye sesini yükseltti, Smithson.
− Burda yemek yenmiyor mu? diye patladı Parden.
Aynı anda bayan Tibby’in dirseğine gelen sarışın bir kafa ortaya çıktı, bu çocuk başının sarılığı sıradışı bir tondaydı, öyle-sine açık ve tekdüze idi ki sanki renksizdi.
Netty – isimden anlaşılacağı üzere doktor Aloysius’un çocuğu – mahalli girişimciler tarafından sergilenen yiyecekleri görünce bir sevinç ve hayret çığlığı kopardı.
− Anneciğim! Bunlar da ne böyle!?
− Bir şey değil, bir şey değil çocuğum, dedi bayan Tibby; ürpererek, rahatsız edilmekten çekiniyormuş gibi geriye baktı.
Sonra küçük Netty’i az öteye iterek:
− Hadi canım, doğru içeri. Size de beyler, güle güle... Üzülerek söyleyim ki bir daha gelmenize gerek yok...
Böylece kapı kapandı.
Üç tüccar bakıştı. Fakat hiçbiri az önce karşılaştıkları soruya makul bir yanıt bulamadı. Amansız inen bir kırbacın şehir istikâmetine dehlediği atlarına binerek yollandılar.
Size şunu söyleyim ki... Üzelerek şunu söyleyim ki − diye ısrar etmişti bayan Tibby. Doğrusu bu sözleri tuhaf bir tarzda, üzerine basa basa telaffuz etmişti; yanılmaktan korkmasanız, bu kelimeleri sarf ederken butlara, sucuk ve salamlara, çeşit çeşit somuna içi gidiyormuş gibi baktığını söylerdiniz.
Halbuki bir şeye asla ihtiyaçlarının olmayacağının altını çiz-mişti!
Hoboken’e vardıklarında, tedarikçiler yemek yemeyen insan-lardan oluşan bir aileyle karşılaştıklarını cemi cümleye bildirdiler. Kafası pratik çalışan bir adam o insanların gayet mutlu olduk-larını ileri sürdü; pek çok kişi de bunun önemli bir para ta-sarrufu olduğunda hemfikirdi. Ve boş düşüncelere kapılmamak nasıl ki her Amerikan için öncelikli bir ödevse, kimseler bir daha kendi keyiflerince Sakin Ev’de yaşayan bu insanlara kafa yormadı.




Üçüncü kişi; doktor Aloysius, evin sahibi. Ondan bahset-mektense transit geçmek daha kolay. Zira yılda yalnızca dört ya da beş kez kapalı evden çıktığı görülürdü. Öyle bir günde kapı, kadidi çıkmış; kafası-kolları-bacakları olan ve insan ırkına mensup olma iddiasındaki canlı bir yaratığın geçmesi için aralanırdı. Kafa sivri ve çıkıntılıydı: ön kısmında, deri sıyrılacak olsa altından yazısı silinerek üzerine başka yazılar yazılmış tüm parşömenlerin en ilgincini açığa çıkartacak sarı bir yüz ortaya çıkardı; yüzün, burun olduğunu kabul etmekte zorlanacağınız bir çıkıntısı vardı, burun delikleri öylesine dardı ki bu şeyi pürüzsüz ve çukur yanaklara nakşedilmiş bir bıçak ağzına benzetiyordu. Ağız solgun bir delikti ve dibinde dişler aramak boşunaydı. Diş etleri dudakların rengindeydi, bu da demek olu-yor ki, renksizdi. Gözler antrasit gibi karaydı, kafa keldi, sakalsa yoktu. Ama bu figürde hırpanilikten eser göremezdiniz: tüm fizyonomide kapalı bir saflık, belki savunmasız ama iyide de kötüde de en mutlak soğukkanlılığı sergileyen değişmez bir durgunluk kendini gösteriyordu.
Çöpten bacak tâbirine tıpa tıp uyan bacaklar, vaktiyle mat siyah olması lazım gelen ama eskilikten ve aşınmaktan parlamış, biçimsiz, çuval gibi bir elbiseden aşağı sarkıyordu. Eller, eprimiş, tülerip püskül püskül olmuş yenlerden uzuyordu.
Pekâlâ, doktor Aloysius evin eşiğinde belirmekteydi: başka bir kişi verandaya kadar ona eşlik ediyordu. Bu da evin dördüncü sakini: üstâd Truphemus’tu.
Bir deri bir kemiğin yaşayan antitezi. Özellikle de derinin. Truphemus tombuldu. Aloysius nasıl ki düz çizgiyi temsil edi-yorsa o da çemberi temsil ediyordu. Hatta çemberden çok küreyi. Ondaki herşey, bütünüyle, detayıyla yuvarlaktı. Sanki pek çok küre koca bir küre meydana getirmek üzere üst üste binmişti.
Öncelikle kafa, yuvarlak pörtlek gözleriyle yuvarlaktı; yuvarlak ağız, yuvarlak yanaklar, yuvarlak çene, yuvarlak burun. Omuzlar öne doğru çıkıntı yaparak kalça, butlar ve diğer kısımlarla bir-leşen karınla yekvücut olmuş göğsü çerçeveleri içine almak için hafif bir eğimle geri düşüyordu. Kamburu çıkmış sırt bu yu-varlaklığa gölge düşürmüyordu; bu kemeri yarıda kesecek tek bir düz çizgi yoktu. Güney kutbu simgeleyen bacaklar kuzey kutbu-nu simgeleyen başı tamamlamaktaydı. Truphemus bir camcının az evvel güçlü bir tek nefeste şişirdiği tuluma benziyordu.
İki doktor kapı eşiğinde bir müddet laflardı. Üstad Aloysius cebinden rulosunu açtığı bir kağıdı çıkartır ve sonra üstad Truphemus’un derin dikkatle dinlediği bir şeyler okurdu. Bu bir listeydi. Truphemus kafa sallar, onaylar yahut şöyle demek için: “Ehem! Öhöm! Gerek yok!” dudaklarını büzerdi. Bunun üze-rine Aloysius okuduğu kelimenin üzerini çizerdi. Bu teyit işlemi tamamlandıktan sonra, Aloysius kağıdı cebine geri götürür, mes-laktaşının tombul parmaklarını sıkan uzun elini uzatırdı.
Kapı kapanır ve Aloysius yola çıkardı.
Yokluğu akşama kadar sürer, saat altıya doğru yolda alışılageldiğin dışında bir şey fark edilirdi. Bu bir adamın çektiği bir el arabasıydı. Üstad Aloysius, kara, kösnül bakışlarını yükten ayırmadan arabanın ardından yürürdü.
Hayli tuhaf bir yüktü bu. Bir yığın demir. Her çeşit çıkma metal; yalnızca bunlar olsa iyi, her renkte, mavi, sarı, yeşil, kır-mızı, hatta beyaz maddeyle dolu, karmakarışık halde bir sürü şişe. Araba oldukça ağırdı, zira onu çeken adam kan ter içinde olur, öne doğru uzayan omuzları deri kayışların basıncıyla yay gibi bükülürdü. Bereket versin ki yol düzdü.
Kortej, Sakin Ev’in önüne vardığında üstad Aloysius ham-mala eve bir iki adım kala durmasını buyururdu. Sonra kendine özgü bir tarzda kapıyı çalmaya kendisi gider içerden de birisi, gecikmeden kapıyı açardı.
Üstad Truphemus yeniden belirirdi, günün belli saatlerinde kulübelerinden çıkan şu duvar saati tiplemeleri gibi.
İçindeki malzemeyi sırayla taşımak için meslektaşıyla birlikte arabaya gelirdi: bu hayli uzun bir işti, zira arabanın içi kenar kor-kuluklarını aşacak kadar malzemeyle dolu olurdu. Ayrıca üstad Truphemus kollarına aldığı yükü uzun uzun süzmek için yolun yarısında sık sık dururdu: bu yük örneğin çatı oluğu parçaları veya bir kaç merdiven basamağından sökülmüş paslı demir çubuklardı. Truphemus bunlara gözlerini ayırmadan, sevgiyle bakardı; gören ne der diye bir korku olmasa, bunları öpmekte sakınca görmeyeceği söylenebilirdi.
Ancak Aloysius acele edilmesini isterdi. Arkadaşının işi aksat-tığını fark ederek ona:
− Hadi yaşlı obur, diye bağırırdı, biraz daha hızlı olalım! Gayet iyi biliyorsunuz ki akşam yemeği bizi bekliyor.
Sonra bayan Tibby de işe el atıyordu: böylece çeşit çeşit obje duvarcıların kattan kata aktardıkları tuğlalar gibi elden ele geçi-yordu. Netty’nin de bir rolü vardı. Aloysius küçük kızın alnına şakacı bir şamar indirip en küçük parçaları ona verirdi..
İşçiye parasını ödüyorlar, o da yola çıkıyordu, tatmin olduğu her halinden belli olan bir havayla, ki bu emeğinin karşılığını fazlasıyla aldığının kanıtıydı.





[1] New York’ta kenar mahalle.

26 Mart 2016 Cumartesi

Jules Lermina - İnanılmaz Öyküler


                                         I. Kaçıklar 
                                         II. Çivi
                                        III. Sakin Ev

Jules Lermina-İnanılmaz Öyküler III. Bölüm: "SAKİN EV" Google Play ve Google Kitaplar üzerinden yayında

https://play.google.com/store/books/details?id=mKXTCwAAQBAJ
Açlığa son vermek isteyen iki bilim adamının hazin öyküsü;
    

Sakin Ev’den içeri girelim.
Saat akşamın beşi. Neredeyse akşam oldu. Ev dışarıdan tuhafsa içeriden çok daha tuhaf. Oda namına düzenli, tam anlamıyla düzgün tek yer yok. Yine de betimlemeye çalışalım.
Öncellikle, bodrumlar, zemin kat ve birinci kat birleştirilmiş. Sanki ikinci katın dibi düşmüş gibi. Zemin boyunca, temellerin hizasına dek uzanan tüm alan demir direklere sabitlenmiş makaralar aracılığıyla kaldırılıp indirilebilen zincir ve halatlardan sarkan farklı büyüklerde kasalarla dolu.
Bu kasalar büyük ebatlarda; normal bir insanın boyundan daha yüksekler ve düz birer küp şeklindeler. Her birine birer kapı açılmış. Demir direklerin kendi etraflarında dönebilen hareketli kolları var, öyle ki kasalar evin tüm genişliğince pozisyon değiştirebiliyor; bunlar, her tarafı çark ve dişlilerle dolu bir mekanizmayla hareket 
ettirilen zincir ve halatlar aracılığıyla istenilen yüksekliğe kaldırılıp

            Google Play link                   indirilebiliyor. Tüm kasalar yukarı kaldırıldığında çöküklerle dolu 
                                                           koca bir çukurdan ibaret zemin bomboş kalıyor:
Bu haliyle mekanın doğası hakkında bir fikre varmak çok daha kolay. İlk göze çarpanlar tuhaf biçimlerde ocaklar, her çeşit alet erdevat, karniler, imbikler, uzun boyunlu tüpler, bunlara ilaveten mekanik aletler ve camdan dizkinin çapı iki metreden fazla olan dev bir elektrikli makina.
En ufak bir şüpheye yer yok ki, orada olan her şey kimya ve fizik  materyalleri.            

İnanılmaz Öyküler III. Bölüm: SAKİN EV; ilk sayfalar





13 Şubat 2016 Cumartesi

Bilgilendirme;

Gautier kitaplarının basımı ertelendi, kitaplar bu hafta dijital ortamda tekrar yayına girecek.



25 Aralık 2015 Cuma

Otobüs Kitapları Dizisi, Dağıtım ve Ücretlendirme ile ilgili bilgilendirme

Geçtiğimiz haftalarda satış noktalarını çoğaltma yoluna gideceğim bilgisini paylaşmıştım, güncellediğim kitaplar bu hafta ekitap satışı yapan pek çok sitede okurla buluşmaya başladı; daha önce "Otobüs Kitapları" dizisi için sabit fiyat 1TL uygulayacağımı duyurmuştum, dizinin ikinci kitabı "Canavar Yapan"ın etiket fiyatını, şu an dağıtımda olduğu sitelerin çoğunda minimum ücretlendirme 1 Euro'dan başladığı için bu fiyata yükseltmem gerekti, bu kitap haricinde diziden çıkan her kitap için sabit fiyat 1TL uygulaması devam edecek ve kitaplar başta Google Play olmak üzere sadece bu ücretlendirmeyi uygulayabileceğim noktalarda satışta olacak. 

22 Aralık 2015 Salı

ekitap, Stepan Skitalets - Dekor Ressamı

https://play.google.com/store/books/details/Stepan_Skitalets_DEKOR_RESSAMI?id=9t3HBwAAQBAJ

Dekor ressamı Kostovski savruk ve serkeş yaradılışlı bir sanatçıdır. Mesleğinde iyi olduğu için çalıştığı tiyatrodan kovulmasa da yöneticisinden oyuncusuna tiyatro topluluğundaki herkes ondan uzak durmaktadır. Yalnız ve hırpani bir hayat süren genç adam bir gün topluluktaki dansçı kızlardan birine aşık olur. Bu aşkla birlikte yaşamına çekidüzen verir, sanatının zirvesine ulaşır. Fakat mutluluğu uzun sürmeyecektir.


kitaptan;

" - Ne yapılması gerektiğini tam olarak anlayabildiniz mi? Sahnenin büyüklüğünde bir resim yapmanız gerekiyor. Güzel de olması gerek bu arada. Anladınız mı? Güzel. Olması. Gerek!."



Stepan Skitalets - Dekor Ressamı
Dijital ilk basım: 2015
ISBN:9786058509450

Stepan Skitalets - kısa biyografi



Stepan SKITALETS: (Samara, 1869 – Moskova, 1941) Asıl adı, Stepan Gavrilovich Petrov. Rus şair ve yazar, aynı zamanda bir halk müziği sanatçısıydı. Gusli çalmayı babasından öğrendi. Baba oğul Moskova’ya gittiler, burada meyhanelerde ve sokakta müzisyenlik yaptılar. “Skitalets” Rusça’da gezgin anlamına gelir. Moskova yolculuğundan sonra memleketlerine dönseler de başladığı öğretmenlik seminerinden siyasi gerekçelerle atılır, böylece bu sefer Kuzey Rusya’ya gitmek üzere tekrar yola çıkar. Uzun yolculuğu boyunca kâtiplik, aktörlük, müzisyenlik gibi çeşitli işler yapar ve dergilere yazılar göndermeye başlar, ayrıca devrimci öğrenci hareketi içinde yerini alır. 

1898’de çoktan ünlü bir yazar haline gelmiş Maksim Gorki ile tanışır, iyi arkadaş olurlar. Birlikte Moskova’ya giderler. Bu dostluk Skitalets’in yazarlık hayatının dönüm noktasıdır. Şiir ve öykülerinden bir derleme ilk kez Gorki’nin yayınevince basılır. Gorki’nin yanısıra, Leonid Andreyev, Feodor Chaliapine, Ivan A. Bunin, Nikolai D. Teleshov, Yevgeni Chirikov gibi dönemin önemli yazarlarının yer aldığı Sreda topluluğuna katılır ve Çehov’la tanışır. Şiirler, öyküler ve kısa romanlar yayınlar. Devrim’den sonra 1922 ve 1934 yılları arasında Çin’de yaşar, burada çeşitli Rus gazete ve dergileri için çalışır, kısa bir süreliğine Avustralya’da da bulunur. Rusya’ya dönüşünde 1935’te Chernovların Evi, 1940’ta Prangalar başlıklı kısa romanları yayınlanır.

ekitap, W. C. Morrow - Canavar Yapan: The Monstre Maker

Amerikalı yazar W. C. Morrow'dan bir korku ve suç hikayesi;

 Ölmek isteyen melankolik genç bir adam yaşamına son vermesi için yaşlı bir hekime başvurur. 

kitaptan;

“Bir yöntem seçtiniz mi?” diye sordu.

“Evet; anestezi.”

“Peki, anesteziyi ne ile yapmamızı istiyorsunuz?”

“En çabuk biçimde en kesin sonucu verecek olan ne ise onunla.”

“Sonrası için bir isteğiniz var mı?”

“Hayır yok; varlığım yürürlükten kalksın o kadar, kısaca, rüzgârın mumu söndürmesi gibi.. bir üfleme... sonra karanlık, hiçbir izin görülmediği karanlık. Kendi can güvenliğiniz için duyacağınız kaygı, en uygun yöntemi kullanmakta size telkinde bulunacaktır. Seçimi size bırakıyorum.”

W.C. Morrow - Canavar Yapan: The Monstre Maker
Dijital ilk basım: 2015

W.C. Morrow - kısa biyografi

William Chambers MORROW: (Alabama, 1854 - Kaliforniya, 1923). Kısa öyküleri ile ünlü Amerikalı yazar. Özellikle polisiye ve gerilim öğelerini birleştirdiği korku öyküleri ile tanınmıştır. Ambroce Bierce'ın büyük beğenisini kazandı ve ondan destek gördü. Öyküleri gazete ve dergilerde çokça yer buldu. Zamanla bir yazın ustası haline gelmiş ve The Art of Writing for Publication-Neşriyat İçin Yazmak Sanatı başlıklı bir hicviye kaleme almıştır. Genç bir güzel sanatlar öğrencisinin, o zamanlar altın yıllarını yaşayan Paris sanat dünyasından izlenimlerini aktaran, ressam ve illüstratör Edouard Cucuel ile birlikte yazdıkları Bohemian Paris of Today-Günümüz Bohem Paris’i, belgesel niteliğinde dikkate değer bir dönem kitabıdır. Diğer eserleri:
Romanlar:
. A Strange Confession-Tuhaf Bir İtiraf (1880-1881, tefrika; gizem, dedektiflik)
. Blood-Money-Kanlı Para (1882; gizem, dedektiflik)
. A Man, His Mark; A Romance (1900, Bir Adam ve Önemi; Romans; romantik macera.)
. Lentala of the South Seas (1908, Güney Denizleri Kraliçesi Lentala; romantik macera)
Öyküleri; The Ape, The Idiot and Other People - Maymun, Budala ve Diğer İnsanlar başlığı altında derlenmiştir (1897).

Jules Lermina - İnanılmaz Öyküler - II. Bölüm:Çivi

Jules Lermina'dan kaza süsü verilmiş bir cinayetin öyküsü.

kitaptan;

Bir akşam Maurice’e çok tuhaf bir yanıt verdiği soruyu bir kez daha sordum. Şaşkınlığım değişmedi:

- Sana tekrar ediyorum, dedi Maurice, o alçak bir namussuz.
- Maurice harbiden kafayı yemişsin.
- Rezilin tekine benden daha çok mu güveniyorsun, seçim senin.
- Tamam da neden onun hakkında böyle konuşuyorsun?
- Bir gün açıklarım nedenini: ama o dediğim gibi biri. Bu kadarıyla yetin.
- Onun hakkında ne diye böyle kötü konuşuyorsun, geçmişiyle ilgili bildiğin büyük bir sırrı mı var?
-  Bizimkinden farklı bir geçmişi yok. O namussuzun teki... bunu da geçmişten değil gelecekten alıyor.
- Yapma yahu! dedim alayla gülerek, açıkça söylenen bu kanı bende acı bir duygu uyandırmasına rağmen; geleceği önceden mi görüyorsun artık?...
- Hayır görmüyorum... biliyorum o kadar. Ayrıca, ben kendim söz açmadığım sürece şu konuyu artık kapatırsan sevinirim…

Jules Lermina - İnanılmaz Öyküler - II. Bölüm: Çivi
Dijital ilk basım: 2015
ISBN:9786058509467

21 Aralık 2015 Pazartesi

Ekitap, Jules Lermina - İnanılmaz Öyküler - I. Bölüm: Kaçıklar

Poe ve Lovecraft sevenlerin hoşuna gidecek bir seri. Çocuklar için özet halinde yayınlanmış Monte Kristo'nun Oğlu'nu saymayacak olursak İnanılmaz Öyküler ile Jules Lermina Türkçe'de ilk kez okurla buluşuyor. 

kitaptan;
  
"
Çıkış noktam ne olmalı? Tabii ya! Buldum bile... Saatin altısı. Bu saatin bir anlamı var, bu an, etkin bir güce sahip. Peki kimin üzerinde? Elbette Golding’in, bunda mutabıkız – ve şunun da altını çizelim – onun  kendi isteminden bağımsız bir etki bu. Kanıtı, saat altıya on kala, mışıl mışıl uyuyordu.       "




Jules Lermina -İnanılmaz Öyküler - I. Bölüm: KAÇIKLAR
Dijital ilk basım: 2015
ISBN: 9786058509474

Jules Lermina - kısa biyografi



JULES LERMINA : ( Paris, 1839- aynı şehirde, 1915 ): Fransız edebiyat adamı ve gazeteci. Bakalorya diplomasını aldıktan kısa bir süre sonra evlendi ve on dokuz yaşında baba oldu. İş ve meslekle ilgili çeşitli ve çok sayıda girişimi sonuçsuz kaldı. 1859’da gazetecilik kariyerine başladı. Sosyalist çevrelere yakınlığı nedeniyle pek çok kez hapse girdi ve Victor Hugo’dan destek gördü.

Lermina ilk eserlerini William Cobb takma ismiyle kaleme aldı. Macera romanı türündeki ilk kitapları Eugène Sue’nun Paris Sırları’nın ve Alexandre Dumas’ın Monte Kristo Kontu’nun devamı niteliğindedir. Farklı türde pek çok eser veren yazar konferanslar vercek kadar okültizmle ilgiliydi, özellikle bu ilgiyi yansıtan romanlar ve polisiyeler yazmıştır. Ayrıca bir argo sözlüğü derlemiştir.

Marcel Proust - Kısa biyografi

Marcel Proust: (Paris. 1871- ayn. ş. 1922) Küçük yaşlardan itibaren astım krizleri geçirmeye başladı ve hastalığına endeksli bir yaşam sürdü, yine de mutlu bir çocukluk geçirmiştir, bunda varlıklı bir aileye mensup olmasının ve zaman zaman okula ara vererek bir tatil yaşamı sürmesinin etkisi büyüktür, liseye geldiğinde edebi yönleri ile öne çıkan bir öğrenci oldu ve daha genç yaşlarında yazılarını edebi dergilerde yayınlamaya başladı. 1896’da Les Plaisirs et les Jours-Zevkler ve Günler başlığı altında topladığı ilk deneme ve taslaklarını yayımladı. Bu eserden sonra uzun bir otobiyografik roman üzerinde çalışmaya koyuldu – Jean Santauil yazarın ölümünden yıllar sonra 1952’de ancak yayınlanmıştır. Hayranlığını her zaman dile getirdiği Ruskin’den yaptığı tercümeler La Bible d’Amiens-Amiens İncili ve Sésame et Lys-Susam ve Zambaklar edebi üslubunu geliştirmesine yardımcı oldu. 1905 ve 1910 yılları arasında modern edebiyatın önde gelen eserlerinden biri olarak kabul edilen nehir romanı Kayıp Zamanın İzinde’yi çalışmaya koyuldu (À la Recherche du Temps Perdu.) Bu başlık altında toplanan yedi kitaptan ilki Du Coté chez Swann-Swannların Tarafında’yı 1913’te basım masraflarını karşılayarak ancak yayınlatabildi. Büyük Savaş’ın patlak vermesi nedeniyle ikinci  kitap À l’ombre des Jeunes Filles en Fleurs-Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’nin yayınlanması 1919’a sarktı. Proust’a Goncourt Ödülü’nü getiren kitap, büyük yankı uyandırdı ve zamanla onun tüm dünyada tanınmasını sağladı. Sağlığı git gide kötüye giden yazar yatağa düşecek kadar hasta olmasına rağmen ömrünün son yıllarını eserini bitirmeye adamıştır, Le côté de Guermantes - Guermantes Tarafı, (1920)  ve Sodome et Gomorrhe-Sodom ve Gomorra’nın (1922) yayınlanışını görebildi, La Prisonnière-Mahpus, Albertine Disparue-Albertine Kayıp ve Le Temps Retrouvée-Yakalanan Zaman ise ölümünden sonra yayımlandı.